Nasıl Bilirdiniz? Oyununu Nasıl Bilirdim?

 “Hikâyeyi yakınlarda arayın.” diye bir tavsiye vardır.  Ben de bu tavsiyeye uyup; ilhamımı salgın döneminde en çok görüştüğüm yakın arkadaşlarım Sartre, Derrida ve Deleuze’den aldım. Bu yazıyı ve Nasıl Bilirdiniz? adlı tek kişilik oyunumun “nasıl?” sorusunun cevaplarını  onların eşliğiyle anlatmaya çalışacağım. 

Beş kişilik bir oyun yazmıştım ve onu oynamak, çalışmak üzerine planlarım vardı. Tüm dünyanın zaman, mekân ve varlık algısını kıran pandemiyle bir daha yan yana gelemeyeceğiz düşüncesinden hareketle oyunda hiç konuşmayan bir karakteri çekip onun gördüklerini ve hikâyesini yazmaya başladım. 

Nasıl oldu? Biz evlere kapanmışken ve dışarısı ölüm kokmaya başladığında oldu. Etrafımıza ve kendimize ilk defa daha ayrıntılı, daha özenli, daha şefkatli bakmaya başladığımızda oldu. Bu bakış hayvanların, insanların, bitkilerin, şeylerin, kendilerini çok da göstermeyenlerin anlatılması gerektiğini anlamama yol açtığında oldu. Biz evlerimizde otururken ölenlerin sayıları artmaya ama hikâyeleri anlatılmaz olmaya başlandığında oldu. Öyle bir noktaya geldi ki isimleri sayılanlar yaşıyorlar mı? Yoksa ölemeden hayalet mi oldular, bilmiyorduk. İşte tam da bu noktada “Nasıl bilirdiniz?” sorusu önem kazanmaya başladı. Hikâyesi anlatılmayan, varlığı belli olmayan bu ölüleri nasıl bilirdiniz?

Afiş Tasarım: Jeff Oslo & Shao

  Son görevimi yapmak istiyorum” , der Antigone. Kardeşinin cesedini gömmek ister. Kendi kaderini belirleyen sona da bu isteği yerine getirmek için gelir. Yaşadığımız coğrafyada ölüleri gömmek tıpkı Antigone hikâyesinde olduğu gibi politik bir eylem. Ancak  bizim ölülerimizi gömemememiz salgınla başlamadı. Bu adaletsizlik şimdiye kadar var olan başka kapatılmalarda -hem politik hem sosyal nedenlerle başladı. Etnik kökeni uygun olmadığı için, ülkeye ait olmadığı için, orada olmaması gerektiği ve yasaklı olduğu için, güvenliği için, devlet için, cesedin yok olması gerektiği için kısaca ceset olarak bile onun bu dünyadan geçtiğini anlatmamak, bir yerlerde sesi, nefesi kaldığını göstermemek, izini sürebilecek hiçbir şey bırakmamak için… Hesabı verilememiş ölülerin hayaletleri her yerde dolaşıyor. Nasıl bilirdik? Hayaletleşmiş  yeri ve yurdu olamayan bu ölüleri nasıl bilirdik? 

Bütün bu hayaletlerin hikâyelerini anlatabilmek için bana ilham olan Sartre’a, Derrida’ya ve Deleuze’e minnettarım. 

Sartre’ı nasıl bilirdim?

Sartre : İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır. Sanatçı daha zengin, daha çeşitli tutkular taşıdığı için değil, belki de yaratılan temaya kaynaklık etmiş olan bu tutkular, nota biçimini alırken, bir öz değişimine ve bir bozulmaya uğradıkları için böyledir. Bir acı çığlığı, kendisini doğuran acının belirtisidir. Ama acılı bir şarkı hem acının kendisidir hem de acıdan başka bir şeydir.  Ya da varoluşçu sözlükten yararlanmak isterseniz, bu acı var olmaz artık, vardır.1

