GalataPerform’un 20. Yılında “Sınırlar Ötesi Tiyatro”

12. Yeni Metin Festivali Üzerine

Çağdaş ve sıra dışı işleriyle tiyatro alanına öncülük eden GalataPerform bu yıl 20. yaşına girdi. Yeni metinlerin yazımını destekleyen programlar, tiyatro literatürüne kazandırdıkları çeviri metinler, oyunlarındaki performatif yaklaşım ve farklı reji biçimleriyle tanıdık onları. Her yıl farklı bir tema çerçevesinde şekillenen ve bu yıl 12.si gerçekleşen Yeni Metin Festivali’yse 24 Kasım-4 Aralık tarihleri arasında gerçekleşti. Festivalde “gerçek” temasından yola çıkılarak göç ve göçmenlik konusundan iklim krizine kadar günümüzün halı altına süpürülen tüm gerçekliklerine farklı formlarla yer verildi. “Sınırlar Ötesi Tiyatro” kapsamında T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Müdürlüğü’nün verdiği destekle gerçekleşen festivalde, Danimarka Konsolosluğu ve Danimarka Kültür Enstitüsü Türkiye, Norveç Büyükelçiliği, İsveç Başkonsolosluğu ve İsveç Sanat Konseyi, British Council ve Portekiz Camões Enstitüsü de destekçiler arasında yer aldı. 

Her yönüyle dolu dolu geçen 12. Yeni Metin Festivali’ni üreticilerine, sahnelenen performanslarda yer alan oyunculara ve okuma tiyatrolarını yöneten yönetmenlere sorduk. Bunun için önce GalataPerform’un kurucusu ve birçok üretimin süpervizörü, yazar-yönetmen ve oyuncu Yeşim Özsoy’la başladık. 

12. Yeni Metin Festivali afişi.
12. Yeni Metin Festivali afişi.
Rümeysa Ercan: Öncelikle topluluğunuzun 20. yılı, Yeni Metin Festivali’nin de 12. yılı kutlu olsun. Gerçekten her geçen yıl genişleyen bir vizyonla ilerliyorsunuz. Bütün bunlar size nasıl hissettiriyor? Size göre dünden bugüne GalataPerform nasıl yol aldı? 

Yeşim Özsoy: Teşekkür ederim. GalataPerform’u 2003 yılında bir mekân olarak kurdum. Başta ‘’Ve Diğer Şeyler Topluluğu’’adı altında oyunlar çıkarmaya başlamıştım. Oyun Alaturka, Ev Kakofonik bir Oyun ilk oyunlardı. Sonra prova mekânı olarak girdiğimiz mekân, oyunlara, projelere, atölyelere, festival ve etkinliklere ev sahipliği yapmaya başladı yol üzerinde. İlk başta Ev Kakofonik bir Oyun bir apartmanda geçtiği ve odada oynandığı için bu oyunumla başladık. Stüdyo Oyuncuları’nda aynı dönemde çalıştığım arkadaşlarımla beraber yola çıktık. Sonra mekânı yurt dışında da deneyimlediğim sanatçılar tarafından yönetilen (artist run) disiplinler arası bir mekân haline getirme fikri oluşmaya başladı. O dönem Deniz Aygün bir ressam ve performansla ilgili olduğu için benimle çalışmaya başladı. Mekânın isminde performans vurgusu olması da aslında Amerika’da okuduğum Performans Araştırmaları bölümü ve performans sanatına olan ilgimle alakalıydı. Sonra sırasıyla önce 2004’te “Görünürlük Projesi (2012’ye kadar sürdü) sonra 2006’da Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi başladı. Yanı sıra her sene kendi yazıp yönettiğim oyunlarla devam ettik. Bir süre sonra mekân ve topluluğun ismi birleşti. Yani tiyatro mekân üzerinden ilerlerken proje, oyun, atölye ve etkinlikler tasarlar hale geldi.

Galataperform_Yeşim Özsoy
Yeşim Özsoy
R.E: 12. Yeni Metin Festivali’nde sizi özellikle “gerçek” temasına odaklanmaya iten motivasyonunuz nedir? 

Y.Ö: Gerçeklik zeminimizin kayganlaştığı bir dönemdeyiz bence. Bir yandan da sert meselelerle burun buruna geliyoruz. İklim krizi, göç sorunu, deprem, pandemi, ekonomik kriz ve bizi gelecekte bekleyen dünyanın bu krizlerine eklenecek olan iklim değişimi…Tüm bunları geniş bir yelpazede ele almanın gerekliliğinin yanı sıra bana göre verdiğimiz tema aynı zamanda bir soru. Yani; Gerçek?

R.E: Bu festivalde her bir oyun okuması, söyleşi ve performans ayrı kıymetliydi. Ancak hem The Jungle hem de Nordic Focus oyun okumaları ses getiren işler oldu. Bütün bu uluslararası bağlantılar hem metinsel olarak hem de farklı kültürlerde farklı bakış açılarını görmek adına çok önemli. Özellikle bu oyunları seçmenizin nedeni temanızla mı bağlantılı? 

