Halıları Kaldırdık, Altına Süpürülenler Ortaya Çıktı!

Gösteri sanatları alanında beden, sınır ihlali, onay ve rıza, taciz, cinsel taciz konuları 2000’lerin başından beri konuşuluyor, araştırılıp tartışılıyor. Hem konunun hem de tartışmaların pek çok belirleyeni, etkeni ve sonucu var. Bu yazıda önce genel bir çerçeve çizip eteğimizdekileri dökmeye, ardından bu süreçle ortaya çıkan ihtiyaç doğrultusunda yapılan çalışmalar, bunların sonuçları ve düşündürdükleri üzerine bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Meseleyi geniş bir perspektifte görmek, yeni çözümler üretmek ve güçlenmek için faydalı olur diye umuyorum…

Nasıl Başladı?

Bireysel çıkışlarla, ifşalarla başladı. Türkiye’de 2021’de sosyal medyada paylaşılan bir ifşa, gösteri sanatlarında çalışanları dehşete düşürdü. İnanmayan ve davranışın yanlış algılandığını düşünenler bir yanda, kendi deneyimlerinin gücüyle artık bazı şeylerin değişmesi gerektiğini düşünenler diğer yanda konuyu tartıştılar. Gösteri sanatlarındaki bu ifşadan sonra edebiyat alanında ve akademide yaşanan tacizlerin ifşaları geldi. #SusmaBitsin, #UykularınKaçsın etiketleriyle kimisine şaşırdığımız, kimisine hiç şaşırmadığımız isimler, deneyimler okuduk.

Aslında bu konu, yaklaşık on yıl önce de tartışılmıştı. 22 Kasım 2008 Cumartesi günü TAKSAV Toplantı Salonunda Fulya Paksoy’un kolaylaştırıcılığında Gülcan Küçük (BÜO), Aynur Özuğurlu (Kadın Tiyatrosu), Pınar Gümüş (Tiyatro Boğaziçi), Özge Mersin (TİYAGRAM), Korcan Perçin (TİYAGRAM – Mezunlar), Meltem Keskin (Ankara DT), Burak Acıl ve Cangül Uygur (Yeraltı), Elif Dumanlı, Serpil Sancar ve Güzin Yamaner’in katıldığı Tiyatro ve Taciz konulu panelde, bugün konuştuklarımız ayrıntılı olarak dile getirilmiş, masaya yatırılmıştı.1 Peki aradan geçen zamanda neler olmuş, neler değişmişti?

Bireysel çıkış ve ifşa ile hareketlenen taciz tartışmalarının en güçlüsü, #MeToo’dur. 2017’de Amerika’da Alyssa Milano, film endüstrisinden pek çok kadının, cinsel taciz veya saldırıya maruz kaldığını söyleyerek ünlü bir yapımcıyı ifşa etti; cinsel taciz ve saldırıya maruz kalan kadınlardan da kendi deneyimlerini paylaşmalarını istedi. Kadınlar peşpeşe #MeToo hashtag’iyle paylaşımlar yaptılar. İfşalar, şikayetler birbirini izledi, paylaşım sayıları elli binler, on milyonlarla ifade ediliyor. Tahmin edileceği gibi burada da bir yanda meselenin abartıldığını, kadınların ‘şöhrete ulaşmak’ için başvurdukları eski bir yol olduğunu söyleyen inkarcılar, diğer tarafta tacize açık ilişkilere ve güvenli çalışma alanların önemine vurgu yapanlar vardı.

Aslında aynı şey, yaklaşık on yıl önce de yapılmıştı. 2006’da New Yorklu aktivist Tarana Burke, cinsel saldırıya maruz kaldığını söyleyerek kendisinden yardım isteyen on üç yaşındaki bir kız çocuğuna ses olmak için bu hareketi başlatmıştı. O günlerde hashtag henüz icat edilmediği için Tarana Burke dönemin en büyük sosyal ağı olan MySpace’de bir kampanya başlatmış, beyaz olmayan kadınların cinsel taciz ve saldırıya daha fazla maruz kaldıklarına ilişkin bir bilgi ve deneyim paylaşımı alanı açmıştı. Ne var ki bu paylaşımlar bir süre sonra sessiz bir isyana dönüştü ve yerel bir sivil toplum hareketi olarak kalmıştı.2 Peki aradan geçen zamanda ne olmuş, neler değişmişti?

