Merhaba

Bu kez sizlere “merhaba” derken farklı bir içtenlikle ve duyarlılıkla seslenmek istiyorum. Bu ses benim için alışılmış bir editör yazısının sınırlarını biraz aşıyor, çünkü TEB Oyun Dergisi’nin bu ilk özel sayısı büyük bir kırılmanın, farkındalığın, sorgulama ve yüzleşme ihtiyacının daha samimi ağlar kurma, değişim ve bütünleşme ihtiyacına evrildiği farklı bir üretim sürecini de koşulladı. “Nasıl?” sorusunu sormaya başladığımız ağır deprem gündemi sadece coğrafi değildi, ardından gelen politik, ekonomik ve ekolojik dengelerin tamamen yok olduğu artçı sarsıntıları da taşıyordu. Toplumsal ve bireysel donukluğumuz ve travmamız o sıralarda planladığımız Bahar sayımıza yabancılaşmamıza neden olmuş ve hiçbir şekilde eskisi gibi devam edemeyeceğimiz duygusunu uyandırmıştı.

“Nasıl?” sorusuna kendi çalışma ve üretim alanımızda bulmaya çalışacağımız yanıtlarsa tek taraflı, tek sesli değildi, belki de yanıt olamayacak yeni sorulara gebeydi ve derindi. Böylece, Eylem Ejder ve Yaşam Özlem Gülseven bu sayının editörleri olarak yoğun bir çalışma sürecine girerek hem yazı kurulumuzun bakış açısındamhem de dergimizin stratejilerinde önemli değişimlere yol açacak bir süreci başlattı. Bugüne dek dergimizin ön bahçesindeki
görünür imgemiz, konumumuz, çerçevesi belirli içerik başlıklarımız dışında bir arka bahçe yaratma ihtiyacı işte bu “Nasıl?” sorusuyla birlikte geldi. Yazarları, tiyatro emekçilerini, oyuncuları açık çağrılar yaparak önce bu arka bahçemize davet ettik. Burada üretilmeye çalışılan çiçeklerin tohumları, adı bilinen tanımlanmış olanlardan farklıydı. Ön bahçelerde yabani olana, bilinmeyene, riske yer yoktur. Oysa arka bahçeler sürprizlere gebedir. Ne çıkacağını tahmin edemeyeceğimiz, farklı rüzgârlarla taşınan, içimizde büyüttüğümüz isteklerimiz, hayallerimiz, belki kişiliğimizdeki boşlukları tamamlayacak kolektif bilince olan ihtiyacımıza karşı gelen yabani tohumlar…Yazarlarımız bu kez sadece bilinen formatlarda eleştiri, inceleme vb. yazılar yazmadılar; farklı denemeler, makaleler, performans metinleri, kısa oyunlar, sanatçı sayfaları neredeyse bahçıvan duyarlılığındaki ve titizliğindeki editörlerimizin çabasıyla aşılandı, birlikte yol alınarak son hallerine ulaştı. Bu kolektif üretimler ön bahçeye taşınırken “Nasıl?” sorusuna o kadar farklı pencerelerden ve bakış açılarından yaklaştılar ki bu ürünler bir yandan alanla ilgili farklı içgörüler kazanmamızı sağlarken diğer yandan kolektif üretimin dergimize neler katabileceğini kanıtladı. Bu süreç dergimizin kapağındaki tiyatro maskını çıkartarak hayatın içine biraz daha maskesiz bakacağımız, tüm zorluklara ve engellere karşın birbirimizle kucaklaşmanın metaforik yansıması olan özel bir fotoğrafla tüm sayının duygusunu yansıttı. Özel sayımızın oluşmasında çok büyük emek harcayan editörlerimiz Eylem Ejder ve Yaşam Özlem Gülseven’e buradan tekrar sonsuz teşekkürler.

Evet Bahar gelemedi, belki Yaz da zor geçiyor ama bizler ekip biçme ve üretme yolunda bundan böyle daha yaratıcı, daha kolektif ve yeni fikirlere fırsat verecek, yeni kavramlarla düşünüp farklı yollara sapacak, risk alabileceğimiz bir arka bahçe yarattık. Bu bahçede farklı bahçıvanlarla aşılanacak yepyeni tohumlarımızı ön bahçemize taşırken birlikte üretmenin, düşünmenin ve yeni ilişkiler ve sahici bağlar kurmanın yollarını arayacağız.

