İçinden Tiyatro Geçen Mektuplar

27 Mart 2022’de raflardaki yerini alan İçinden Tiyatro Geçen Mektuplar kitabı, Zehra İpşiroğlu ve Eylem Ejder’in Nisan 2019-Mayıs 2021 tarihleri arasında Mimesis Sahne Sanatları Portalı’nda yayımlanan mektuplaşmalarından oluşuyor. 20 mektuplaşma, kitaplaşırken yeniden gözden geçirildi, düzenlendi. Bu mektuplarda iki değerli tiyatro insanının; fitilini tiyatrodan alan ve tüm hayatı kuşatmaya yönelen diyaloglarının, derinlikli bir düşünsel süreci, özenli, incelikli bir dili, birlikte düşünmenin, birlikte üretmenin estetiğini nasıl var ettiklerine tanık oluyoruz. Birbirini duydukça, birbirine değdikçe can suyunu bulup filizlenen her duygu, her fikir, bizim tanıklığımızda büyüyüp gelişiyor; bir oyun üzerine konuşmaktan alınan haz da, hatırlamanın her hâline karışan hüzün de, gelinciklerin tohuma, çiçeğe yürümesinden duyulan sevinç de, zorbalığa, tahakküme karşı gelişen direnç de bizi sarıp sarmalıyor. Zehra İpşiroğlu ve Eylem Ejder, birbirlerine olduğu kadar okurlarına da içtenlikle, cömertçe açıyor kapılarını. Bu davete icabet eden okur, aklını, kalbini, ruhunu besleyecek güçlü bir kaynakla karşılaşacak.

Esra Dicle: Öncelikle sanırım en tahmin edilebilir olan soruyla, mektuplaşma fikrinin ve mektuplaşmaları okurların da tanıklığına açma düşüncesinin nasıl ortaya çıktığını sorarak başlayayım izninizle.

Zehra İpşiroğlu: Bu Eylem’in fikriydi. Önerisi hoşuma gitti. Çünkü ben düşünmeyi zaten bir tür diyalog olarak görüyorum, tez, antitez geliştirme bunların üstünde durup bir tartışma yaratma gibi. Yani birçoğumuz kendi kendimize düşünürken de bunu yapıyoruz. Ama bu süreci başka biriyle paylaştığımızda diyaloğa dayanan düşünmenin gizilgücü daha da yoğun ortaya çıkıyor çünkü birbirimizle konuşurken ya da yazışırken hem yeni düşünceler ortaya çıkıyor hem de yeni çağırışımlar oluşuyor. Deyim yerindeyse bir kapı diğerini açıyor ki bu bana göre çok heyecan verici bir süreç. Mektuplaşmamızda çeşitli tiyatro oyunları ya da bu oyunların ürettikleri kavramlar üstüne tartışırken de bunu çok yaptık.

Eylem Ejder: Birkaç yıl önce TEB Oyun dergisi için bazı denemeler yapıyordum. Bunlar tiyatro üzerine yazmanın deneysel, sanatsal ve kolektif yollarını geliştirmekle ilgiliydi. Mektuplaşmanın iki kişi arasındaki karşılıklı hâli, düşünceler kadar duyguları da harekete geçiren samimi, dolaysız bir form olması hoşuma gidiyordu. Mektuplaşarak tiyatrodan konuşmak tiyatro üzerine düşünme pratiğimizi nasıl dönüştürür diye merak etmiştim. Farklı şehirlerde yaşayan, farklı kuşak ve ailelerden gelen yazarlar olmamız nedeniyle Zehra İpşiroğlu’na mektuplaşmayı önerdim. Kabul ettiği için Zehra Hoca’ya bir kez daha teşekkür ediyorum.

(Soldan sağa) Zehra İpşiroğlu, Eylem Ejder

E.D.: Mektup bugün artık nostaljik sayılabilecek bir tür ve bir ifade alanı. Bunu sadece teknoloji çağında iletişim biçimlerinin ve hızının değişmesiyle açıklamak yeterli olmaz diye düşünüyorum; aynı zamanda mektup türünün tarafları eşit bir diyaloğun parçası hâline getiren, duyguların, düşüncelerin, sınanmasını, aynalanmasını, çoğalmasını sağlayan bir niteliği de var. Bu yüzden baskılayıcı, dışlayıcı, monologic bir dünyada dialogic bir türün yaşayabilmesi de çok mümkün olmuyor. Sizin mektup türüyle ilişkinize dair ne söylenebilir, farklı türlerde de ustalıkla kalem oynatan yazarlar olarak mektup size ne ifade ediyor? 