Türkiye’de, Amerika’da ve tahmin edileceği gibi başka ülkelerde de bireysel ifşa ile başlayan, kitlesel bir harekete dönüşen taciz tartışmalarını ortaya çıkış ve yöneliş olarak birlikte ele alabiliriz, diye düşünüyorum. Bunların hepsi ataerkil cinsiyet ilişkilerinin ürettiği eşitsizliğin sonuçları ortak paydasında toplanıyor. Ve ne yazık ki öfke, alevlenen tartışmalar, adalet isteği, somut çözümlere ulaşmıyor. O halde sormalıyız: Çözümü engelleyen nedir? Hep birlikte lanetlediğimiz sorunların çözülmesini önleyen, unutturan nedir?

Asıl Mesele

Asıl mesele kişiler arasındaki yanlış davranışlar değil, asıl mesele cinsiyet eşitsizliği.

Gösteri sanatlarında beden sınırları ve bu sınırların ihlali, rıza ve onay, taciz, cinsel taciz ve saldırı, ifşa 2000’lerden bu yana konuşuluyor. Sadece gösteri sanatları alanında da değil, farklı sektörlerde istenmeyen yaşantıların açık edilip tartışmaya açıldığını, çeşitli kural ve standartlar konularak iş yeri barışına ilişkin düzenlemelerin yer yer yapıldığını, şiddet ve ayrımcılıktan uzak bir dilin kurulmaya çalışıldığını görüyoruz. Konu, çeşitli yönlerden ele alınıp tartışılıyor.

Konuyu gösteri sanatları kapsamında tartışırken gördüğümüz bu iki farklı yaklaşım kalıbı, genel olarak kadınlara yönelik şiddetin tartışma şablonlarını hatırlatan bir çerçeve gösteriyor. Perspektifi genişleterek baktığımızda da genelde kadına yönelik şiddet dediğimiz başlığın altında meseleyi gören, tanımlayan ve çözüm odaklı çalışan, organizasyonel yaklaşımlarla, meseleyi kişilik bozukluğu ya da anlaşmazlık olarak gören, gözardı eden yaklaşımlar görürüz. Birincisinin dinamiği kadınların örgütlü eşitlik mücadelelerine, ikincisinin dinamiği gereksiz hassasiyet gösterildiğine vurgu yapan ataerkiye dayanır. Bu durum bize özgü değil, batıda da aynı şablonu görebiliriz. Bir başka deyişle ‘yahu amma abarttın, bi kere dokunmakla bir şey olmaz’ veya ‘onun huyudur, yapar öyle, aldırma sen’ ifadeleri sadece bizim topluma, bize özgü bir şey değil. Mesele benim, senin, onun meselesi, tacize açık veya kapalı olma, davranış meselesi değil; mesele, cinsiyetleri algılayış, eşitsizlik, toplumsal cinsiyet eşitliği algısı, kadın özgürlüğü meselesi. İşte tam da bu yüzden konuyu cinsiyet eşitsizlikleri ve bunun doğurduğu neden ve sonuçlarla birlikte ele almak, çözümü de buralarda aramak gerekiyor. Yani asıl mesele kişiler arasındaki yanlış davranışlar değil, asıl mesele cinsiyet eşitsizliği.

