Bir Direniş Öyküsü: Köprüdekiler

Sahnede siyah, eski görünümlü üç adet sandıkla yapılmış sade bir köprü dekoru karşılıyor bizi. Sahnenin arkasındaki perdeye yansıtılan güneş görüntüsünü ve müzik eşliğinde güneşin doğup batışını izliyoruz. Günle birlikte sahne de aydınlanıyor ve Birinci Adam elinde eski bir radyo kasetçalarla sahneye geliyor. Üstünde eski bir pantolon, eski bir gömlek ve başında kasketiyle, elinde tuttuğu kasetçalara eski karısına bırakmak üzere konuşmasını kaydetmeye başlıyor. Konuşmasını kaydederken de kekeliyor fakat kekemeliğine yalnızca oyunun başında tanık oluyoruz. Oyuncu, kekemeliği hangi amaçla kullanıyor ve sonrasında neden vazgeçiyor? İş yerinde yaşadığı bir olaydan dolayı mı yoksa çocukluğunda yaşadığı bir olayın travmasıyla mı kekeliyor, aklıma bu sorular geldi izlerken. Oyun ilerledikçe, kasabadaki çivi fabrikasındaki işinden atıldığını, karısının zengin bir adamla giderek kendisini terk ettiğini ve köprüye de intihar etmek için çıktığını öğreniyoruz. Acaba bu kaydı yaparken bu zor karar yüzünden kekelemiş olabilir mi? 

köprüdekiler
Köprüdekiler

Sahneye İkinci Adam’ın gelişiyle bir anda seyirci olarak odağımız değişiyor. Çok şık bir smokin giymiş, üzerinde çok temiz ve yeni görünümlü bir pardösü ve elinde büyük bir evrak çantasıyla Birinci Adam’dan çok farklı bir tip var karşımızda ve evrak çantasından çıkardığı şarap şişesi ve kadehiyle köprü korkuluklarına oturduğunda “bu adam da kim, birbirlerini tanıyorlar mı?” gibi sorular sormaya başlıyoruz. Hikâyelerini de iki karakter sohbet etmeye başladıkça öğrenmeye başlıyoruz ve Üçüncü Adam’ın da sahneye gelişiyle merakımız yeniden başlıyor. Bu yönüyle seyirciyi sürekli diri tutan bir rejisi var oyunun. Sahne trafiği ve hareketlilik, hikâye odaklı bir oyunda seyirciyi de oyunun içinde tutmak için doğru bir biçimlendirme olmuş. 

Oyun, farklı kesimlerden gelen üç farklı adamın Yeni Hayat köprüsünde tesadüfen karşılaşmaları ve üçünün de intihar etmek üzere köprüye çıkmış olmaları üzerine kurulu. Oyunda bizi içine alansa yaşamlarını sonlandırmak gibi zor bir karar almalarına neden olan ve onları çevreleyen sosyal, duygusal ve ekonomik koşulları.

Her üçü de farklı katmanlardan geldiği halde onları çevreleyen güçler aynı. Kapitalist ve ataerkil düzen. Bu iki düzen de sosyal ve duygusal anlamda eğer çarklardan birine uymuyorsanız sizi çarkın dışına atıveriyor anında. Düzeni bozmamanız ve sizden beklenildiği şekilde çalışmanızı ve yaşamanızı bekliyor. Bu iki kavram birbirini destekliyor ve besliyor. 

Oyundaki karakterler farklı kesimlerden gelseler de çarkın dışına itilmiş tipler. Biri kasabadaki çivi fabrikasının varisi fakat şiir yazarak hayatını sürdürmek istiyor ve bir fabrika patronu olmak istemiyor. Bir diğeri çivi fabrikasındaki işinden atılmış ve bu yüzden karısı tarafından terk edilmiş. Bir diğeri ise kahramanlık hayali kuran ve üyesi olduğu “aile” olarak adlandırılan bir örgütün görevlendirmesiyle, çivi fabrikasının sahibini de öldürmeyi planlayan bir intihar bombacısı. Üç karakter de yaşamlarını sonlandırmak için “Yeni Hayat” köprüsünde tesadüfen bir araya geliyorlar ve farklı hayat hikâyelerine sahip olmalarına rağmen geldikleri son nokta aynı. Ölüm… Çünkü onları çevreleyen sistem aynı sistem, çark aynı çark. Sistemin dışına itilmiş bu üç karakter Yeni Hayat köprüsünden inançla çıkıp ölümü yaşama çevirebilecekler mi? 