Oyunda anlatılan her şey bir iz, hayalet, giz, ses ve boşluk. Anlatılan hikâye bloklarının çerçevesi gerçekçi yazında gördüğümüz netliğin karşısında, bulanık. Varlıkları da bulanık… Hikâyeleri günün kendi kurallarında anlatılamayacak kadar bulanık. Sırf bu bulanık olma zorunluluğu nedeniyle daha anlatılası. Bu bulanıklılığın devamını seyirci ekleyebilecek ya da çıkarabilecek. Tıpkı gündelik hayat gibi… Etrafta olan her şeyin birbirine geçtiği ve nedense tam da konumlanmadığı ama hiyerarşinin onu sürekli olarak bir düzene, bir varlığa, bir bütüne, bir karşıtlığa sığdırmak istemesi nedeniyle Nasıl Bilirdiniz? adlı oyunumdaki karakterlerin-hayaletlerin hikayeleri yarı görünür varlıklarını sürdürecekler. Boşluklar ve o boşluklarda yankılanan sesler düşünülebilecek, üzerine fikir yürütülebilecek alanlar. 

“Ömür hayalle gerçeğin karışımından ibaret. Hayal gerçeğin ayak izi gibi. Ölen kişilerin hikâyelerini anlatmak da onların ayak izinin üstüne kendi izimi koymak gibi onları yeniden yazmak gibi.2 

Hiç hikâyesi anlatılmayan birisinin hikâyesini tüm gerçekliğiyle nasıl anlatabilirsiniz? Çok iyi tanıdığınız birinin hikâyesini bile ayrıntılı anlatamayız. Ancak size bıraktığı iz kadar tanırsınız onu. Anlatan kişi hikâyeye kendi anlatısını ekledikçe o iz belirgin gibi görünse de bulanıklaşmaya başlar. Çünkü artık o kişinin izi değildir. Anlatan kişinin eklemeleriyle  birleşip yeni bir iz olmuştur. 

Nasıl Bilirdiniz?” oyununda Elif Ongan Tekçe.

Sartre’ın dediği gibi biz onu nasıl görüyorsak o şekilde anlatabiliriz. O zaman varlık sorunu olanları anlatacaksak, bu yapının bulanık ve belirsiz olması gerekmez mi? Yani az biraz büyülü… Yine Derrida’nın bahsettiği – ilerde  açacağım- hiyerarşiden uzaklaştırmamız gerekmez mi? Biz onu bu şekilde anlattığımız için mi onlar varlar, yoksa onlar var olamadıkları için mi biz onları bu şekilde anlatıyoruz? Oyun içerisinde anlatılan hikâyelerin hakikat ve hayal arasında gidip gelişleri hem yazım biçimini hem de hikâyenin gövdesizliğini3 ancak anlatabiliyor. Ölüm sanki hiç olmadığı kadar belirgin alegorik bir varlık gibi etrafımızda bizimle konuşuyor, hareket ediyor. Neredeyse tüm ritüellerinin yerlerinden edildiği bu politik çıkmazda anlam kaybolalı uzun zaman oldu. Alaşağı edildi. Tüm kimliklerin alaşağı edildiği bir sayı olarak kalan ve anlatılmayan bu ölü hayaletlerin hikâyeleri de olmazsa o zaman bu insanlar hiç var olmamış mı olacaktı? Nasıl bilirdiniz toplumsal çıkmazlarda yaşarken görülmeyen, önemsiz olan, kimsenin de bir daha öyle bir varlığın izini sürmeyecekleri ötekilerin, hayaletlerinin peşinden gitmek ve onlar da buradaydılar ve vardılar diyebilmek için yazılmaya başladı. Ortalama olanın hiçbir zaman anlatılmayacağı, sesine de çok önem verilmediği, yaşarken zaten hayalet olanların sesine ses verebilmek için başlandı. Bu anlam anlayışı zaruri ötekilik halinin sorgusu üzerine kendini kurdu. 

Önemli ya da önemsiz olmak mekanizmaların oluşturdukları hiyerarşi düzleminde belirledikleri bir sınıfsal varoluşsa eğer; insan da bu kadar önemsizse o zaman diğer varlıklardan daha önemli nasıl, ne zaman  oldu? 