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Şiddete Bakışın Değişmesi

On dokuzuncu yüzyıl kadınların organize olmuş bir şekilde eşitsizliğe karşı çıkmaya başladıkları, yirminci yüzyıl ise istihdam, ekonomi, siyaset, eğitim, sosyal yaşamda eşitsizliklerin deşifre edildiği, çözümler arandığı ve çeşitli kazanımların gerçekleştiği yüzyıllardır. Kadınları olumsuz yönde etkileyen pek çok sorun ulusal ve uluslararası düzeyde politik, akademik, eylemsel, sanatsal, bireysel, aktüel düzeylerde ortaya konmuştur. Bu iki cümlede dev bir kadın hareketinin ciltlere sığmaz emeği, çabası var. Yeri geldiği için hatırlatalım, birinci dalga feminizm eşitlik fikrinin öne çıktığı, ağırlıklı olarak temel hakların, bilhassa siyasi, ekonomik ve eğitim alanında ilk kazanımların gerçekleştiği dönem; ikinci dalga feminizm ise farklılık fikrinin öne çıktığı, ağırlıklı olarak kamusal alan, beden (dolayısıyla kadına yönelik şiddet ve türleri), en geniş anlamıyla sanat ve varlık konularında çalışıldığı dönemdir.

Pek çok farklı konu içinde önemli bir başlık, elbette ve ne yazık ki kadınlara yönelik şiddet, cinsel taciz ve saldırı konularıdır. Feride Acar, kadınlara yönelik şiddet tanımının değişmesiyle meseleye yaklaşım ve mücadele biçiminin de son elli yıl içinde değiştiğini3 bir konferansında açıklamıştı. Bu değişim, kadına yönelik şiddetin kişilik bozuklukları ya da bireyler arasındaki sorunlardan değil toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden kaynaklanan bir mesele olduğunun kabul edilmesidir. Bir başka deyişle önceleri korumacı bir tavırla ele alınan kadına yönelik şiddet, zamanla kadınların insan hakları içinde ele alınmış, böylece özel alana ilişkin bir sorun olmaktan çıkıp kamusal alana ilişkin bir sorun olarak görülmeye başlanmış, bir yandan ulusal ve uluslararası sözleşmeler, çeşitli kararlarla ortak bir hareket alanı oluşturulmaya çalışılmış4, diğer yandan akademik ve aktüel alanda araştırılmış, çözümler üretilmeye çalışılmıştır.

Tarihlendirmek gerekirse, cinsel taciz ve kadına yönelik şiddet 1970’lerde konuşulmaya, tanımlanmaya başlanmış olsa da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olarak kabul edilmesi 1990’ları bulur. Örneğin cinsel taciz ilk kez 1979’da tanımlanır ama cinsel taciz ve saldırı davranışlarının toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olduğu, bununla mücadelenin de ancak toplumsal cinsiyet eşitliğini anaakımlaştırmaktan geçtiği fikri, ancak 1997’de bir Birleşmiş Milletler tavsiyesinde yer alır. İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddete yaklaşımın değişmesinde çok önemli bir metindir; bu metinden imzanın çekilmiş olması, metni yok etmez.

Kısacası şiddetle mücadeleye odaklanmak yanında, hatta daha da önemli olarak, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının gerekliliği ortaya konmuştur. Her alanda olduğu gibi gösteri sanatlarındaki şiddet başlığı altında incelediğimiz cinsel taciz ve saldırının yok edilmesi için işte bu yüzden eşitlik ve hak temelli çalışmalara yoğunlaşılması önemlidir.

Bu arada kadın örgütlenmelerini bu hareketleri destekleyen en önemli ateşleyiciler olarak görmek gerekir. Bu örgütlenme ve bir araya gelmeler ise bireysel çıkışlar ve acı deneyimlerden geçer. 2009’da Cem Gariboğlu’nun vahşice öldürdüğü Münevver Karabulut’un, 2015’te Suphi Altındöken’in katlettiği Özgecan Arslan’ın ve Anıtsayaç’ta5 adı bulunan, bulunmayan pek çok kadının, yaşadığı deneyimi ifşa eden kadınların bu örgütlenme ruhunu oluşturmakta ne yazık ki önemleri büyüktür. Yani bireysel acılar ve paramparça olmuş bir adalet duygusundan yola çıkan kadın hareketi, akademik çalışmalar, bürokratik ve hukuksal gelişmeler –hiçbir zaman tatmin edici olmasa da– birbiri ile bir şekilde ortak çalışır.