Y.Ö: The Jungle aslında Good Chance Theatre’dan Ammar Haj Ahmad’la tanışmamın sonucunda geliştirdiğim bir proje oldu. Başta “devised theatre” üzerine bir atölye vermek üzere programa almak istedik. Sonra benim Londra’ya gitmem ve Good Chance Theatre ekibiyle tanışmam sonucunda dünyada çok ses getirmiş olan bu oyunu okuma olarak getirme fikri gelişti. Sonra çok çabuk bir şekilde British Council da devreye girdi ve sonuçta bu özel oyunu ve tiyatroyu programa alıp tanıtabilmemiz söz konusu olabildi. Nordic Focusise bir süredir üzerinde çalıştığımız bir konu. İsveç ve Norveç üzerinden ilerleyen sürecimizi genel bir başlık altında topladık. Oyunların seçki ve kürasyonunu, konsepti Ferdi Çetin belirliyor. Bu ikinci senemizde Nordic Focus adı altında Danimarka, Norveç ve İsveç’ten yazar ve yönetmenler geldiler. Gelecek senelerde de devam ettirmeyi arzuladığımız bir başlık. 

R.E: Festival sürecinde sizi en çok yoran, zorlayan konu ne oldu?

Y.Ö: Yeni Metin Tiyatro Festivali’ni 2012’de atölyelerde çıkan metinlerin değerlendirilmesi için 2 günlük bir etkinlik olarak tasarlamıştık. O sırada Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi’nin başlangıcından beri yer alan Mark Levitas, Ceren Ercan ve tabii Okan Urun gibi isimler de vardı. Hatta ilk festivalde bitmiş kısa oyunları sahneleme yöntemini seçmiştik. İlk senenin teması “Felaket”ti. Seneler içinde bu bakış açısı değişti, proje gelişti. Ama her zaman önceliğimiz Türk yazarların görünürlüğü, alanla tanışması dâhilinde olmuştu. Son birkaç senedir Ferdi’yle yaptığımız programlarda uluslararası perspektifi de eşit ağırlıkta koyuyoruz; Sınırlar Ötesi Tiyatro alt başlığı, “Nordik Fokus gibi alt tanımlamalar ve dokunuşlar böyle oluştu. İçerik gelişti. Ama bağımsız bir tiyatro olarak aynı anda bir sürü şeyi yapıyoruz ve bu senenin festivali 20. yıl sebebiyle büyümesine rağmen bizi ekip olarak zorlamaya başladı epeyce. Küçük bir ekiple büyüyen bir festivali yönetmeye çalışıyoruz. Çok üretken ama bir o kadar da küçük yapıya göre zorlanan bir sürece girdik. Yeniden formüle etmek şart devam edebilmek için. 

R.E: Festival sürecinde en çok keyif aldığınız şey neydi?

Y.Ö: Farklı ülkelerden yazar ve yönetmenlerin festivale dâhil olmasının yanı sıra beni en çok heyecanlandıran ve bu işi manalı kılan şey atölyelerimizden çıkan yeni yazarların oyunlarının ortaya çıkması ve yeni yazarların ve yönetmenlerin mutluluğu. 

R.E: Yeni Metin Festivali’nde gerek yeni yazarlardan gerekse çevrilen oyunlardan sizi en çok etkileyen metin hangisi oldu? 

Y.Ö: Her sene bir oyunu “Senenin Oyunu” olarak ilan ediyoruz. Kıbrıslı genç bir tiyatrocu Nejdet Serkan Sadıkoğlu’nun metni Yangın Yeri ve onun okumasını yöneten Ayşe Draz’ın rejisi güzeldi. Metin ve reji örtüşmesi açısından özellikle.Ayrıca tüm yazarların metinlerini farklı sahnelere verdik ve hepsi gerçek temasına farklı açılardan baktılar. Yanı sıra Danimarkalı yazar ve yönetmen Tue Biering’in Rocky – Kaybedenin Dönüşü metni politik olarak açtığı tartışmalar ve pop kültürle hicvi iç içe işleyen çok enteresan bir metindi. 

R.E: Proje danışmanlığını yaptığınız Kayıp Sahneler nasıl bir ilhamla ortaya çıktı?

Yeşim Özsoy: Biz 2004-2012 arasında “Görünürlük Projesi” yapmıştık Galata bölgesinde kendi mekânımız ve sanat mekânlarını dâhil eden bir harita çıkarıyorduk ve tabii nerede hangi etkinliği koyuyorsak. Sanat ve sanatın şehir çehresinde görünür olması meselesi hep kafamı kurcalayan bir kavram. Sahne yaratmak ve sahnelerin durumu da hep özel ilgi alanım. Tüm bunların birleştiği bir fikir oldu Kayıp Sahneler. Beyoğlu’nda eskiden var olan tiyatro binalarının hikâyelerini anlatmak istedik. Bunu bir tur gezi gibi bir kulaklıktan dinlediğiniz bir proje haline getirdik. Çok da güzel oldu. Itır Karabulut ve Tolga Kılık yönetiminde Yeni Metin yazarlarımızdan Ömer Kaçar, Şenay Tanrıvermiş, Ülkü Oktay, Özge Korkmaz ve Şirin Gürbüz yazdılar. Itır Karabulut da yürüyüş esnasındaki metinleri derledi, aslında oyunun bel kemiğini yazdı. Tarihsel bilgi de veren bir perspektife oturan bir oyun oldu. Yeniden yapmayı çok arzuluyoruz.  