Bu üç adamın hayat hikâyelerinin arka planında devam eden bir grev var. Çivi fabrikasında topluca işten çıkarılan arkadaşları için diğer işçiler grev başlatıyor. İşçilerin greviyle ilgili gelişmeleri, Birinci Adamın elinde tuttuğu eski kasetçalar radyodan açtığı radyo haberlerinden öğreniyoruz. Yani kasetçalar hem ses kayıt cihazı hem de haber alma aracı olarak kullanılıyor. Kasetçaların bu şekilde farklı amaçlar için kullanımı hem hikâyeyi tamamlıyor hem de oyunun dinamik kalmasını sağlıyor.

Oyunda komedi unsurunu yaratan diyaloglar, oyunun dinamiğini oluşturan bir başka yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Anlaşmazlıklar ve yanlış anlaşılmalar üzerine kurulu diyaloglar ve bunu destekleyen durum komedisi ile seyirci sürekli oyunda tutulmuş oluyor. 

Oyunda isimler, yer ve zaman kullanılmamış. Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kasabada geçebilir bir hikâye. Evrensel bir hikâyeye sahip olması nedeniyle doğru bir seçim olmuş. 

Toplumsal Cinsiyet Olarak “Erkeklik”

Oyunda beni etkileyen en önemli unsur ise toplumsal cinsiyet olarak erkeklik kavramının eleştirilmesiydi. Toplum ve Bilim Dergisi’nin 101. sayısında Tayfun Atay’ın bir makalesi var. Makale şöyle başlıyor; 

“ Erkeklik en çok erkeği ezer”. Erkeklik kavramını müthiş güzel özetleyen bir tümce. Bu makaleyi okuduğum anda benim toplumsal cinsiyet kavramına bakışım değişmişti. Hep kadınlık kavramı üzerinden tek yanlı düşündüğümü fark etmiştim. 

Oyunda 1. Adam şu cümleleri kuruyor;

“Özellikle biz erkekler. Hep güçlü olmak zorundayız, öyle değil mi? Hep çok para kazanmalı, eşine göstermeli kendini. Yoksa acizsin öyle değil mi?

Tayfun Atay’ın özetlediği durumun ta kendisi burada dile gelen. Toplumun erkeklik kavramına biçtiği rollerden herhangi birinde bir eksiklik varsa evet aciz erkeksindir, güçsüzsündür. İşsiz kalan ve bu yüzden intihar etmiş erkekler görmüyor muyuz haberlerde ya da eşcinsel olduğu için intihara sürüklenen erkekler duymuyor muyuz? Oyunda da 1. Adam’ı bu noktaya sürüklemişti işte kendisinden beklenen erkeklik rolleri ve sonunda adamı ezerek intihar etmek üzere köprüye çıkartmıştı. 

Bu bağlamda oyunda dikkat çeken bir diğer nokta ise, toplumsal cinsiyet olarak erkeklik kavramının herhangi bir statüye, zenginliğe ya da fakirliğe bağlı olmadığı gerçeğiydi. Oyundaki diyalog şu şekilde;

“2.Adam: Hiç biriyle birlikte kahvaltı hazırlamadım. Hatta ben hiç kahvaltı hazırlamadım. 

3. Adam: Senin için hazırlayanlar vardı da ondan. 

2. Adam: Sen hazırladın mı? 

3. Adam: Hayır. Annem ben daha uyanmadan hazırlamış olurdu.”

Biri zengin bir adam, diğeri annesinden başka kimsesi olmayan fakir bir genç. Ama aynı erkeklik inşasıyla büyümüşler. Bu da toplumsal cinsiyet rollerinin politik olduğunun ve ataerkil düzene hizmet ettiğinin göstergesi. Oyunda bu şekilde gizlenmiş küçük ama çok güzel detaylar var. 