Bütün bunları şu 3 noktayı vurgulamak için anlattım. 1) Bireysel olarak yaşanan bir cinsel taciz/saldırı problemi aslında hiç de bireylerle ilgili değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sonucudur. 2) Bireysel olarak yaşanan olumsuzluklar kadın örgütlenmelerini harekete geçirir, buralar yeni farkındalık kazanma, bilinç yükseltme birimleri olarak çalışmaya başlarlar. 3) Bütün bunları steril yaşantısı içinden izleyen akademi konuyu ve sahayı incelemek ister, görünmeyen ama bilineni ortaya döker.

Tabii tüm bunların oluşum, örgütlenme, yayılma ve iletim alanı olan sosyal medya platformlarının önemini de –bilhassa doksanlar- dan sonrası için– hatırda tutmak gerekir. Yani yaşananlar, örgütlenme ve bilimsel çalışmalar arasında önemli bir bağ var; yani kadınlar el birliği ile halıları kaldırıp, altına süpürülenleri ortaya dökerler.

Gösteri Sanatlarında Kadın grubunda da aynen böyle oldu. Pandeminin başında dayanışma için bir araya gelen grup, 2021’deki ifşa ile genişleyerek gündemini bu noktaya taşıdı. Bir kadının yaşadığı olumsuz deneyimin, sadece ona ait olmadığını biliyorduk. Bu topluluktan pek çok şey çıktı. Dayanışma, araştırma, paylaşım, birlikte düşünme, arkadaşlıklar, yeni projeler, çalışmalar, yazılar, sözler…

Üç araştırma ortaya çıktı bu girişimden. Birincisi, Dissensus Araştırma tarafından gerçekleştirilen Gösteri Sanatlarında Cinsel Taciz, Cinsel İçerikli Mobbing ve Cinsel Saldırı Araştırması. İkincisi, Türkiye’de Oyuncuların Sahne Sanatlarında Cinsel Tacize İlişkin Görüşleri, üçüncüsü de Oyuncuların Cinsel Tacizin Görünürlüğü, Önleme ve İzleme Stratejileriyle İlgili Görüşleri ile ilgili çalışmalar.

Şimdi bu çalışmalar aracılığıyla gösteri sanatlarında cinsel taciz ve saldırıya ilişkin durum nedir, oyuncular neler düşünüyorlar, bunlara ana hatlarıyla bakalım.

Araştırmalar ve Rakamlar

Kadına yönelik şiddet, cinsel taciz gibi konular ilk elde hukuk, sağlık, psikoloji, kamusal alan, sosyal yaşam başlıkları altında olduğu gibi iş yaşamı kapsamında da son derece önemli bir yer kaplıyor. 1970’lerde konuşulmaya başlanan cinsel taciz ve saldırı konuları 1990’larda toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile ilişkilendirilince farklı alanlardan akademik araştırmalar da meseleye yöneldiler. Her alanda cinsiyet eşitsizliği ile cinsel taciz gibi sonuçları araştırılmaya başlandı, yayınlar ve yaklaşımlar birbirini izledi. Avrupa ve Amerika’da okullar, hastaneler, bankalar, staj alanları, sokaklar, ulaşım araçları, tatil yerleri, parklar, alışveriş merkezleri, üniversiteler, sanat kurumları bu bağlamda incelenmeye başlandı. Konuya Amerika’da 1980’lerin sonları, Avrupa’da 1990’lı yıllarda mevzuat olarak da odaklanıldı.6 Zaten şiddet, 1980’lerin başından itibaren feminist aktivizmin de önde gelen konularından biriydi. Türkiye’de de dönemin dergi kapakları, ‘dayağa hayır’ eylemleri unutulamaz.