Irkçılığın tarihi insanların etnik kökenleri, renkleri ve inanışlarıyla başlamadı. Irkçılık önce  türcülükle oldu. İlk hayvanlara hükmetmeye başlandı. Köpeklerin eğitilmesi ve evriminin köleliğe dönüşmesiyle…Hayvanlar üzerinde egemenlik kurulmaya onları sınıflandırmaya başlandı. “Türcülük” onları kendi varlıklarını tamamen unutacak kadar köleleştirip, sınıflandırıp, şekillere ve biçimlere sokup sonra da onlara isimler verdirdi. İnsanın kendini diğer tüm ırklardan ve şeylerden üstün tutmaya başlaması, sonrasında ırkçılığın başka bir virüs gibi sıçramalarla bahane bulması için kapı aralandı. “Cesur” böylece girmiş oldu oyunun içine… Köpekleri eğittik. Çocukları da ileride başkalarını eğitsin diye eğittik dolayısıyla bir süre sonra eğitim de tahakküm aracı oldu. Bir hayalet köpeğin bu oyunda hikâyesi olmasının gerekliliği böyle doğdu. Evrimini değiştirdiğin ve kendini koruyamayacak olan bir varlık için kimsesizlik sadece sokak çocuklarına değil sokak köpeklerine de atfedilecek bir isim olamaz mıydı? Üzerinde  tahakküm kurulmuş, sahiplendirilmesi gereken bir varlık yaratılabilirdi. Tek isteği oyun oynamak dışında başka bir şey olmayan bir köpek tehdit oluşturduğunda elbet efendileri tarafından öldürülebilirdi de… 

Derrida’nın hayaletlerini nasıl bilirdim?  

Hafize ( Oyunda ismini dile getirmediğim  anlatıcı karakterin adı)4 baba fikriyle bütünleşmiş olan Marksizm tartışmasını anlatır. Bu tartışma üzerinden dilin ve dilsizliğin anlatılmaya çalışıldığı bu bölümde Hafize ölü babasıyla konuşmaya başlar. Babasının hayaleti Hafize’ye el verir.

 “Herkes anlatılacak kadar eşittir. Ölene kadar konuşamayanların hikâyesini ben anlattım. Artık sen anlatacaksın. Yeraltında sessiz uyuyan konuşamayanlar böylece yeniden anlatılmaya devam edecek. Onların hayalet olup da kaybolmalarına izin verme kızım.”5

Karakterin babası, dili ne kadar iyi kullanıp hikâyelerini anlatabiliyorsa Hafize de çocukluğundan itibaren susturulduğu için o kadar sessizdir. Bu sessizlikten sıyrılması babasının ölümüyle başlar. Babasının nefesinden aldığı elle babasının mirasını sahiplenir. O günden sonra Hafize ölmüş – hayaletleşmiş insanların hikâyelerini anlatmaya başlayacaktır. Bunun için gündelik hayatında bir yer bulması gerekir ve dua okuyucu olarak toplumun da onu kutsamasıyla işe başlar. Yine hiç konuşmaz, sadece ölülerle ve onların hayalet olarak kalmış gövdesiz halleriyle konuşabilir. Ne kadar babasından el alsa da Hafize kendi dünyasında anlatması gerekenleri görür. Sırasıyla babasının6, Cesur’un ve gölgesi uzayan çocukların, Arlet Hanım ve Menekşe’nin, Zamanın Efendisi (Hatice Teyze) ve kendi cesedinin hikâyelerini anlatmaya başlar. Başka cenazelere de gider ama onların hayaletleri çoktan kaybolmuştur. Tüm bu hikâyeleri anlatabilmek için genel geçer dil ve bilgileri ezberleyerek anlatmaya başlar. Ancak o dil ona ait olmayan öğeler de taşır, dolayısıyla elinde sadece sorular kalır. Bugün anlattığım ölüyü “Nasıl bilirdiniz?”   