R.E: Sizin için Galataperform ve süregidecek olan Yeni Metin Festivali’nin gelecekteki “gerçeklik”leri nasıl olmalı? Sizce yeni metinler biçimsel ve içeriksel olarak ne yönde ilerlemeli?

Yeşim Özsoy: Her şeyden önce buraların gerçekliklerinden yola çıkarak dünya çapında yarışabilecek uluslararası standartta metinler ve oyunlar hedeflenmeli diye düşünüyorum. Genel olarak özgün bir dil yaratma meselesi çok önemli. Gelecek festivaller, projeler ne olursa olsun önemli olan bu bence. Çünkü buradaki seyirci için manalı olan bir oyun için yurt dışından herhangi bir program direktörü ya da eleştirmen geldiğinde eski usul ya da tekrar olarak görünmemeli bence. Kişisel olarak hep bu mantıkla ilerliyorum. Atölyelerde ve projelerde de bu uluslararası bakışı korumaya çalışıyorum. 

Sevgili Yeşim Özsoy’a çok teşekkür ederiz. 


Festivalin ve GalataPerform’un atölye ve proje direktörü Ferdi Çetin, hem Yeni Metin Festivali’ndeki atölye süreçlerinde hem de yeni yazarların oyun yazımı konusunda aktif olarak rol aldı. Bir yandan da festivale gelen yabancı metinlerin çevirilerini gerçekleştirdi. 

Ferdi Çetin
Ferdi Çetin
R.E: Size daha çok Yeni Metin Festivali’ne giden süreci sormak isterim. 2023 yılı toplumsal olarak çok ciddi olaylar yaşadığımız bir yıl oldu. Bütün bunlar festivale giden yolu nasıl etkiledi? Üretimler zorlandı mı yoksa o içinde olduğumuz sıkışık alan daha farklı şeyleri mi doğurdu?

Ferdi Çetin: Daima güçlüklere ve olanaksızlıklara anlam vermeye ve mevcut durumu olumlu yanından çıkış noktalarıyla derinleştirmeye çalışan bir yapısı var Yeni Metin Projesi’nin, dolayısıyla festivale giden süreci de hep bu perspektifte değerlendirdik diyebilirim. 

R.E: 12. Yeni Metin Festivali’nde sizi özellikle “gerçek” temasına odaklanmaya iten motivasyonunuz nedir? 

F.Ç: Bu dönemde bir süredir, kaçınılmaz olarak bana hayatımızdaki yeni gerçeklikler üzerine düşünmek anlamlı geliyor. Sanıyorum yaşadığımız çağla ilgili. Festival’in temasını da bu yönde şekillendirmek bana daha heyecan verici geliyor. 

R.E: Yeni Metin Festivali’nde gerek yeni yazarlardan gerekse çevrilen oyunlardan sizi en çok etkileyen metin hangisi oldu? 

F.Ç: Açılış oyunu olarak Postane Galata’da seyirciyle buluşan Can I live? oyunuydu. Ben bu oyunu pandemi sırasında evde bilgisayar ekranımdan izlemiştim ve çok etkileyici bir deneyimdi. Sonrasında festivalde ağırlamak oldukça şanslı hissettirdi. Dijital bir iş olması bu dijital turnelere olanak sağlıyor. Bu da hayatımızdaki yeni gerçekliklerden olsa gerek. 

R.E: Okuması, atölyesi ve söyleşileri yapılan The Jungle ve Nordic Focus’ta yer alan metinlerin çevirilerini yaptınız. Festival’in “gerçek” teması bağlamında düşündüğümüzde bu metinlere nasıl yaklaşabiliriz?

F.Ç: Nordik Fokus kapsamında üç metnin çevirisini gerçekleştirdim. Tue Biering’in Rocky, Marie Bjorn’ün Kıyamet ve Kristofer Gronskag’ın ise Mesafe isimli oyunu. Bu üç oyunun bugünün gerçekliğini ele alma biçimleri benim için ilham vericiydi The Jungle ise İngiltere’den Good Chance Theatre’ın gerçekleştirdiği bir proje. Fransa’nın Calais kentindeki göçmen kampından çıkan bir gerçekliği sahneye taşıyor. İngiltere’den bir diğer işimiz ise Theatre Complicite’nin Can I Live? idi. Bu oyun da ekibin pandemi sürecinde iklim krizine odaklandıkları bir işleri. Bu çerçevede İngiltere’den ağırladığımız konuklar ve Nordik ülkelerden ağırladığımız konuklar gerçek temasına farklı farklı açılardan yaklaşıyorlar. Tümünü yan yana görmek sınırları aşan bir deneyim. Ben de çevirmen olarak iki eksenden de çevirilerle yer alıyorum projede. 