1990’larda bu konularda düzenli toplanan ve iyi kategorize edilmiş verinin önemi keşfedildi. Bugün artık çok iyi bildiğimiz bir konu, yaşantıların hepsinin çeşitli nedenlerle şikâyet edilmediği, yargıya taşınmadığı, şikâyet edilenlerin önemli bir kısmının ise gerçeği yansıtacak biçimde kayıt altına alınmadığı ya da sümen altı edildiği o yıllarda “açığa çıktı”.

Yapılan araştırmaların gerçeği ne derece yansıttığı tartışıladursun, rakamlara bakmakta fayda var. Örneğin, dünyanın farklı bölgelerinde ulaşım sektöründeki kadınların %25’i, kadın öğretim üyelerinin %50’si, kadın öğrencilerin %20-50’si7, Türkiye’de kadın hemşirelerin %37,1’i, kadın doktorların %14’ü, kadın öğretmenlerin %15’i8, bankacılık sektöründe çalışan kadınların %35,4’ü9 cinsel tacizin en az bir türüne maruz kalıyor. Avrupa ülkelerinde kadın çalışanların %2’si cinsel tacize maruz kalırken, Türkiye’de bu oran %6.10 Çalışma yaşamı kavramının fiziksel olarak iş yeri ile sınırlı olmadığı düşünüldüğünde konu çok daha genişliyor.

Kültür, sanat ve eğlence sektöründe bu konudaki araştırmaların 2010’ların ikinci yarısında başladığını görüyoruz. 2006’daki ilk #MeToo’nun konuyu araştırmacıların gündemine taşıdığını düşünebiliriz. İlk kayda değer araştırmaların kuzey Avrupa’dan gelmesi oldukça ilginç. 2016’da Norveç’te ve 2017’de Hollanda’da yapılan çalışmalar, sahip oldukları olumlu imajın aksine yaratıcı endüstrilerin de cinsiyet eşitsizliklerinden beslenen ilişkilere, cinsel taciz ve türevlerine yol açan bir yapıya sahip olduğunu ileri sürüyorlar.11 En çarpıcı noktalardan biri ise cinsel tacize maruz kalan oyuncuların sadece %3,7’sinin bunu bir yetkiliye bildirmiş olması. Araştırmaya katılan 32 Hollandalı kadın oyuncunun, cinsel taciz davranışlarının meslek kültürünün bir parçası olarak görüldüğünü düşünmesi son derece çarpıcı.

Türkiye’de 2021’de Dissensus, “gösteri sanatları alanında çalışanlar arasında cinsel taciz, cinsel içerikli mobbing ve cinsel saldırı gibi fiillerin ne kadar yaygın olduğunu, nasıl işlediğini ve bu tür davranışların engellenmesi için nelerin yapıldığını ya da yapılması gerektiğini” araştırdı.12 Her bulgusunun ayrı ayrı irdelenmesi gereken bu çalışma çarpıcı rakamlar ortaya koydu. Buna göre gösteri sanatlarının eğitim, iş arama ve çalışma ortamlarında %59 oranında tacize maruz kalındığı, bunların da %62’sini kadınların oluşturduğu görülüyor. Sanatçıların %20’si mobbing, %19’u hakkında dedikodu yapılması, %16’sı rızası olmaksızın fiziksel temas, %16’sı rahatsız edici cinsel içerikli söz ve imalar, %14’ü toplumsal cinsiyet temelli taciz, %12’si dijital taciz ve %9’u ısrarlı takipten şikayetçi. Tacizle en çok karşılaşılan yerlerin doğrudan çalışma süreciyle ilgili mekanlar olması, tacizin ekip arkadaşlarınca görmezden gelindiği veya normalleştirildiği, tacizin çoğunlukla yaş ve mesleki statü olarak daha üst bir seviyeden gelmesi, bu araştırmanın önemli bulguları arasında. Cinsel tacize uğradığını ifade edenlerin %33’ü bu davranışa karşı çıktığını ve bunun olumsuz sonuçlarıyla karşılaştığını, %23’ü ise bu davranışa karşı çıktığını ve bunun olumsuz bir sonuç doğurmadığını belirtiyor. En ilginç olan ise böyle bir davranışa maruz kalıp ne yapacağına karar veremeyenlerin oranının %18 olması.