Z.İ.: Günümüzde mektup türünün rağbet görmemesi belki de diyaloğa dayanan bir düşünce biçiminin de giderek geri plana itilmesine bağlı. Düşünme ve düşüncelerini dile getirme diyaloğa yol açabileceği gibi kutuplaşmaya, dahası duvarlar örmeye de yol açabilir. İdeolojilerin de tek yönlü bir düşünce biçimini tetiklediğini görüyoruz. Diyaloğun gelişmesi sanırım birkaç şeye bağlı: Karşındaki insana, düşüncelerine, duygularına açık olma, yani bütünüyle önyargısız olmak, birlikte düşünmenin birlikte üretmeye yol açabileceğine inanmak, ego merkezli bir düşünme biçiminden (en iyisini ben bilirim, benim düşüncem doğrudur) kaçınmak… Biliyorsunuz ben toplumsal cinsiyet üstüne çalışıyorum. Ataerkilliğin etkisi altında olan erkeklerde diyaloğun kısa sürede monoloğa dönüştüğüne sık sık tanık oluyorum, karşındakini dinlememe, laf kesme, en iyisini ben bilirim havasını yaratma, sözlü ve yazılı ifadeyi de bir tür güç aracı olarak kullanma gibi bir duruşu benimsemek. Mektuplaşma eğer karşılıklı bir düşünce ve duygu alışverişi olarak gelişiyorsa bu tür bir duruşa izin vermiyor. 

Yeni teknolojiler yeni iletişim biçimlerini de beraberinde getiriyor. Sözgelimi ben Whatsapp’in karşılıklı düşünce ve duygu alışverişinde çok verimli olabileceğini birinci elden yaşıyorum. Düşüncelerimi, sorularımı, tıkandığım, geliştirmek istediğim noktaları yazılı ya da sözlü mesaj halinde gönderdiğimde, karşımdaki bu tür bir diyaloğa açıksa uygun zamanda bana yanıt veriyor. TEB Oyun dergisinin editörü sevgili Tijen Savaşkan’la ne kadar verimli tartışmalar geliştirmişizdir Whatsapp aracılığıyla. Bu da bana göre mektuplaşmanın bir türü. Ama birçok kimse Whatsapp’i boş laf üretmek için kullanıyor.

E.E.: Bence, bugün yaşadığımız sorunların başlıcası birbirimizi dinlemiyor, buna zaman ayırmıyor oluşumuz. Mektuplaşmanın güzel tarafı bir dinleyeninizin olması, sizin de iyi bir dinleyiciye dönüşmeniz. Bir de, o kağıdın ya da klavyenin başına geçmek, “sevgili…”, “canım..” diye başlayan kelimelerle birine seslenmek, bir fotoğraf eklemek ya da bir küçük çiçek, tüm bunlar için, yazmak, yollamak ve beklemek için zaman ayırmak aslında ne kadar özenli, sevgi dolu bir çaba. Bence mektuplaşmak kendimize, birbirimize ve yaşama özen göstermenin, şefkatle yaklaşmanın en güzel yollarından biri. Biz, buna bir de eleştiriyi katmak istedik. Dinlemenin özen ve şefkat kadar eleştirel bir duruşu geliştirdiğini.

E.D.: Eylem siz, bir mektubunuzda Zehra Hoca’ya mektuplaşmalarınızın en güzel tarafının “oyunları hayata, rüyalara, hayallere çekmek” olduğunu yazmıştınız. Zehra Hocam siz de bir mektubunuzda, yazışmalarınız sonrasında sözü edilen konular üzerine uzunca düşündüğünüzü ve hemen yine Eylem’e bir mektup yazmak istediğinizi belirtmiştiniz. Mektuplaşmalar okurlarına kıymetli sorular, yeni bakış açıları, çok zengin yaşam kaynakları sunuyor; peki sizin için bu süreç nasıl bir deneyim sundu, sizi nasıl etkiledi, belki dönüştürdü?