Mesela 2. Adam’a dayatılan roller; çivi fabrikasının başına geçmesi, kendisine önerilen kadınla evlenmesi, bir nevi gücün devamı için aile birleşmesi. Amcası tek bir şiirini bile okumamış çünkü şiir yazmak duygusal bir iş, erkeğe yakışmaz. Hep başka erkeklere göre değerlendirilir. Bir erkek gücü, parayı ve kadını nasıl reddeder? 

Toplum ve Bilim Dergisi’nin yine “Erkeklik” sayısında Semih Sökmen şöyle yazmıştır;

“(…) yaşayan hiçbir erkek tam erkek değildir. Her erkek, tam da yaşıyor olduğu için, deniz kıyısındaki çakıl taşları gibi ileri geri yuvarlanacak, köşeleri yontulacak, az çok ‘yuvarlaklaşacak’tır. Erkeğin erkekliği hep başka erkeklikler nezdindeki bir erkekliktir. Bu yüzden hep eksik gibidir – yetemez, yatışamaz, doyamaz.”

Ne kadar doğru öyle değil mi? Çocukluğumuzdan itibaren hep başkaları örnek gösterilir bize. Şunun kızı, oğlu böyle, başarılı, çalışkan, hanım, delikanlı vs. Aslında kadından beklenen çok “kolay”. Özgürlüğünden vazgeçmesi, susması ve ev içi işlerini hamaratlıkla yaparak çocuklarını büyütmesi. Erkeğin görevi daha “ağır”. Bir kere güçlü olmak zorunda. Sadece güçlü olmak da yetmiyor, güzel para kazanmak zorunda. Ekmeğini taştan çıkarmak zorunda. Erkek gibi olmalı, küfürlü konuşmalı, bel altı şakalar yapmalı. “İstediği” kadın için gerekirse Ferhat gibi dağı delebilmeli. Çünkü kadın onun elde etmesi gereken bir şey. 

Oyunda 1. Adam işten atılınca, karısı onu terk ediyor ve arabası olan zengin biriyle gidiyor. Bu yüzden 1. Adam “yetmedi, yetemedim diyor.” Karısından çok kendine kızıyor ve kendini eksik görüyor. Bir nevi karısını haklı buluyor da diyebilirim. Çünkü zengin, altında arabası olan biriyle mi olur kadın yoksa kendi gibi işsiz bir fakirle mi? 

Ne Yapmalı?

Ankara Aralık Sahne’de izlediğim “Köprüdekiler” oyununu Onur Gazdağ yazmış, Arzum Gökçe yönetmiş. Yine oyuncular arasında Onur Gazdağ, Mert Ünal ve Alp Bahadır yer alıyor. 

Oyunda, hem kapitalist düzen eleştirisi hem toplumsal cinsiyet olarak erkeklik kavramına bir eleştiri yapılıyor hem de bu düzenin değişmesinin yolunun ya da yollarının ne olması gerektiği sorgulanıyor. Çünkü normalde beklentimiz şu; işçiler eylemleri ile isteklerine kavuşsun ve insanca şartlarda sömürülmeden çalışsınlar ama gerçek hayatta karşılığı her zaman bu olmuyor. O zaman nasıl bir yol izlenmeli, ne yapmalı? Erkeklik ve kadınlık inşasını kim farkında olmadan devam ettiriyor? Bu düzeni kim ya da kimler sürdürüyor? Hem oyun içindeyken sorgulamaya başladığımız hem de oyun bittikten sonra bu sorularla baş başa kaldığımız bir seyir keyfi yaşatıyor Aralık Sahne. 

Kaynakça
1) Tayfun Atay, “Erkeklik” en çok erkeği ezer!,
Toplum ve Bilim, Sayı 101, 2004, s. 11
2) Semih Sökmen, Bu Sayıda…., Toplum ve Bilim, Sayı 101, 2004, s. 3


Bu eleştiri yazısı TEB Oyun Dergisi’nin 44-45. sayısında yer almıştır. Sayının tamamına ulaşmak için buraya tıklayınız


Bu yazıyı yer işaretlerinize eklemek ister misiniz?

Yazar Hakkında / Emine Hamalı

Yorum yap

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et