Yine Türkiye’de 2021’de yapılan iki araştırma, oyuncuların sahne sanatları alanında cinsel taciz ve görünürlüğüne
ilişkin düşüncelerini, bunun önlenmesi ve izlenmesine dair stratejilerini incelemeye odaklanmıştır.13 Bu araştırma, tiyatro dünyasında cinsel tacizle ilgili farklı deneyim ve düşünceler olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin bir grup sanatçı cinsel tacize hiç maruz kalmadığını, fakat kendi çalışma ortamının dışında bu tip istenmeyen durumların yaşandığını bildiğini belirtirken; bir başka grup cinsel tacize bizzat maruz kaldığını ifade ederek bu gibi durumların gösteri sanatları dünyasında yaşandığını düşünüyor. İlginç olansa, ikinci görüşün, daha genç yaştaki sanatçılar arasında yaygın olması. Zaten araştırma bir bütün olarak kuşak farkının cinsel taciz meselesine yaklaşımda değişiklikler gösterdiğini düşündürüyor. Kişisel bir deneyim olarak vurgulamalıyım ki gençlerin cinsel taciz, cinsiyet eşitliği konularındaki farkındalıkları, eşitsizliğe tahammülsüzlükleri daha yüksek. Bu nokta, insanın içini aydınlatıyor.

Bu araştırmaların düşündürücü sonuçlarından biri sahne sanatlarında yaşanan cinsel taciz davranışlarının görünür olmadığı ve açık edilmediği yönündeki görüşler. Bunun nedeni olarak da mağdur suçlayıcı ve kadın düşmanı tavır kendisini gösteriyor. Maruz kalanın kendisine inanılmayacağı düşüncesi, tacizcinin yaş ve mesleki hiyerarşi bakımından daha yukarıda olması, ‘sorunlu’ olarak etiketlenme ve bu bağlamda iş bulma güçlüğü gibi kaygılarla sessiz kalındığı düşünülüyor. Bu da gösteri sanatları alanında meselenin toplumun diğer kesimlerinden pek de farklı olmadığını ortaya koyuyor.

Araştırmadaki önemli bir nokta da cinsel taciz, beden sınırları, rıza ve onay konularının açıkça konuşulması ve tartışılması, bu konudaki bilgi eksikliklerinin giderilmesi yönündeki ihtiyaç. Çünkü malum, herkes tarafından cinsel taciz olarak algılanan davranışlar olduğu gibi, yoruma açık davranış biçimleri de vardır; ya da Amerika’da cinsel taciz olarak algılanan bir davranış, Türkiye’de böyle algılanmayabilir. Öte yandan bu kadar yoğun kadın cinayetinin işlendiği, hukukun adaleti sağlayacak sonuçlara varamadığı bir ülkede kadınların kendilerini daha yoğun olarak tehdit altında hissetmeleri ve bu bağlamda beden hassasiyetlerinin artması da şaşılacak bir durum değil. Araştırma gösterdi ki, bunların tartışılması ve konuşulması, cinsel tacizin nerede başladığı, neyin taciz olarak tanımlanabileceği, tespit edilirse ne yapılması gerektiğinin netleşmesi gerek. Cinsel taciz, cinsel saldırı, mobbing, taciz kavramlarının doğru tanımlanamadığı, bildirim mekanizmasının bulunmadığı, işlemediği veya bilinmediği de söylenebilir. Böyle olunca da taciz mitleri ve eksik / hatalı bilgi, sorunu çözümsüz bir yere taşıyor. Sonuç olarak bilgilenmeye ve birlikte düşünmeye, tartışma ve öğrenmeye ihtiyaç var.

