“OLMAK” ya da “MEVCUT OLMAK”

Hamlet eline bir kuru kafa alır ve o meşhur tiradına başlar: “Olmak ya da olmamak… İşte bütün mesele bu!” Peki bütün mesele bu kadar mıdır gerçekten? 

     Pandemiyle sınanan insanlık üçüncü bir ihtimali daha görünür kıldı. Teknolojinin yardımıyla zoom pencerelerinden birbirimize bakar olduk. Online bağlantılarla dersler işliyor, atölyelere katılıyor, araştırmalar yapabiliyor, konferanslar dinleyebiliyoruz artık. Dolayısıyla birinin yanımızda bedenen “mevcut olmama” hâli, “olmadığı” anlamına gelmiyor. Peki iklim krizinin eşiğindeki dünyamızda karbon salınımını arttıran etmenlerden biri olan zoom bağlantıları da olmasaydı, mutlak bir “yokluk” anında yine “olmak” mümkün olabilir miydi?

     2000 yılından beri geleneksel tiyatro algısının sınırlarını zorlayan, Tekinsiz Vadi, Remote X gibi performatif gösteriler gerçekleştiren, Almanya merkezli sanat kolektifi Rimini Protokoll, Beykoz Kundura’da üç gün boyunca sahnelenen “Namevcut Konferans” adlı projesiyle faşizm, antisemitizm, nüfus patlaması gibi birçok yan konuyu tartışıyor. Bu tartışmaların odağına ekolojiyi ve ontolojiyi alıyor. Peki bu tartışmaları nasıl yaratıyor? 

     Tiyatro, içinde bulunduğu koşullarla kendini her dönem yeniden üretebilen bir sanat. Bu üretim sırasında eski buluşlarını da yeniden ele alıp boyutlandırabiliyor. Namevcut Konferans projesinde de performatif estetik algısı içinde belgesel tiyatronun araçlarının başarılı kullanımı sayesinde içerik ve biçim, birbirini destekleyen bütünlüklü yapı halinde alımlayıcısına sunuluyor ve izleyicinin kendi üzerine, çevre üzerine yeni sorgulamalara girişmesini sağlıyor.

Namevcut Konferans

     Namevcut Konferans’ta küreselleşmenin ekolojik ve toplumsal sonuçlarına ilişkin katkılar ve çelişkili tezler sunacak uzmanlar ve konuşmacılar, fiziksel olarak salonda bulunmuyor. Salondaki gönüllü seyirciler, ilgili konuşmacının kimliğine bürünüyor. Gönüllü seyirci, eline verilen metin veya kulaklığına fısıldanan sözcüklerle uzmanın sunumunu, diğer izleyicilerin önünde, o uzmanın kimliğine bürünerek canlandırmaya çalışıyor. Böylece proje, tiyatronun en önemli elemanlarından biri olan “oyuncu”yu bertaraf ederek “pasif izleyeni” “aktif oynayan” eyliyor. Erika Fischer-Lichte’nin Performatif Estetik adlı kitabında bahsedilen “topluluk oluşturma, canlılık yaratma ve rollerin değişimi” unsurları, yapay zekânın yardımıyla oyun içinde yeniden oluşturuluyor. 

     Hey Gidi Koca Dünya!

     Koltuklarından kalkıp sahneye çıkarak mevcut olmayan konferans katılımcılarını performe eden izleyiciler, tiyatronun imkânları ve araçlarıyla konferans uzmanlarının hayatlarını ve düşüncelerini sahiplenen, onların fikirlerinin taşıyıcısı haline gelen insanlara dönüşüyor. Böylece hiç bilmedikleri bir düşünce ve dünyayla empati geliştirmek zorunda bırakılan alımlayıcı, varlığının farkında olmadığı gerçeklerle yüzleşiyor.

     Günümüzdeki kapitalist iktidarlar, iktidarlarının sürekliliğini koruyabilmek adına kendi gerçekliklerini yaratarak bu gerçekliği halkına dayatıyor. Yaratılan bu “post-truth”( hakikat sonrası) evren içinde birey, içinde bulunduğu dünyanın mevcut gerçekliğine yabancılaşıyor. İşte bu bağlam içinde Namevcut Konferans projesi, tiyatral araçlarla bireye, hükümetlerin sistemli çabasıyla yok saydırdığı olguları gösteriyor. Onlarla yüzleşmesini, onları irdelemesini sağlıyor.İzleyenler bazen faşist bir Sırp askerinin avukatını, bazen faşizmden kaçan bir Yahudi’yi, bazen nüfus patlamasının önüne geçmek isteyen bir aktivisti, bazen de ekolojik felaketle mücadeleye çalışan bir bilim adamını temsil etmek adına öncesinde tanımadığı duygularla özdeşime zorlanıyor. Oyunda bu özdeşim, belgesel tiyatronun sıklıkla kullandığı araçlarla gerçekleştiriliyor. Projeksiyona yansıyan gerçek görüntüler, hem sahnede oynayan izleyiciyi hem de koltuklarındaki alımlayıcıları; görülmediği, konuşulmadığı, bilinmediği, yalanlarla üstü örtüldüğü için “olmadığı” varsayılan gerçekliğin mevcudiyetiyle sarsıyor. 