Gelelim dergimizin içeriğine, ilk yazımızın bu özel sayının editörleri Eylem Ejder ve Yaşam Özlem Gülseven’in başından beri tüm süreci paylaştığı giriş yazısı. Ardından, Yaren Çiçek’in “İyi Şeyler Başımıza Nasıl Gelir” adlı denemesi geliyor. Çiçek, tiyatro sanatının toplumsal yaşamımızla olan derin bağından yola çıkarak, ülkeyi uzun süredir yöneten iktidar mekanizmasının ve bununla bağlantılı yaşanan ağır sorunların başımıza iyi şeyler gelmesini engellediğini ve bunun da tiyatromuzdaki yansımasının iyi oyunlarla karşılaşamamamız olduğunu savlıyor. Antik trajedilerde, özellikle Kral Oidipus’ta karşımıza veba görünümünde çıkan miasma (kirlenme) kavramıyla doğru bir paralellik kuran yazar, sahnede bu çürümüşlüğün deşifre edilmediği sürece karanlıktan kurtulamayacağımızı ve değişim yolunda atıl kalacağımızı ifade ediyor. Diğer yandan uzun süredir sahnelerimizde gittikçe artan tek kişilik anlatılara da eleştirel bir bakış getirerek, tiyatromuzun kısa dönem duygularımızı harekete geçirmesinden öte, düşünsel düzeyi güçlü ve daha kalıcı etkiler bırakacak bir yöne evrilmesini umuyor. “Umudu Devşirmek” Sibel Özlem Güner’in kaleme aldığı yine bir deneme yazısı. Güner, ülkemizin yakın geçmişindeki zor dönemleri ve tüm olumsuzlukları anımsattıktan sonra tiyatronun bir hayal kurma sanatı olduğunu, bu nedenle de oyunlarda olumlu duyguların peşine düşmenin ve her şeye karşın değişimin, umudun ve yaşam sevincinin sahneden aktarılabileceğine inanıyor. Bu iki deneme bir yandan da sahne ışığının var olan en derin karanlıktan çıkmak için bir umut olduğunu savunuyor. Ayşe Sancak Deniz “Gerçek Kurbanın Acısı” denemesinde; tiyatro sahnesinde her şeye rağmen acının da dile getirilme hakkından söz ediyor ve bunun belki de bir çeşit acıyla baş etme yöntemi olabileceğiyle ilgili öneriler sunuyor. Bir temsil sanatı olan tiyatronun acıyı anlatabilme yöntemleri üzerine oyun ve film gibi farklı temsil türlerinden örneklerle konuyu açıp tartışarak, özellikle acının sonrasında, sahneden seyirciye katkı sağlayacak unutturmama, sağaltma ve dayanışma gibi olumlu etkilerin geçebileceğini söylüyor.

Buradan hemen aktif olarak deprem bölgesinde çalışan ve “Nasıl?” sorusuna cevap veren iki söyleşiyle devam ediyoruz: Sınır Tanımayan Palyaçolar’ın alandaki deneyimleri ve Tiyatro Kooperatifi’nin bölgedeki hızlı ve etkili çalışmalarını paylaştıkları bu özel söyleşiler, tiyatro alanında felaket ve acı durumunda acil aksiyon alınabilecek çok güzel örneklerle “Nasıl?” sorumuzun karşılığını veriyor. Özden Işıltan’ın sorularını yanıtlayan ve ülkemizde Uluslararası Sınır Tanımayan Palyaçolar’ı koordine eden Güray Dinçol’a ve ekibimizin sorularını yanıtlayan Tiyatro Kooperatifi’ne buradan tekrar teşekkür ediyoruz. Diğer yandan geniş bir ekiple ve her yaş grubuyla yine alanda aktif
çalışan İstanbul Psikodrama Enstitüsü’nün kurucusu Deniz Altınay, Rümeysa Ercan’ın sorularını yanıtladı ve psikodrama enstitüsünün alandaki etkinliklerini ve genel olarak derneğin amaçlarını ve neler yaptığını bizlerle paylaştı. İyi ki varlar. Bu üç grubun çabaları “nasıl?” sorusuna sahne sanatları, tiyatro ve psikodrama alanında belki de en somut yanıtları veren ve sonuçlarını hemen görebileceğimiz etkiye sahip çalışmalardı.