R.E: Bu metinleri Türkçe olarak duymak ve onlara şahit olmak, bir nevi bu gerçekliklerle yüzleşmek oldukça önemli bir alan açıyor. Üstelik farklı ülkelerde sahnelenmiş oyunlarken, burada, Türkiye’de farklı etnik kökenlerden, farklı inançlardan, farklı tiyatro perspektiflerinden oyuncularla ve seyircilerle buluşmaları çok kıymetli. Peki, bu oyunları oldukları haliyle sahnelemek mümkün mü sizce?

F.Ç: Genele baktığımda, cevabım evet, fakat elbette özelde cevaplamam gerekirse The Jungle projesi evvelinde de bahsettiğim üzere Fransa’nın Calais kentinden çıkan bir proje ve o kampta Afganistan, Irak, Sudan gibi birçok farklı ülkeden insanın bir arada olma deneyimi sahneye taşınıyor. Bu anlamda bu proje özel bir proje ve “devise yöntem”le sahnelenmiş, dolayısıyla ayniyle burada sahnelenmesi güç. 

R.E: Nordic Focus’ta yer alan metinlerden, ortak meselelerinden ve tematik olarak gerçekliğe yaklaşımından söz edebilir misiniz? 

F.Ç: İsveç, Norveç ve Danimarka’dan bir süredir ayrı ayrı projeler kapsamında oyun yazarları ağırlanıyor ve çevrilen metinleri seyirciyle buluşuyordu. Bu yıl ilk kez bu ülkelerle geliştirdiğimiz işbirliğimizi “Nordik Fokus” adı altında bir konsept etrafında seyirciyle buluşturduk. Bu seneki projenin kürasyonunu gerçekleştirirken de “yeni gerçeklikler” ele aldığımız ortak konseptti. Üç ülkeden oyunları seçerken yazarların bugünü anlamlandırma ve oyun yazarlığında geliştirdikleri üsluplar odaklandığımız nokta oldu. 

R.E: Festival sürecinde sizi en çok yoran zorlayan konu ne oldu?

F.Ç: Bu yıl altı farklı ülkeden sekiz farklı oyun yazarını, toplamda onun üzerinde sanatçıyı ağırladığımız bir festival oldu. Uluslararası ayağı gittikçe büyüyor. Tüm konukları bir arada, aynı masanın etrafında görmek inanılmaz bir heyecan ama yorucu elbet. 

R.E: Festival sürecinde en çok keyif aldığınız şey neydi?

Ferdi Çetin: 3 Aralık Pazar günü 9 saatlik bir maraton halinde Nordik Fokus kapsamındaki oyun okumaları seyirci ile buluştu. Dört farklı yönetmen ve dört farklı oyun yazarının üslubunu seyirciyle buluşturmak ve üzerine sohbet etme fırsatı bulmak son derece keyif verici bir deneyimdi. 

R.E: Son olarak sizin için GalataPerform ve süregidecek olan Yeni Metin Festivalleri’nin gelecekteki gerçeklikleri nasıl olmalı? Sizce yeni metinler biçimsel ve içeriksel olarak ne yönde ilerlemeli?

F.Ç: Yeni Metin Projesi bir araştırma ve geliştirme sahası, bir enstitü, uluslar üstü bir platform. Bu sebepten arayışı her daim güncel olanla ilişkilenmek. Önümüzdeki yıl da bu sebepten bizi en çok ilgilendiren üsluplar ve temalarla ilgileneceğiz. 

Sevgili Ferdi Çetin’e çok teşekkür ederiz. 


Gelelim Kayıp Sahneler performansının üretim sürecine. Yeşim Özsoy’un da aktardığı üzere bu proje hem içerik hem de biçimsel olarak mekânsallık deneyimini barındıran farklı bir bakış açısına sahip. Dolayısıyla bu işi yöneten Tolga Kılık ve Itır Karabulut’a, projenin rehberliğini yapan oyuncu Batur Belirdi’ye kendi perspektiflerinden çıkış noktalarını sorduk. 

R.E: Kayıp Sahneler’in çıkış noktası sizin için nedir? Nasıl bir yerden ilham aldınız? 

Itır Karabulut: Aslında projenin fikir sahibi ve süpervizörü Yeşim Özsoy. Tolga ve ben bu kolektif projenin koordinasyonunu yürüttük. GalataPerform’dan yolu geçen pek çok yazar ve oyuncuyla çalıştık. Yeşim Özsoy’un genel hatlarını zaten belirlemiş olduğu projeyi detaylandırdık, ete kemiğe büründürdük. Bu çok özel projede beraber çalıştığım tüm ekip arkadaşlarıma müteşekkirim. Sanırım benim için sürecin en çarpıcı kısmı, projeye dâhil ettiğimiz bu sahnelerin çoğunun nerede olduğunu, yerlerine ne konduğunu bizim bile bilmiyor oluşumuzdu. Elbette, büyüklerimizden duyduğumuz, kitaplardan okuduğumuz, bölük pörçük bilgilerimiz vardı ama kişisel ve toplumsal hafızamızın kaybını çok derinden hissettik. Projenin ismini de Kayıp Sahneler olarak belirledik. Şimdi o tiyatroların her birinin yerinde ne olduğunu belirtmek istemiyorum çünkü gezinin anlatısını bunun üzerine kurgulamaya çalıştık. Ama biri otopark, biri gece kulübü, bu kadarını söyleyebilirim. Seyirci, bir rehber eşliğinde yürüyor, gidilecek tiyatroya dair tarihi bilgi ve anekdotları, dönemin müziklerini dinliyor ve tiyatronun yerinde şu anda ne olduğunu ancak mekâna varınca öğreniyor. Gittiği her durakta, “şimdi”ye bakarken, “geçmiş”ten bir karakterin sesine kulak veriyor. Sesini duyduğumuz her karakter farklı bir yazar tarafından yazıldı. Rehber metninin büyük bölümünü ise ben yazdım diyebilirim. Daha doğrusu çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgileri derledim. Beyoğlu’nun kaotik kalabalığında yürürken rahat dinlenilir olmasını gözeterek kısa, öz, çarpıcı bilgileri dâhil etmeye çalıştım. Kaynakları tararken gözlerim çok kez doldu; geçmişin ve bugünün farklarına ve benzerliklerine. Kayıp Sahneler, Beyoğlu’nun unutulmaya yüz tutmuş muazzam tiyatro mirasına, geçmişe bir yolculuk, bir saygı duruşu.