Fotoğraflar: Ali Küçük

 Derrida’ya göre akıl merkezcilik (logocentrism) dili gerçekliğin ve özün temel unsuru olarak algılar. Bu akıl merkezci düzlemde insan da özne durumuna gelir. Dille birlikte anne, baba ve kamusal kimliklerimiz oluşur. Aile, arkadaşlık, sınıf, ulus, cemaat, sınır gibi doğal olmayan ve türetilen kavramlarla kendi içinde hiyerarşi oluşturmaya başlar. 

İlk defa hikâye anlatmaya babasının cenazesinde başladığında içine cin kaçtığını ve ondan kaçılması gerektiğini düşünen insanlar, Hafize’nin onların kodlarını konuşmaya başlamasıyla nurlara karışmış, Allah katına çıkmış bir insan olduğunu düşünmeye başlarlar. Kullanılan dil eğer kabul edilmiş  hiyerarşik dilse o zaman herkes kutsal olabilir. Babasından el aldığı dili herkesin izin verdiği tek bir yerde kullanabilir. Cenazelerde… O gün kim geldiyse sadece onunla konuşabilen hayaletlerin – bunlar genelde hiç konuşturulmayan ötekilerin- görebildiği, sezebildiği kadar olan hikâyelerini anlatır. Sadece cenazelerde… Sonra yine kapanır ve yeni ölüleri görebilmeyi umut eder. Dolayısıyla sürekli olarak gitmek istese de gidebileceği bir yer olmadığından kendi küçük odasında cenazeler dışında  konuşmamayı seçer. “Hikâyeler olmadığında konuşmak hiç eğlenceli değil”7 Varlığını da yine bu hikâyeler üzerinden kurmaya başlar. Kendisini anlatabileceği bir dil olmadığı gibi onu anlatabilecek kimse de yoktur. Ama bu ölüler sayesinde yeniden kendi mevcudiyetini tanımlayabilecektir. Sesler, gizler, şarkılar ve ona gelen kokularla… Bu sayede tüm anlamsızlıklarla mücadele edebilir. 

Derida’ya göre yapıbozum çelişikleri aşmayı değil onları ortaya çıkarmayı hedefler.

“Yapıbozum otoriter birliğe karşı çoğulculuğu, kabullenmeye karşı eleştirelliği, kimliğe karşı farkı savunduğu için devrimcidir. Başka bir deyişle devrimci politika çok merkezli ve çoğul stratejili bir hale gelmelidir. Merkezsiz direniş projesi.”8 

Hafize oyun boyunca adalet arayışını ölülerle konuşarak, görmeye, görülmeye ve göstermeye çalışır. Onların nefeslerini hisseder, kokularını, seslerini, rüzgârlarını görür. 

“Her ölüm kendi hikâyeme bir çentik attı.  Hani birisi ölünce sessizlik olur. O sessizlik insanı alır, yutar. Kimse konuşmaz olur ya. Hah! İşte o zaman ben ölümün sessizliğine bir dur derim. Ölümün sessizliğinden bir nefes alırım. O nefesi içime çekerim. Merhumun duasını okurum. Sonra onun hikâyesini anlatırım….  Anlatılmayan o kadar çok ölüm gördüm ki!”9 

“Yaşamak yaşam yoluyla yaşamdan öğrenilemez. Ancak başkasından ölüm yoluyla öğrenilebilir”, der Derrida. 

“Hayaletlerden miras ve kuşaklardan, hayalet kuşaklardan yani ne bizler için ne de bizim dışımızda şu an yaşamayan aramızda bulunmayan bazı başkalarından uzun uzadıya söz etmeye hazırlanıyorsam bunu adalet adına yapıyorum. Henüz var olmadığı yerde yani mevcudiyette bulunmadığı ve de hukuka indirgenebilir bir yasada olduğundan farklı bir biçimde asla mevcudiyette bulunamayacağı bir yerde adalet adına yapıyorum bunu. Artık olmayan başkalarına ya da ister zaten olmuş ister henüz doğmamış olsunlar hâlâ orada şu an yaşamayan başkalarına ilke olarak saygı duymayan devrimci olsa da olmasa da hiçbir siyaset etik olanaklı düşünemez ve doğru olmadığı için hayaletten söz etmek, hatta hayalete hayaletle konuşmak gerekir.”10 