Z.İ.: Doğrusu mektubu okuduktan sonra değil de daha okurken üstüne düşünmeye başlıyorum. Okuma sürecinde anlatılan bir düşünce, paylaşılan bir duygu, bir çağırışım da bende de yepyeni düşüncelere, duygulara, çağrışımlara yol açıyor. Eylem’den bazen bir mektup aldığımda bambaşka bir çalışmanın içinde olduğum için, bu mektubu hafta sonuna okurum diye bir kenara itiyorum. Ama sonra bir bakmışım mektubu çoktan okumuşum, dahası kafamda ona cevap yazmaya başlamışım bile. Aramızdaki akış kimi kez gürül gürül akan, kimi kez yavaşlayan, kimi kez durgunlaşan bir derenin suyu gibi, ama hiçbir zaman kesilmiyor, yani kendimizi kurak bir bölgede bulmuyoruz. İşte bu benim için çok güzel bir deneyim oldu. Eylem’in anlattığı benim daha göremediğim oyunları görmek istedim, onun yaşadığı mahalleye gitmek, komşularını, ailesini tanımak, tavan arasında çalıştığı odayı görmek, kedisi Leyla ile tanışmak istedim. Yaşamı ve yaşamın içinden geçen tiyatroyu öyle güzel anlatıyordu ki mektuplarda hepsi gözümün önünde bir film şeridi gibi canlanıyordu. Eylem onu tanımıyorsanız ilk anda biraz sert bir insan etkisi bırakır, oysa mektuplarda sevgi dolu, sımsıcak bir Eylem karşımdaydı, hüzünlü zamanlarımda bana güç veriyordu.

E.E.: Sözleriniz için teşekkür ederim hocam. Ben bu süreçte hesapta olmayanla karşılaştım. Başlangıçta, mektuplaşarak izlediğimiz tiyatro oyunlarından ya da tiyatrodaki güncel gelişmeler, temalar, arayışlar gibi konulardan konuşacaktık. Sonra süreç sadece tiyatro üzerine konuşmayı değil, tiyatroyu da kapsayarak yaşamla, iç dünyamızla giderek daha dolaşık, iç içe bir hâl alan deneyime dönüştü. Hayatımıza değen ne varsa, yolu tiyatroyla kesişerek ya da tiyatroyu içinden geçirerek mektuplarımıza girmeye başladı. Çocukluk, anılar, aile, ektiğimiz çiçekler, umutlar, rüyalar, beklentiler, bazen de hüzün… Mektupların ortasından geçen koca bir pandemi deneyimi sadece tiyatroyu değil, bir araya gelmenin tüm koşullarını değiştirmeye başlamıştı. Yaşam hızla değişirken biz de mektuplaştığımız süreçte değişmeye, dönüşmeye başladık. Zehra Hoca’ya mektuplaşmayı ve bunları yayımlamayı önermiş olsam da aslında kapalı taraflarım çokmuş. Bir de başkalarının okuyacağını bildiğiniz mektuplar yazmanın ve yayımlamanın zorlukları vardı benim için. İnsanın, kendini başkalarına açmasının kırılgan yanları belki de. En çok bu duyguyla baş etmenin yollarını öğrendim. Kabuğundan çıkan salyangoz gibi zamanla, inatla ama telaşsızca ben de Zehra Hoca’yla beraber bu konuda yol almayı öğrendim, öğreniyorum hâlâ.

E.D.: Mektuplaşmalar sırasında, kendinize oto-kontrol uyguladığınız oldu mu, sadece mektupların kamusal bir mecrada yayımlanıyor olması dolayısıyla değil, bir ikinci kişiye, hatta kendinize karşı, oto-sansürün işlediği yerler oldu mu?

Z.İ.: Ben kendini çok gizleyen bir insan hiçbir zaman olmadım, neysem o’yum. Belki annemle ve ölümle ilgili anlattıklarımda durakladığım anlar olmuştur çünkü bazı öyle duygular vardır ki anlatması zordur, anlatmayı başarabilseniz bile, karşınızdakinin sizi anlayıp anlayamayacağını sezemezsiniz. Çünkü herkesin yaşam deneyimi çok farklı. Birbirlerine çok yakın insanlar bile birbirlerini anlamakta zorlanıyorlar bazen. Ama olsun benim gözümde en önemli değer doğal ve özgün olmak. Zaten sanat özünü doğallıkta ve özgünlükte bulmuyor mu? Bir şeylerden korktuğunuz, kendinizi gizlediğiniz, maskeler taktığınız zaman mektuplarımızın içeriğini oluşturan sanattan, edebiyattan, tiyatrodan da çok çok uzaklarda bir yerdesinizdir.

E.E.: Bence Zehra Hoca’nın sözünü ettiği o uzaklık her zaman var ve bu çoğu kez o kadar kötü, engelleyici bir şey değil. Ağızdan çıkan sözü bir durup tartmak, taşıyamayacağın ağırlığı hafifletmek ya da sözü aceleye getirmeyip demlemek, başka bir biçimde ifade etmenin yollarını düşünmeyi de sağlayabilir. “Mektuplaşmalar” ise bir tiyatro oyunundan konuşurken oto-kontrolü en az hissettiğim yerdi. Ama yayımlanmamış mektuplarımız oldu. Benim yazdığım yükü ve duygusu ağır mektuplardı. Onlar da zamanın deminde şarkıya dönüştüler. 