Tolga Kılık: Kayıp Sahneler projesinin çıkış fikri sevgili Yeşim Özsoy’ a ait, öncelikle onun bir altını çizmek isterim. Bu fikrin uygulama noktasında bana ve sevgili Itır’a teslim edildikten sonraki kısmında ise fikrin bende uyandırdığı temel nokta “kimliksizleşmek” ve hatta “kimliksizleştirilmek” üzerineydi. Yaşadığım şehrin yanı başımızda olan değişimine sanki uyuşmuşuz gibi seyirci kalmak durumu bana kendimi iyi hissettirmedi. Tarihlerini kitap cümleleriyle okuduğumuz tiyatro mekânlarının birkaç kitabi cümleden daha fazlasına ihtiyacı vardı. Kolektif çalışma ürünü olan bu projede yer almak hem o mekânlara hem de mekânların çatısı altında kendilerini sahnede var eden değerli sanatçılara bir vefa borcu idi.

Batur Belirdi: Projeyi ilk duyduğumda heyecanlandım ama aklım hemen işin teknik detaylarına kaydığı için nasıl gerçekleştirebileceğimizi canlandırmakta güçlük çektim. Zamanla stüdyodaki seslendirmeler ve görüşmelerimizle performans şekillendi. Yaratıcı ekibin tek tek ortaya koyduğu emek, oyuncu-rehber olarak yapmam gerekenleri tasarlamamda bana ilham kaynağı oldu ve işimi kolaylaştırdı.

R.E: Tüm bu tiyatroların tarihsel değişimi, dönüşümü, şahit oldukları olaylar ve günümüzde oldukları durum çok enteresan. Geçmişi ve bugünü düşündürürken bir yandan da umutsuz bir geleceği işaret ediyor gibi. Peki, siz bunları anlatırken neler hissettiniz? Katılımcılarla olmak nasıl bir duyguydu?

 Batur Belirdi: Bir oyuncu-rehber olarak performansa katılan seyirciyi yönlendirdim. Galata’dan Taksim’e birlikte yürüdük. Kulağımızda mekânlarla ilgili tarihsel bilgiler, dönemin müzikleri, araya serpiştirilmiş, yazarlarımızın kaleminden dökülen, mekânlarda yaşanmış olması pek muhtemel hikâyelerle, zihnimizde o zamanları hayal ederek. Benim tek farkım yürüyeceğimiz rotayı ve dinlediğimiz metni bilmemdi. Kayıp sahnelerimizin bambaşka işlevler verilerek maceralarına devam ettiklerini birlikte gördük, vahşi değişimle yüz yüze geldik, tanık olduk. Düşündürücü, acımasız, nostaljik ve hüzünlüydü, belki umutsuzluk verici. Değişim kaçınılmazdı. Kaçınılmaz olan bir başka şey de katılımcılarımızın yüzlerindeki değişimdi. Tamam dedim, oluyor. Bugün burada bir ipucu verdik, çektiler ipin ucunu. Her biri kendi hızında, kendi tarzında. Asıl o zaman oldu değişim, mutlu ve düşünceli ayrıldılar. Bir tiyatrocu olarak, her iyi oyundan sonra olduğu gibi, iyi hissettim. Seyircinin gözündeki ışığı görmek, seyircinin enerjisini duyumsamak her oyunu farklı kılar. Bu farklılık ve bir doğa kanunu olarak değişim, başlı başına bir umut kaynağı. İşini iyi ve severek yapmak kötücül olgular karşısında bireyin tutunacağı son nokta. Ülke, coğrafya, dünya ve gelecekle ilgili umutsuzca düşünmek yerine seçimlerimize biraz daha kafa yormak yeğdir. Bir tiyatrocu olarak çekinceli ve belki de “romantik” bir iyimserlik içinde olmayı seçiyorum. Teşekkürler.

“Kayıp Sahneler” ekibine ve yazarlar arasında yer alan herkese teşekkür ederiz. Umuyoruz devam eder ve bununla yüzleşmek isteyen herkes izleme şansı bulabilir. 