Özgül Akıncı’nın “Yakınlık Dramaturjisi”, İpek Taşdan’ın “Batmaya Yanmış Güneşin Kızıllığında” ve Elif Ongan Tekçe’nin “Nasıl Bilirdiniz? Oyununu Nasıl Bilirdim” metinleri dergimizde yayınladığımız ilk sanatçı yazıları. “Nasıl?” sorusunu tiyatro bağlamında sadece toplumsal ve politik yönüyle değil bir de estetik ve biçimsel yönüyle tartışmaya çalıştığımız bu bağlam içinde, sanatçılar üretim süreçlerini, düşünme ve duygulanım aşamalarını ve tiyatro yapmanın kendi içlerindeki sorgulamalarını estetik düzlemiyle ve farklı üslup denemeleriyle okurla paylaşıyor. Bu sorgulamaların her ne kadar kişisel ve sanatın içsel sorunları olduğunu düşünsek de bu yazıların ve üretimlerin pandemi ve deprem arasına sıkışmış bir zaman sürecinde yazıldığını da unutmamak gerekiyor.

Zehra İpşiroğlu, “Tiyatro Göç İzleğini Nasıl Ele Alıyor?’’ başlıklı yazısında felaketlerin resmini daha evrensel düzeyde ve sonuç odaklı irdelediğinde göç kavramına odaklanıyor ve tiyatroda göç ve mülteci sorununun nasıl sahnelendiğiyle ilgili ikisi yurt dışından (Ariane Mnouchkine’nin Son Kervansaray ve Nuran David Çalış’ın sahnelediği Exil), biri ise ülkemizden (Dostlar Tiyatrosu yapımı Genco Erkal’ın yönetmenliğindeki Göçmenleeeer) üç
oyunla ilgili bir değerlendirme yapıyor. Daha önce farklı mecralarda kısa bir hali yayınlanan yazı özel sayımız için yazar tarafından genişletildi. Ozan Ömer Akgül, “Tiyatroyu Tüketmek” denemesinde “tiyatro iyileştirir” ön kabulünü soru konusu ederek başlıyor ve uzun zamandır piyasanın talepleri ve estetik tercihleri doğrultusunda şekillenen ve hâlâ temsil rejimi içinde üretmeye yönlendirilen bir tiyatro fikrinin imkân ve imkânsızlıklarına odaklanıyor. Mürvet Kara, “Yeniden “Biz” Olmak ama Nasıl?” adlı denemesinde “simurg” metaforuyla kendi kendini yeniden üretebilen
bir tiyatronun olanaklarını araştırmaya çalışırken, katıldığı seminerler, oyunlar, konuşmalar ve okuduğu kitapların aracılığıyla düşünsel bir yolculuğa çıkıyor. Kara, bu yolculukta geçmişe dönüp bakan, orada bulduğu imkânları bugünün diliyle yeniden temsil eden oyunlardan söz ederek yazısını somut örneklerle destekliyor.

Bir eleştiri yazısıyla sayfalarımıza devam ediyoruz. Alis Çalışkan “Yaşamın Tuhaf Organizmaları; Ahretlikler” başlıklı yazısında, sezonun belki de tek örneği insan kukla ve maskeyle oynanan, sözsüz Ahretlik oyununu irdeliyor. Yaşlılık ve rutinin boğuntusunun ufacık bir olayla nasıl değişebileceğini ve bu değişim umudunun sahnede nasıl gösterildiğini paylaşan yazar, oyun aracılığıyla bir arada ve farklılıklarımızla yaşayabilmek için aramızda kurulan bağlara ve bunları nasıl onarıp güçlendirebileceğimize ilişkin bir yorum da getiriyor.