Adaletin nesnesi ya da öznesi artık yalnızca yaşayan insanı değil,  ölü insanı da değil tüm evreni kapsamalı. Hayaletlerin gelişi ve gidişi önce-sonra, geçmiş-gelecek gibi zaman kavrayışlarıyla anlaşılmaz. Hayaletler geçmişe/şimdiye, geleceğe ya da ölüme veya yaşama ait değildirler. Derrida ölüm/yaşam, geçmiş/gelecek kavramlarını yapıbozumuna uğratmak için bir kavram olarak hayalet kavramını kullanır. 

Çoğul politikanın mümkünlüğünü nasıl bilirdiniz?

Derrida Marksizmin mirasçıları olarak yeni enternasyonalden bahseder.  Bu yeni enternasyonal zamansız ve konumsuz, statüsüz, unvansız, adsız, kontratsız, eklemsiz, partisiz, ülkesiz, milliyetsiz, vatandaşsız, sınıflar üstü bir bağ olacaktır. Derrida’nın projesi ötekine karşı sınırsız bir misafirperverlik üzerine kurulu bir demokrasi anlayışıdır. Bu misafirperverlik adil toplumun temelinde yatar. 

Hafize hem kendi hikâyesini hem de diğer hikâyeleri; birbirinin içine geçirerek   anlatır. Ne var olan ne de yok olan, ne canlı ne de ölü olan hayaletlerini bulmaya, duymaya, dinlemeye çalışır. Hikâyenin o büyülü dünyasındaki her şeyin olabileceği kurgusuna yaslanır. Gerçek ya da hayal arasında gezinirken hangisi gerçekti acaba sorgusunun etrafında dolaşır.  Dolayısıyla hikâyelerde olağanüstü gizemler olmaya başlar. Çocukların gölgesi uzamaya başlar. Hatta çocukların gölgeleri o kadar uzundur ki sanki başka bir dünyadan buraya gelmiş gibilerdir. Bir köpeğin cenazesi için toplanmış olan otuz çocuğun gölgeleri başka bir dünya varlığını anlatabilirler. Arlet Hanım’ın çiçekleri daha önce hiç konuşulmayan, neredeyse kimsenin bilmediği ve neredeyse kimsenin hiçbir zaman söylemeyeceği bir şarkıyı söylemeye başlarlar. Zamanın Efendisi Hatice Teyzeyse öldükten sonra anlatıcımız Hafize’yi kendi mezarına çeker. Zamanın belirlenmiş kodlarının olmadığı başka bir zamana, belki de genişlemiş bir zamana götürür. Bu hikâyelerin her biri gerçek olamayacak kadar büyülüdür ama metafor düzleminde hakiki olanlar çarpışmaya devam eder. Dolayısıyla bu hikâyelerde konvansiyonel bir çizgi aramamak gerekir.  Çoğulcu, bir anlatımın diğerinin üzerine çıkmadığı, her hikâyenin kendi varlığının devam ettiği bir yolculuk oluşmaya başlar. Anlatım yapısı gereği kendi adaletini de oluşturur. Bu çoğulcu anlatım Deleuze’ün “rizom” kavramından esinlenir. 

Deluze’ün rizom kavramını nasıl bilirdiniz? 