Gelelim The Jungle oyun okumasına. Ferdi Çetin’in de bahsettiği üzere Calais’de bir çadır kumpanyası olarak kurulan Good Chance Theatre, özellikle göçmenlerin yaşadığı bölgelerde tiyatro yaparak onların hikâyelerini tüm gerçekliğiyle anlatıyor. Calais’de yer alan The Junglemülteci kampını ziyaret ederek orada yaşayan ve en az 25 farklı ülkeden gelen göçmenlerin hayatta kalma mücadelelerini anlatmayı bir misyon ediniyor. Yüzlerce kamp sakiniyle beraber hikâyeleri, müziği ve sanatı paylaşabildikleri bir alan açarak atölye çalışmaları ve performanslar gerçekleştiriyorlar. Burada pek çok farklı milletten gelen kamp sakinleri kendi geleneklerini, kendi kültür ve sanat anlayışlarını paylaşabildikleri için çok sesli bir biraradalığı barındırıyor. Good Chance Theatre, bu üretimlerini mültecilerin tehlikeli konuları konuşabildikleri güvenli bir alan olarak tanımlıyor. Aynı zamanda zor durumlarla yüzleşmek, her şeye rağmen bir şekilde yaşama tutunabilmek veya “öteki”yle barışabilmek konuları orayı farklı bir merkeze dönüştürüyor. Ekibin The Jungle projesinin yanı sıra hepimize tandık gelen Walk with Little Amal ve Fly with Me adlı projeleri de var. Uluslararası politikaya rağmen, ayrıştırmayı değil birleştirmeyi ve iklim krizine, teknolojiye, giderek artan ırkçılığa inat bir arada kalabilmeyi önemsiyorlar. Joe Murphy ve Joe Robertson tarafından yazılan metin hem bu ekibin misyonunu hem de anlatılan kampın gerçeklerini gözler önüne seriyor ve aslında dünya basınında bambaşka bir şekilde yansıtılan meselelerle birlikte hepimizi göçmenlik konusundaki algılama biçimleriyle yüzleştiriyor. 

Dasdas Açık Sahne’de gerçekleştirilen The Jungle oyun okumasını, oyunun sahnedeki versiyonunda başrol oyuncusu olan Ammar Haj Ahmad yönetti. Ammar Haj Ahmad, projede yer alacak olan oyuncuları konservatuar öğrencilerinin de katılımının sağlandığı bir atölye ile belirledi. Oldukça kalabalık olan kadroda Oğuz Öztekin, Burak Safa Çalış, Emirhan Avcı, Elif Avşar, Kübra Balcan, Yasin Bardakçı, Dafne Bari, Barış Çakmak, Didem Bilmez, Adnan Devran, Can Esmeray, Yunus Emre Yeşil, Uzay Emre Zilayaz, Ubeydullah Gül, Mustafa Sevim, Aykut Sezgi Mengi, Ada Taştan, İdil Özaydın ve Ataberk Yetimoğlu yer aldı. Oyundan önce ise Yeşim Özsoy’un moderatörlüğünde Good Chance Theatre’ın sanat yönetmeni Joe Robertson’la söyleşi gerçekleştirildi. Söyleşide Good Chance Theatre’ın edindiği misyon ve metnin çıkış noktası gerçeklik teması altında ele alındı. 

Daha önce GalataPerform’un festivallerinde farklı oyunlarda yer alan ve The Jungle oyun okumasını deneyimleyen iki oyuncuya bu gerçekliğin ne hissettirdiğini sorduk. 

Good Chance Theater'ın The Jungle performansından bir kare.
Good Chance Theater’ın The Jungle performansından bir kare.
R.E: The Jungle’ın içinde olmak, orada mültecilerle bir bağ kurmak nasıl hissettirdi? Şu an sezonda oynanan oyununda da mülteci kampında yaşayan Suriyeli bir mülteci karaktere hayat veriyorsun. Şimdi tekrar burada o kampın bambaşka bir versiyonunda yer almak, Good Chance’le tanışmak sana neler hissettiriyor?