Bitirirken…

Kadına yönelik şiddet, cinsel taciz ve saldırı, üzerine konuşması, çalışılması zor bir konu. Araştırmacı için de ağır ve yıpratıcı. Pek çok bakımdan. Fakat yüzleşmemiz gereken, ortak tavırla çözülmesi gereken bir konu. Halıları kaldırmak lazım, halının altına süpürülenleri ortaya döküp iyice temizlemek gerekiyor.

Bu konuda kadınlar olarak öfkeliyiz. Kendimizi tehdit altında hissediyoruz, bunda da gayet haklıyız. Çünkü vahşice öldürülen ve hukuken baş edilemeyen örnekler görüyoruz. Suskunluklar izliyoruz; sessiz kalınan tacizler, cinsiyetçi söylemler, küfürlere tanıklık ediyoruz. Bilinçleniyoruz, bilinçlendikçe içinde bulunduğumuz çelişki artıyor, mücadeleye girişiyor, çoğumuz gittikçe daha kavgacı daha tahammülsüz olmakla suçlanıyoruz. Dünyadaki dinamikler de bizdekinden çok farklı değil. Bir grup örgütlenmeye inanıyor, sorunun böyle aşılacağını düşünüyor, bir
grup bireysel dönüşümlerin peşine düşüyor. Çıkılması skandal olarak nitelenen uluslararası metinlerden ülke olarak imzanın çekildiğine tanıklık ediyoruz. Tüm bunlar gözlerimizin önünde oluyor, cinsiyetçilik ve homofobi gittikçe yükseliyor, ancak alternatif alanlarda eşitliğin peşine düşebiliyoruz. Tüm bunlar daha öfkeli, daha hırçın yapıyor insanı. İfşalar, bilgi, yaşananlar ve deneyimler birbirine karışıyor.

Bana göre tek bir nedeni olmayan meselelerin tek bir çözümü de yok. Bu nedenle birileri daha radikal yaklaşacak, yakıp yıkacak, ‘ben oyunu bozarım’ diyecek; birileri daha serinkanlı yaklaşacak, birileri eğitim kurumlarından, başka birileri uygulamanın içinden başlayacak meseleyi ortaya döküp tamir etmeye. Kadın hareketinin geneline baktığınızda Paris sokaklarında sutyen yakan radikal feministlerin eylemleriyle yüksek duvarlı ve steril olmakla suçlanan akademideki feminist yayınların birbirinden üstün ya da önemli olduğunu söyleyebilir misiniz? Her biri, bu mücadelenin bir ucundan tutarlar.

Nihayetinde gösteri sanatları alanında cinsel taciz, cinsiyetçi tutumlarla ilgili sorunlarla yüzleşmemiz gerek. Bunları konuşmaya, tartışmaya ihtiyaç var. Kimimiz tüm bu çalışmaların tiyatronun prestijini zedelemesinden korkacak, kimimiz daha yüksek sesli bir mücadeleye girecek, kimimiz reddedecek… Nihayetinde tiyatro yoluna devam edecek, 2500 yıldır yaptığı gibi. Ama bizim bazı şeyler kendimiz için düzeltmemiz gerek.

NOTLAR:

1) Tiyatro ve Taciz konulu panel için: https://sites. google.com/site/tiyatrodataciz/
2) Ronay Bakan, “#MeeToo’dan #WhyDidn’tReport’a: dijital eylemlerin imkanları ve sınırları üzerine, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, Haziran 2019, Sayı 37-38, ss. 17- 34. (http:// www.feministyaklasimlar.org/sayi-37-38- haziran-2019/metoodan- whydidntreporta-dijital- eylemerin- imkanlari-ve-sinirlari uzerine/)
Cassandra M. Gaal, "Me Too: the effects of sexual harassment and assault in the entertainment ındustry," Backstage Pass: Vol. 3 : Iss. 1 , 2020 (https://scholarlycommons. pacific.edu/backstage-pass/vol3/iss1/15)
3) Feride Acar, “Kadın erkek eşitliğine ilişkin uluslararası normlar ışığında Türkiye’de
kadına yönelik şiddetle mücadelede yeni ve güçlü bir enstrüman olarak İstanbul
Sözleşmesi”, İstanbul Sözleşmesi ve Grevi Raporu, İzmir Barosu Kadın Hakları Araştırma Merkezi İzmir, 28.04.2017.
4) Feride Acar ve Yakın Ertürk, “Kadınların insan hakları: uluslararası standartlar,
kazanımlar, sorunlar”, Birkaç Arpa Boyu… 21. Yüzyıla Girerken Türkiye’de Feminist Çalışmalar – Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’a Armağan
(Ed. Serpil Sancar), Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, ss. 281-304.
5) Anıt Sayaç, http://anitsayac.com “Türkiye’de kadına yönelik şiddetten ölen kadınların anısını yaşatmak için internet üzerinden kurulmuş bir anıt ve her gün güncellenen bir sayaçtır. Anıt Sayaç kadın cinayetlerinin artarak devam ettiği bir ortamda farkındalık yaratmak ve bilinmeyen verileri açığa kavuşturmak için düşünüldü. Ölen kadınlarımızın isimleriyle anılacağı bu web sitesi, kadına karşı şiddet konusunda toplumun duyarlılığını geliştirme projesi olmanının ötesinde ölen kadınlara adanmış bir anıttır.”
6) Erdem Özdemir, “İş yerinde cinsel taciz”, Çalışma ve Toplum, S.4, 2006, ss. 83-96.
7) UN Women, Çalışma Yaşamında Kadınlara Yönelik Şiddet ve Tacizle Mücadele El Kitabı,
ILO – International Labour Organization, 2019. https://www.ilo.org/ankara/publications/ WCMS_731371/lang– tr/index.htm
8) Yonca Toker, “İş yerinde cinsel taciz: kapsamı, öncülleri, sonuçları, kurumsal baş etme yöntemleri”, Türk Psikoloji Yazıları, 19(38), Aralık 2016, ss. 1-19.
9) Mine Gerni, “İşyerinde cinsel taciz: Erzurum ilinde bankacılık sektörü üzerine bir uygulama”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 56-3, 2001, ss. 19-46.
10) B. Burchell, C. Fagan, C. O’brein & M. Smith, Working Conditions In The European Union Union: The Gender Perspective. European Working Conditions Survey- 2005.
Eurofound (European Foundation fort he Improvement of Living and Working Conditions), Dublin, 2007
11) Bard Kleppe § Sigrid Røyseng, “Sexual harassment in the Norwegian TheatreWorld.” The Journal Of Arts Management, Law, and Society, 46-5, 2016, p. 282-296.
Sophie Hennekam § Dawn Bennett, “Sexual harassment in the creative industries: tolerance, culture and the need for change”, Gender, Work and Organization, 24-4, 2017.
12) Araştırma raporu için: https:// dissensusresearch.com/wp-content/ uploads/2021/09/Gösteri_Sanatlarinda_Cinsel_ Taciz_Dissensus_Temmuz21.pdf
13) Özlem Belkıs, Ebru Gökdağ, Yıldız Derya Biricioğlu Vural, Ayça Köklü, “Türkiye’de oyuncuların sahne sanatlarında cinsel tacize ilişkin görüşleri”. İdil, Ekim 2021, S. 86, s. 1447– 1466. doi: 10.7816/idil-10-86-03
Özlem Belkıs, Ebru Gökdağ, Yıldız Derya Biricioğlu Vural, Ayça Köklü, “Oyuncuların cinsel tacizin görünürlüğü, önleme ve izleme stratejileriyle ilgili görüşleri”, Journal of Awareness, Ocak, 2022, 7(1): 17-37, DOI: 10.26809/joa.7.1.02


Yazıda bahsedilen araştırma raporuna ulaşmak için buraya tıklayınız

Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 43. sayısındaki “Gösteri Sanatlarında Sınırlar” dosyasında yer almıştır. Sayının tamamına ulaşmak için buraya tıklayınız.


Bu yazıyı yer işaretlerinize eklemek ister misiniz?

Yazar Hakkında / Özlem Belkıs

Yorum yap

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et