Bir başka eleştiri yazımız Melisa Yılmaz’dan. “Hiçbir Şeyden Nasıl “Bir Şey’’ Olursun?” başlıklı yazı Ankara Çankaya Sahne’nin Tom Pain uyarlaması üzerine. Oyun, Yılmaz’a göre “nasıl” üzerine bir dizi soru açıyor: “Bütün bu hiçbir şeyin ortasında veya içinde, ben nasıl ben olurum veya eğer olmam mümkün değilse, zaten olduğum şeyle nasıl
yaşarım?’’ Thom Pain’in tüm bu “nasıl”lara yanıtı, cesarettir. Var olma, yaşama, arama ve tüm bunlar için hep deneme cesareti.

Sırada bir makalemiz var. Baran Barış’ın kaleminden Tatavla’da Son Dans oyunu “Eleni ve Gül’ün Yaşamında Yersizyurtsuzlaşan Dil: Tatavla’da Son Dans” başlığıyla sizlere ulaşıyor. Makale oyundan yola çıkarak “majör dilin içinden minör dilin hikâyesinin nasıl anlatılabileceğini, azınlığın hikâyesinin nasıl bir politik anlatıya dönüşebileceğini ve bu anlatının nasıl bir mekân yaratabileceğini” sorguluyor. Sırada “Spiritüalizm ve Performans: Kolektif Yenilenmeye Dair Bir Hatırlama” başlıklı ikinci makalemiz var. Züleyha Eşigül, bu makalesinde ülkenin uzun
zamandır bir yozlaşma sürecinde olduğunu ve depremin bunu tüm çıplaklığıyla ortaya serdiğini söylüyor. Eşigül’e göre çürümeye neden olan değer sistemlerimizle yüzleşmenin ve kolektif yenilenmenin yolu için tiyatro ve performans sanatlarında izi sürülebilecek terapötik araçları hatırlamak gerekiyor. Eşigül’ün, başka bir dizi performansın yanı sıra, Samandağlı kadınların depremin kırkıncı gününde yaptıkları yas yürüyüşünü böylesi bir yüzleşme ve yenilenme performansı olarak okuması yazının en güçlü yanlarından biri. “Tiyatroda Arayış ve Dijital Mevcudiyet” makalesinde Rıza Efe Reis, yeni medya teknolojilerinin domine ettiği ve küresel felaketler, beklenmedik salgınlar, iklim kriziyle giderek tuhaf bir hal alan dünyada “benliğin nasıl ve nerelerde belirip nasıl ve nerelerde silindiği”yle ilgili bir tartışma açıyor. Medya teorisyeni Eugene Thacker’ın “ortam ve zemin” kavramları, Jon Rafman’ın sineması ve tiyatro yönetmeni Susan Kennedy’nin “hyper-text dramaturji”sinden yararlanarak bu durumun sahnede aldığı yeni dijital biçimler ve doğurduğu insan(sız) manzaralarla ilgileniyor.

İlk kez birkaç yıl önce yer açmaya başladığımız Konuk Ekip bölümünü bu sayıda yeniden hatırlamak istedik. Sayı editörlerinin önerisiyle, “kendini kavram ve deneme odaklı çalışan bağımsız bir topluluk olarak” tanımlayan ve Aşalım Bunları adlı oyunlarıyla dikkat çeken Reka Kolektif’e yer verdik.

Bu sayımızda ilk kez, genç yazarların temaya ilişkin kısa oyun ve performans metni denemelerini okuyacaksınız. Feyza Özgen Şeker, “Obolossuz Gömülmek ya da Lethe’yi Arzulamak” başlıklı kısa oyun denemesinde korkuyla yaşamaya nasıl ve ne zaman alıştığımız sorusundan hareket ediyor, Antik Yunan’da obolossuz gömülen bir oyuncunun Hades yolculuğu aracılığıyla “iktidar korkusu”nu soru konusu ediyor. Aslı Kaplan, “Hafifliği Ölüm Kanatlarının” adlı performans metninde Yannis Ritsos’un, Ege Adaları’nda sürgündeyken yazdığı dramatik şiiri “İsmene”den esinleniyor. Ritsos’un şiirinin iki dizesi arasında kendine ve İsmene’ye yeniden ses vermek isteyen genç
yazar Aslı Kaplan, “yaşadığımız coğrafyada sesi sindirilenlerden yükselen sesi kendi içinde sıkışıp kalan İsmene’yle buluşturuyor. “Ay Işığı” başlıklı kısa oyun denemesinde Sinem Çakal, depremin kadınlar için cinsiyet eşitsizliğini daha da arttırdığını söylüyor. Bölgedeki gözlemlerinden hareketle iki kadın arasında çatışma ve uzlaşma ekseninde geçen bir ilişkiyi ele alarak, “ataerkil bir düzende yaşadığımız sorunlar, giriştiğimiz çözümler ya da çözümsüz kalışlarımız” üzerine düşünmeye davet ediyor.