Oğuz Öztekin: Good Chance ile tanışmak, birlikte çalışmak bana kendimi elbette çok iyi hissettirdi. Farklı bir disiplin, farklı bir çalışma sistemi, farklı bir kültür. Kendimizi tamamen oyunumuzun yönetmeni Ammar’a teslim ettik ve Ammar bize verdiği çerçeve içerisinde hepimizi serbest bıraktı, sınırlarımızı çok iyi belirledi. Ne istediğini çok iyi bilen bir yönetmen fakat hiçbirimizi kısıtlamadı ve çok kısa bir sürede tam 19 oyuncu, uzun bir oyunu çıkarttık. Bu deneyim benim için harikaydı. Ama tabii bunun bir de kötü yanı var. Oyundaki mülteciler, gerçek hikâyeler, gerçek karakterler. Dediğin gibi; şu anda sezonda Gabriel’in Düşü oyununda Mirvan adında Suriyeli bir mülteciyi oynuyorum. Bu karaktere hazırlanırken görüştüğüm, konuştuğum Suriyeli savaş mağdurları, mülteciler olmuştu. Onların Suriye ve savaşa dair anlattıkları üzerinden hazırlanmıştım fakat The Jungle’daki mülteci hikâyeleri bambaşkaydı. İran’dan, Sudan’dan, Eritre’den, Irak’tan, Afganistan’dan ve daha birçok ülkeden ve farklı milletten insanı barındıran bir mülteci kampı hatta gecekondu kasabası. Oyundaki pek çok karakter gerçek. Oyunun yazarları Joe Miller ve Joe Robertson’ın Fransa’daki bir mülteci kampında gördükleri, yaşadıkları ve hikâyelerini dinledikleri mülteciler üzerinden yazdıkları bir oyun. Hem provalar sürecinde Ammar’dan hem de oyun günü Joe Robertson’ın ağzından bizzat çok acı ve derin hikâyeler dinledik. Hiç bilmediğimiz, basında yazmayan, kimsenin dillendirmeği şeyler. Hem kendi ülkelerinde hem göç yolunda hem de gittikleri yerde maruz kaldıkları kötülükler. Bana hissettirdiği şey bir başka kampta olmaktı. Din, dil, ırk, yer fark etmeksizin, farklı bedenlerin içindeki benzer duygular. Her iki oyun, her farklı hikâye bende bambaşka bir perspektif yarattı ve her iki oyun içinde beni beslediler. The Jungle’da öğrendiklerimi, deneyimlediklerimi Gabriel’in Düşü’ne, Gabriel‘deki deneyimimi de The Jungle’a aktardım.

R.E: The Jungle’ın içinde olmak, orada mültecilerle bir bağ kurmak size nasıl hissettirdi? Sen de Almanya’da yaşayan bir göçmen olarak göç tiyatrosu üzerine farklı perspektiflerde performanslar üretiyorsun. Şimdi burada böyle bir gerçeklikte bir karakter olarak yer almak sana nasıl hissettirdi? Good Chance’le ilgili neler söyleyebilirsin? 

Burak Safa Çalış: Merhaba teşekkür ediyorum öncelikle bu hislerimi telaffuz etmeme fırsat verdiğiniz için. The Jungle projesinin odağında doğrudan “göç” olmasından dolayı projeye Diyalog Projesi Topluluğu adına dâhil oldum.  The Jungle oyun okumasıyla, hem Anglo-Saxon coğrafyasının göçü tiyatroyla ele alış ve yaklaşımını gözlemleme imkânım oldu hem de Good Chance’le tanışmış oldum. The Jungle ve Good Chance Theatre’ı İstanbul’ a getirdiği için GalataPerform’a teşekkür ediyorum. Fransa Calais mülteci kampında yaşamış gerçek kişilerden esinlenmiş ve belgesel tiyatro türünden kısmen istifade etmiş olan oyunda Mohammed adlı karaktere ses verdim. 2018’in 6 aylık diliminde ben de benzer bir deneyim yaşamıştım Berlin’de. Bildiğiniz üzere Berlin göç yoğunluğu yaşanan kozmopolit kentlerden birisi. Mitte Belediyesi’ne bağlı Badstraße 10 Gençlik Kulübü binasında göçmen gençlerle belgesel tiyatro ve gençlik tiyatrosunu tatbik ettim. Afganistan, Irak, Lübnan, Suriye, Libya, Sudan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan gibi ülkelerden gelen göçmen gençlerden oluşan Jugend Auch adlı gençlik tiyatrosu ekibini oluşturdum. 6 ay sürdü bu çalışma ve Diyalog Projesi’nin tohumları bu süreçte atılmış oldu. Berlin’de yılmadan 5 sene süren sanatsal araştırmayla geliştirildi Diyalog Projesi ve Pera Müzesi, GalataPerform, Postane, Good Chance gibi kurumlarla, göç/ sanat/ kent odağında etkileşim ve diyalog kurabilecek seviyeye gelebildim nihayetinde. Good Chance oldukça zorlu bir dönemde varoluş mücadelesi veriyor Birleşik Krallık’ta. Geçtiğimiz günlerde yine göç ve yabancı karşıtlığı ile ilgili olaylar vardı Dublin’de. Bir tiyatronun, özellikle göç konusunda üretimler gerçekleştiren bir kurumun daha üretken ve kararlı olması gerekir. Uluslararası arenada iş birliği yapıyor olmaları da önemli bir konu. Mesela İstanbul’dan başlayabilirler, göç yoğunluğu yaşanan kozmopolit kentlerin en önemlilerinden. Good Chance’le kurumsal ve sanatsal anlamda temas kurmayı arzuladığımı ifade ettim, neticeyi beraber göreceğiz.

Oyuncularımıza ve The Jungle oyun okumasında emeği geçen herkese teşekkür ederiz. 


R.E: Rocky bir yönetmenin gözünden size neler hissettirdi? Özellikle altını çizdiğiniz yerler neresi oldu? Bu bir oyun okuması değil de sahneleme olsaydı gerçeklik teması üzerinden nasıl ele alırdınız? 