      Dünyanın bir numaralı gündem maddelerinden olan iklim krizi, doğa tahribatı, karbon salınımı,nüfus patlaması gibi ekolojik problemlerin ne kadarı ülkemizde masaya yatırılmakta? Seçim propagandası sürecinde bu meselelerin kaçına dair çözüm vaatlerinde bulunuldu? Bu sorunları tartışmak şöyle dursun; nükleer santral planlarımızla övünüyor, “her aileye en az üç çocuk!” emri salık veriliyor, coğrafyayı tahrip edecek “çılgın projelerimizle” gururlanıyoruz. Peki biz, olmadığını varsaydığımız için bu problemler gerçekten yok mu? Yoksa var olan problemler bizi etkilemeyecek mi? Hayır, etkileyecek! Gerçek şu ki; kapitalizm, çarkını döndürmek, o çarkın dişlerinde öğütebilmek adına daha çok iş gücünü ve doğa kaynaklarının sömürülmesini talep ediyor. O yüzden her geçen gün daha geniş rant alanları uğruna daha çok betona gömülüyor, ekolojik sorunlara yenilerini ekliyoruz. 2. Dünya Savaşı sonrası peyda olan ve günümüzde ayyuka çıkan neo-faşizme inat, hamasi sözlerle yaratılan sahte bir vatanperverlikle, küçük dünyalarımız içinde birliğimizi muhafazaya çalışıyoruz.  

     Namevcut Konferans alımlayıcısının içinde bulunduğu bu kısır döngüyü kırmak adına izleyenini ataletten kurtarıp kendi dünyasından çıkarıyor, ayağa kaldırıyor ve belgesel tiyatronun araçlarıyla gerçekliği görünür kılıyor. Bu post-truth döngüden çıkışın nasıl gerçekleşebileceği üzerine kafa yoran proje, çözümü gerçekliği tüm yalınlığıyla projekte ederek göstermekte ve tartışmaya açmakta buluyor.

     Prof. Dr. Hasibe Kalkan, Gerçek(lik)le Yüzleşmek adlı kitabında günümüz dünyasına egemen olan medyanın gerçekleri hem gösteren hem de dilediği gibi saptıran sınırsız gücüne karşın, sorunların iç yüzünü sergileyen ve böylelikle insanları uyaran belgesel tiyatronun bir alternatif olabileceği tezini savunuyor. Dünyanın ne kadar kocaman olduğunu görebilmek, muktedir güçlerin çizdiği sınırlı gerçekliğin çemberinden çıkabilmek için; yaşanılan acıların, yapılan haksızlıkların unutulmamasını, salt gerçekliğin görünürlüğünü sağlamak ve belgelemek işleviyle, güncel politik sorunlara değinerek, verimli bir tartışma ortamı açmasıyla belgesel tiyatronun araçlarına yönelmek bizi politik konjonktürün zorla sıkıştırdığı daracık dünyalarımızdan kurtarabilir. Özellikle sürekli travmalar yaşayan bir millet olarak bu travmalarla baş edebilme yöntemini “unutarak unutmayla” çözen ve bu nedenle sosyal-tarihsel hafıza problemi yaşayan halk, bu yöntemle acılarını hafifletse de travmaların kaynağını da farkında olmadan beslemiş oluyor. Ancak unutulmamalıdır ki ağrı kesiciler ağrıyan yerin tedavisini sağlamaz. Bu yüzden gerçek nedenlerle sürekli yüzleşmeli, unuttuklarımızı sürekli hatırlamalıyız ki deprem gibi toplumsal travmalarımız bir döngüye girmesin. Döngüleri kırmanın tiyatrosal çözümü olarak belgesel tiyatro araçları bu bağlamda yeniden tartışmaya değerdir.

     Yaşamıyorsak Ölmedik Ya!

    Namevcut Konferans gösteriminin içinde “oynayan izleyiciler”, konferans konuşmacılarını icra ederken olmayanı var ediyor. Bu durum, projenin izleyeni olarak benim “temsiliyet” kavramı üzerine sorular sormama yol açtı. Gösteri de zaten katılımcısından bunu talep ediyordu. Oyunun bir yerinde izleyenlerden yanlarındaki tanımadıkları insanlara dönüp temsiliyet üzerine kısa bir konuşma yapmaları istendi. Sahi, biz nelerin temsilcileriydik?

     Yanımızda olmayan ailemiz, mensubu olduğumuz millet, din gibi kültürel ögelerimiz, aldığımız eğitimler, işimiz ve daha nice şey bizimle yürüyordu bu dünya sahnesinde. Biz, anın içinde “mevcut olmayanların” temsilcileri olarak onların yansıtıcıları konumundayız, diyebilir miyiz? Sanki biraz kendimizken biraz da başkalarıyız. Shakespeare’in “Dünya bir sahnedir.” lafına binaen, bu hayatta rolünü içselleştirmiş oyuncular olmalıyız. Kendi kültürümüzü, kendi cinsiyet rollerimizi sürekli performe ederek yineliyoruz. Ve elbette biz başkalarını temsil ederken, başkalarının da temsillerinde yer alıyoruz. Böylece olmadığımız ve görünmediğimiz alanlarda da var oluyoruz. Peki temsil edilmeyenler, yok sayılanlar, görmezden gelinenler? Hor görülenler ya da hiç görülmeyenler?