Hakkı Yüksel, “Olmak ya da Mevcut Olmak” adlı denemesinde “nasıl” sorusunu, Rimini Protokoll’ün Namevcut Konferans adlı performatif oyunundan hareketle tartışıyor. Namevcut Konferans faşizm, antisemitizm, nüfus patlaması, ekoloji gibi birçok konunun yanı sıra odağına “temsiliyet” meselesini koyuyor. Yüksel, yazısında performansın açtığı ve özellikle ülkemizde “namevcut” görülen güncel sorunlar kadar tiyatro sanatının temsille ilişkisini ve ontolojisini ve bu distopik evrenden çıkış için tiyatro sayesinde tutunabileceğimiz araçları hayal ediyor.

Pınar Akkuzu, “ABzu: Giderdekilerin Öyküsü” başlıklı yazısında Boş Sahne’nin çocuk oyunu ABzu’yu yazıyor. Kaynakların tükendiği bir dönemde Abzu, suyu çekilen yeryüzünün ve içimizdeki canlılığın ancak merakın ve hayal gücünün diri tutulmasıyla mümkün olduğunu paylaşıyor. Akkuzu’nun yazısında gösterdiği gibi, ABzu’nun “nasıl”a yanıtı dinlemeyi, merak etmeyi bilmekten, yolculuğumuz her nereyeyse kendimizi kucaklamaktan ve farklılıklarımızla uyum içinde bir arada olmaktan geçiyor.

Bu sayıda kitap tanıtımı bölümümüzde yazarların bir oyun kitabına “yürüyüşü”nü kendi deneyimlerinden dinliyoruz. “Uzun Yolda Kısa Bir Mola” başlıklı yazısında Deniz Başar, oyun yazarları Fatma Onat ve Ayşe Bayramoğlu’yla birlikte yazdıkları ve Mayıs 2023’te Mitos Boyut’tan üç dilli (Türkçe, Kürtçe, İngilizce) bir kitap olarak yayınlanan New Stockholm’de Sonbahar oyunlarının yazılma sürecini, oyunun İstanbul ve Toronto’daki okuma tiyatrosu deneyimlerini anlatıyor. New Stockholm’de Sonbahar yazarların göç ettikleri ülkelerdeki deneyimlerinden hareketle ırkçılık, ötekileştirme, toplumsal cinsiyet, göçmenlik sorunlarını konu ederken “nasıl?” sorusuna bir araya gelmenin, birlikte düşünmenin kazandıracağı dirençle cevap vermeye çalışıyor.

Dergimize ilk günden beri yoğun emek veren, tasarımını yapan, dergicilikle ilgili her türlü amatörlüğümüze çare bulan Sevgili Hami Çağdaş’ı ne yazık ki 9 Mart günü kaybettik. Gösteri Dergisi’nin yazı işleri müdürü Hami Çağdaş’ın ismi kendi isteğiyle hiçbir zaman dergimizde olmadı. Ancak her türlü katkısını ve bize kazandırdıklarını minnetle hatırlayacağız. TEB Oyun Dergisi’nin yayın kurulunda çalışmış Rengin Uz ve halen çalışmakta olan Zehra İpşiroğlu, Beki Haleva ve ben dergimizle bağlantılı anılarımızı yazarak ondan bize kalanları paylaşıyoruz. Asla unutmayacağız.
Unutturmayacağız.

Güz sayımızda buluşmak umuduyla.


Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 2023 Bahar / Yaz (47/48) “Nasıl?” konulu özel sayısında yer almıştır.



Yazar Hakkında / Tijen Savaşkan

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et