N.A: Rocky, medeniyet ile barbarlık arasındaki ayrımı spekülatif ve perspektife dayalı olarak ele alan, geçmişinde ezilmiş insanların güç ve statü elde ettiği zaman nasıl davrandığıyla ilişkili bir metin. Tartışma açan, bakış açısı sunan ama taraf tutmayan metinleri seviyorum. Kuzey Avrupalı bir yazarın politik dünyası elbette Türkiye’den oldukça farklı. Batı’nın sağ ve sol siyaset anlayışı burada göç ve ekonomi gibi konularda kimi zaman tamamen ters karşılıklar bulabiliyor. Bu yüzden oyundaki “solcu sanatçı” karakterin kâbusu ve sağ siyasetin yüzü olarak yükselen Rocky’yle çatışması burada farklı dinamikler kazanıyor. Biz, Avrupa’da özgürlükçü ve demokratik bakış açısına sahip olduğu izlenimini taşıyan sol görüşlü kitlenin aşılmasından endişe duyduğu her türlü sınırın ötesinde bir gerçeklikte yaşıyoruz. Gerçekliği, insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi ve içinde yaşadığı anlam evrenini belirleyen bir kurgu olarak ele alıyorum. Rocky’nin “yeni gerçeklikler” üzerine sağlam bir sözü olduğunu düşünüyorum. Gerçekliğin taşıdığı anlamın ortaya çıkabilmesi için tartışmanın, yüzleşmenin ve cüretkârlığın gerektiğine inanıyorum.

Noyan Ayturan’a ve Nordic Focus’ta yer alan tüm oyuncu, yönetmen ve teknik ekibe teşekkür ediyoruz. 


Son olarak gelelim 12. Yeni Metin Festivali’nde “Senenin Oyunu” seçilen Yangın Yeri’ne. Oyun okumasını yöneten Ayşe Draz’a ve yazar Nejdet Serkan Sadıkoğlu’na sorduk.  

R.E: Yangın Yeri metni bir yönetmen gözünden sana neler hissettirdi? Nelerin altını çizmek istedin? Bu bir oyun okuması değil de sahneleme olsaydı gerçeklik teması üzerinden nasıl ele alırdın?

Ayşe Draz: Yangın Yeri bana insanın yaklaşmakta olan bir felaket karşısında bile arsızca gündelik ve önemsiz alışkanlıklarına tutunma çabasını ve bunun ortaya çıkardığı absürd durumu düşündürdü. Bir şekilde seyircinin sadece sözsel katmanda değil başka bir biçimde de bir şeylerin yaklaşmakta olduğu hissini deneyimlemesini istedim ve böylece bir ses manzarası oluşturmaya karar verdim. Bir taraftan da bu çabanın çok insani ve gerçek olduğunun altını çizmek istedim ve dolayısıyla karakterlere öyle yaklaştım. Sanırım okuma değil bir sahneleme olsaydı da çok farklı yaklaşmaz gene bir görsel ve işitsel katman üzerine çalışır, onu geliştirir, oyuncuları açık biçimde kullanmayı tercih ederdim.

R.E: Yangın Yeri’ni yazmaya iten motivasyonun neydi? Gerçek teması bağlamında bunu nasıl ele aldın? Metin ortaya çıktığında ve seyircilerle buluştuğunda neler hissettin?

Nejdet Serkan Sadıkoğlu: Gerçek teması açıklandığında iklim krizleri, doğa-gerçek ilişkisi gibi konuları düşündüm. Yangınlar ve gelecekte susuz kalma riskinin gerçekliği üzerine bir oyun yazmak istedim. Yangın Yeri’ni yazmaya iten motivasyon eve doğru yaklaşan bir yangın varken evdekilerin bu yangını umursamaması fikrinden yola çıktı. Oyundaki karakterler yaklaşan iklim felaketlerini 2020’lerde ciddiye almamış, bu konuda eylemsiz kalmışlar. Oyunun geçtiği yakın gelecekte ise artık karakterler felaketlerden kaçmak/görmezden gelmek için kendine oyuncak bulan yaratıklara dönüşmüşler. Oyun, karakterlerin kapılarına kadar gelen gerçekliği görmezden gelişlerindeki zıtlık üzerine kurulu. “Metin seyircilerle buluştuğunda ritim nasıl? Akıyor mu? Seyircinin oyunu takip edişi nasıl?” gibi meseleleri gözlemlemeye çalıştım. Okuma sonrası düzenlenen söyleşide seyirciler tarafından onlarca soru soruldu ve metin, reji, oyunculukların çok beğenildiği dile getirildi. Keyifli hissettirdi. Sorularınız için teşekkür ederim.

Ayşe Draz’a ve Serkan Sadıkoğlu’na teşekkür ederiz.


Yeni Metin Festivali gibi uzun ve çok sesli olan bu röportaja katılan herkese teşekkür ediyor ve Galataperform’a nice yıllar, nice üretimler ve festivaller diliyorum.


Yeni Metin Festivali’nin geçmiş yıllardaki programlarına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

TEB Oyun Dergisi’nde yer alan festival yazıları için: TEB Oyun / Festival

Yazar Hakkında / Rümeysa Ercan

Yazar-Dramaturg, Tiyatro Eleştirmeni, Oyuncu

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et