Köksap, nesnelerin, mekânların ve insanların en farklı ve en özdeş olanları arasında meydana gelen bağıntıları tanımlar; insanları birbirine bağlayan tuhaf olay zincirleri gibi. Deleuze ve Guattari’nin “köksap” [rhizome] kavramı, “rhizo”nun biçimleri kombine etmek anlamına geldiği ve biyoloji terimi olan “rhizome”un, kendini yatay yumru-biçimli kökü boyunca yayabilen ve yeni bitkiler geliştirebilen bir bitki formunu betimlediği etimolojik anlamından çekip çıkartılır. Sabit bir varlık olarak inşasını “takip etmeyen” bir var olma biçimini haritalayan bir kavramdır.11 

Köksapın doğası hareket eden ortak yaşayan ve paralel-olmayan bağıntıları geçici ve henüz belirlenmemiş yollara göre biçimlendiren organik ve organik-olmayan parçalardan oluşmuştur. Böylece hiyerarşik düşünce, tarih ve eylemin yeniden değerlendirilmesi için başka bir bakışı temsil eder

Deleuze ve Guattari bize bir metne nasıl yaklaşmak, onu nasıl okumak gerektiğine ilişkin bir bakma biçimi sunmaktadır Ama öncelikle bu “nasıl” sorusu etrafında biraz daha dolaşmak gerekir. 

Nasıl Bilirdiniz?” oyun ekibi.

Bütün bu “nasıl” sorusu üzerinden artık şunu konuşabiliriz. Eğer anlatı bir ağaç şeklinde olsaydı. Bu anlatıyı geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı anlatma üzerine kursaydık. Muhtemelen bir çizgisel zaman yaratıp yapıyı bu çizgisel zamanda algılamayı sağlamamız gerekecekti. Oysa Hafize’nin anlattığı tüm hikâyeler hareket ederler. Bu dolaşma biçimi tüm hiyerarşilerin ve bilginin de hegemonik söylemlerini dışarıda bırakır. Sırf bu yüzden yersizdir.12  Dolayısıyla oyunda sadece insanların hikâyeleri anlatılmaz. Bir yüzüğün, köpeğin, sokak çocuklarının, Ermeni bir kadının, menekşenin, saatlerin, mezarından çıkan ölü Hatice Teyze’nin  ve en nihayetinde kendi cesedinin hikâyesini anlatır Hafize…  Onları kimse anlatmayacağı için. İzlerinin devam edilebilmesi için. Onların ayak izinin üzerine kendi izini koyabilmek için. 

Türkiye coğrafyasında çoğulcu bir adalet ortamı hayal eden Nasıl Bilirdiniz? oyunu; o dönem en yakın arkadaşlarım olan  felsefecilerden, yazının kendi sesinden, kokusundan, varoluşundan ve yine o dönem gördüğüm konuşulmayan, anlatılmayan tüm karakterlerden ilhamla böyle oluştu. 

“… kimse Cesur’u , Arlet Hanım’ı, menekşeyi,  Zamanın Efendisi’ni, Gölgeleri Uzayan Çocukları ve Beni anlatmayacak. Ama biz bu dünyadan geçtik. Buradaydık. Sen görmeden yanımızdan geçip gittin diye olmayacak değiliz ya! Mezar taşımız öyle heybetli olmadı ama hikâyelerimiz artık her yeri dolaşacak. Belki geçmişin, geleceğin ve şimdinin olmadığı bir zamanda bir daha toplanırız. Saati durmuş bir fotoğrafta hatırlıyorum. Seyirciyi gösterir. Bizi -beni. Herkesin mutlu olduğu o büyük avluyu… Hayal meyal, söz yok, dil yok. İlla böyle konuşacaksınız diyen yok. Bizi ayıran ve bölen ve parçalayan bir şey yok. Bir rüya hatırlıyorum. Bütün evlerin kapılarının aynı avluya açıldığı, avlunun ortasında bir tulumba ve suyunun döküldüğü o minicik havuz. Hepimiz o havuzda anadan üryan yüzüyoruz. O tulumba başında herkesin hikâyesini anlatıyoruz. Tarihe yazılanların değil. Allah’ın iyi kullarının değil. Cesur’un, Arlet Hanım’ın, Menekşe’nin, Gölgeleri Uzayan Çocuklar’ın, Zamanın Efendisi’nin ve benim hikâyelerimizi anlatıyoruz. Havuzda anadan üryan yüzdüğümüzde biz, herkesi kendisi kadar görürüz. Neyse öyle! İşte ben en çok orayı iyi bilirim. O tulumba yıkıldı mı? Oradakiler ne zaman giyindi?”“13