E.D.: Mektuplaşmaların tam ortasından geçen pandemi deneyimi, hepimizi ve her şeyi etkilediği gibi doğal olarak mektupların da tonunu, konularını değiştiriyor. Siz, bu dönemin etkilerini nasıl ifade edersiniz? 

Z.İ.: Pandemi öncesinde mektuplaşmamızın ağırlığını izlediğimiz ve bizi etkileyen oyunlar oluşturuyordu. O dönemde özellikle Boğaziçi grubunun çalışmaları ikimizi de çok etkilemişti. Pandemi öncesinde arkadaşlarımla ve öğrencilerimle birlikte oyunlara gidiyor ya da benim Cihangir’deki evimde buluşuyor izlediğimiz oyunlar üstünde tartışıyorduk. Dolu dolu yaşamın da tiyatronun da içindeydik. Pandemi sonrası Köln’deydim, bir buçuk yıl gelemedim Türkiye’ye. Özellikle bu dönemde mektuplaşma bana ilaç gibi geldi. Tartışmalarımızda daha çok dijital tiyatro yer alıyordu, nitekim ben de “Anlatılamayan Öyküler: Yedi Kadın” dijital tiyatro projesiyle böyle bir çalışmaya yönelmiştim. Bu proje de gücünü diyalogdan alıyordu. Şiddet gören farklı toplumsal katmanlardan gelen ama şiddete pes etmeyen güçlü kadınlar bize kendi öykülerini anlatıyorlardı. Kadınları yüreğimizi onlara açarak dinlediğimizde kendimize, en önemlisi de yaşadığımız topluma dair çok şey keşfedebiliyorduk. İşte diyaloğun böyle bir gizil gücü var, yüreğinizle dinlediğinizde hem karşınızdakini hem kendinizi hem de yaşadığınız toplumu daha iyi anlıyorsunuz. Bizim de Eylem’le mektuplaşmamızda yaptığımız buydu. Bu dönemde pandeminin bizi nasıl dönüştürdüğü, bakış açımızı da değiştirdiği üzerinde de çok tartıştık. Bütün bunlar hepimizin ortak sorunlarıydı. Bu açıdan mektupların ilgili okuyucuya ulaştığını düşünüyorum.

E.D.: Mektuplaşmalar, başka üretimlere de ilham oldu, başka türlerde de yaratıcı süreçlerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Bunlardan bahseder misiniz biraz? 

E.E.: Bu süreçte okurlarımız arasından çok güzel dostluklarımız, yeni iş birliklerimiz oluştu. Örneğin, bir mektubumuz müzisyen Banu Kanıbelli tarafından pandemi döneminde şarkı oldu, Ada Müzik’ten yayımlandı. Banu ve benim aramda “Şarkılara Mektuplar” adını verdiğimiz, yine mektuplar üzerinden ilerleyen başka bir oluşumun başlamasına esin oldu. Ben, bize ulaşan kimi mektup okurlarıyla mektup arkadaşı oldum. En büyük kazanım mektupların kitaba dönüşmesinde emeği ve desteği çok olan seninle karşılaşmamız ve dostluğumuz oldu. Eylem ve Zehra arasındaki mektuplaşma zamanla bir sarmaşık gibi büyüdü, yayıldı. Hayatı mektuplarla karşılamak, bunu sürdürmek dönüştürücü ve güzel bir pratik.

E.D.: Mektuplaşmalara devam etmeyi düşünüyor musunuz?

Z.İ.: Evet ben devam etmesini isterim çünkü yaşam da, tiyatro da devam ediyor. Ve her ikisi de yeni yaşantılar ve deneyimlerle dolu. Mektuplaşma hem diyalog yoluyla anı yaşamak hem de belleğimizin derinlerinde gizli olan anları yakalamak hem de bir dönemi belgelemek açısından kuşkusuz çok verimli.

E.E.: İsrailli genç bir şair yazmayı, evde kimse yokken çalan telefona benzetiyordu. Ne zamana kadar arayacaksın, ne zaman içeri biri girecek ve yanıt verecek, bilinmez. Sanırım ben telefonu ısrarla çaldırmak konusunda da, canhıraş eve koşup açmak konusunda da telaşsızım. Ama önümüz kış, o eve er geç gireceğiz.

E. D.: Çok teşekkür ederiz.


Bu kitap tanıtımı / söyleşi TEB Oyun Dergisi’nin 44-45. sayısında yer almıştır.


Bu yazıyı yer işaretlerine eklemek ister misin?

Yazar Hakkında / Esra Dicle

Yorum yap

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et