Teşekkürler:

*Nasıl Bilirdiniz? oyunumun ilk kopyasını paylaştığım oyunumuzun yönetmeni Güray Dinçol’a bana devam etmem ve yazmam konusundaki teşviklerinden ve oyun çıkışına kadar benimle bu yolculuktaki eşliğinden dolayı çok teşekkür ederim. Ayrıca oyunun performansı  sırasında kullandığım Loop Station’a ve sahnede canlı olarak yapılan ses tasarımında destek veren Müzik Yönetmenimiz Berkay Özideş’e, Yardımcı Yönetmenimiz genç akıl Zeynep Ece Taşkın’a, yaratıcı ve oyuncu Işık Tasarımı için Utku Kara’ya, Animasyon ve Görsel Tasarımlar için Jeff Oslo & Shao’ya, Kostüm ve Saç-Makyaj Tasarımı için Ülkü Şahin’e, Asistanım Sevgili Gözde Yıldız’a ve metnin yazımı sırasında ilk okumayı yapan, zaman zaman oyun için buluştuğumuz ve her zaman danıştığım Sevgili Hocam Zerrin Yanıkkaya’ya çok teşekkür ederim. Oyunun çıkışı sırasında -son 10 gün- sahnesini hiçbir karşılık beklemeden veren, Konservatuar Bölüm Hocası da olduğum Cihangir Atölye Sahnesi’ne ve oyunun çıkma sürecinde desteklerini esirgemeyen Bomovu, Taktak Atölye, 0_sbcs_1_ , Özgür Doğa Görürgöz, Bercuhi Berberyan, Emine Dikmen, İdea Sanat Merkezi ve Atölye Pasaport’a teşekkür ederim. 2018’de kurucularından olduğum Yersiz Kumpanya’ya Yersizlikten gelen çağrışımları için ayrıca teşekkür ederim. 

Dipnotlar:

1)Jean Paul Sartre. Edebiyat Nedir?, Çev.: Bertan Onaran. İstanbul:Can Yayınları, 2008, s. 16 

2)Elif Ongan Tekçe, “Nasıl Bilirdiniz?”Yayınlanmamış oyun metni, 2022.

3)Burada “gövdesizlik” belirgin olmayan, yani gerçirgenlik anlamında kullanıyor. 

4)Hafize ismi hafız kelimesinden geliyor. Anlamları: 1. Koruyan, saklayan, muhafaza eden,2. Kur’an-ı Kerim’i ezbere okuyan, hatmeden.

5)Ongan Tekçe. “Nasıl Bilirdiniz?”

6)Bu bölümde babasının Hafize’yle hiç konuşmadığı ve sadece anlattığı bu olayda konuştuğunu anlarız.

7)Ongan Tekçe. “Nasıl Bilirdiniz?”.

8)Aktaran Evren Balta. “Marx’ın Hayaletleri: Marksizmle Yapıbozumun Diyaloğu”, Praksis (4) 2001, s.360-383, s, 366.

9)Ongan Tekçe. “Nasıl Bilirdiniz?” 

10)Derrida’dan aktaran Balta, a.g.e, s. 103

11)Oğuz Karayemiş. “Köksap nedir?-Felicity J. Coldman”, Kavram ve Duyum, 18.02.2014. https://kavramveduyum.blogspot.com/2014/02/rizom-koksap-nedir-felicity-j-colman.html Erişim tarihi: 01.06.2023

12)Yersiz Kumpanya tiyatro topluluğunun tiyatro yapma pratiğinin temel meselesi bu dolaşma-yersiz yurtsuzluk  kavramından gelir. Yersiz Kumpanya’nın websitesinde yer alan Deleuze’ün dolaşmak kavramına bakılabilir. https://yersizkumpanya.com/hakkinda/

13)Ongan Tekçe. “Nasıl Bilirdiniz?”.


Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 2023 Bahar / Yaz (47/48) “Nasıl?” konulu özel sayısında yer almıştır.

Yazar Hakkında / Elif Ongan Tekçe

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et