     Ülkemizde, içinde bulunduğumuz politik iklimde “namevcut” kabul edilen ya da iktidarca varlığı kabul edilen, ancak mevcudiyet sınırlarının iktidarca belirlendiği gruplar olan azınlıklar, Sünni Müslümanlar dışındaki dini gruplar, LGBTİ+ bireyleri, kadınlar… Kısacası “onlardan olmayan ötekiler” mevcudiyetlerini “nasıl” sağlayabilirler? Bu ötekiler ki güçsüz olduklarından mağdur değillerdir. Mağduriyetleri görülmemek, kaale alınmamaktan ileri gelir. Yukarıda anlatmaya çalıştığım bağlamdan hareketle bu grupların temsiliyetlerinin irdelenmesi gerektiğini ve mevcut olma hallerinin sadece bu şekilde sağlanabileceğini düşünmekteyim. Ülkenin neredeyse yarısı için “yaşamayan” bu grupların hayata tutunmaları için gerekli temsil gücü sağlanamadığı müddetçe faşizan yaklaşımlar büyüyerek devam edecektir. Faşizm hamuru, korku unuyla yoğrulup tutulur. Korku da bilinmeyene karşıdır. Temsiliyet, işte bu bilinmezliği ortadan kaldıracaktır. Yoksa bu görünmez gruplar ötekileştirilmekten ve terörize edilmekten kurtulamayacaktır.

     “Ben, tam inşası sürerken inşa edenin düşünmekten bıktığı, oldum olası kendi yıkıntısından başka bir şey olmamış bir yapının yıkıntısıyım.” diyor Fernando Pessoa Huzursuzluğun Kitabı adlı eserinde. Var olan nizamın içinde birey olarak mevcut kalabilmek için, yıkıntılarımızdan gökdelenler kurmak için yok edilen alanlarda temsil edilip varlığı yakalayabileceğimizi görünür kılan Namevcut Konferans, tiyatronun araçlarına sarılarak bunun gerçekleştirilebileceğini göstermektedir.

     Acı Anlatılabilir mi?

     Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili adlı kitabında tartışmaya açıyor bu soruyu. “Acı anlatılabilir mi?” Ama Yeşilçam filmlerinin kederli malzemesi olarak, bir melodram yaratarak değil. Kederi ulusal bir mağduriyet hikâyesine doğru daraltıp yatıştırıcı bir mazlumluk anlatısı kurarak da değil. Başka bir yolu olmalı acıyı temsil etmenin. Gürbilek, çalışmasında bu tartışmayı Türk romanları üzerinden yapıyor. Peki tiyatro bu işin neresinde durabilir?

     Namevcut Konferans’ın, alımlayıcısının üzerinde yaratmayı hedeflediği birincil hislerden olmasa da ben, bu projenin kullandığı tiyatral araçların ülkemiz bazında yeniden değerlendirilerek sahtelikten yalıtılmış salt gerçeklikle yüzleşip görünmeyen kimliklerin temsiliyeti sayesinde yeniden başlamanın, yıkıntıları onarmanın, aşınmayı durdurmanın, muktedirle hesaplaşıp kendimizle karşılaşmanın, kaygılardan kurtuluşun mümkün olabileceğini düşlüyorum. 

     Rollo May Yaratma Cesareti adlı eserinde yaratıcılık için acıyı, yola çıkmamız gereken somut başlangıç noktası olarak gösteriyor. Belgesel tiyatronun imkanlarıyla üstümüze atılmış “post-truth” örtüsünü sıyırmak ve sonrasında karşılaştığımız hakikat eşliğinde mevcudiyetimizi sağlamak adına yok görülenlerin performatif anlamda temsiliyetini gerçekleştirmek, 21. yüzyılın anlayışıyla tiyatronun araçlarını diyalektik bir analizle yeniden değerlendirmek bizi sağaltacak olandır. Arzunun, umudun, mücadelenin ve özlemin alanı olan tiyatro, “peki ama nasıl?” sorusunun cevabını verecek, yaralarımıza merhem olacak, kurtuluşumuzu sağlayacaktır.

KAYNAKÇA:

1)Fischer – Lichte Erika, Performatif Estetik, çev. Tufan Acil, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2016.

2)Kalkan Hasibe, Gerçek(lik)le Yüzleşmek Belgesel Tiyatro ve Politik Tiyatro Geleneği, Papirüs Yayınları, İstanbul 2020.

3)Pessoa Fernando, Huzursuzluğun Kitabı, çev. Saadet Özen, Can Yayınları, İstanbul 2013.

4)Gürbilek Nurdan, Mağdurun Dili, Metis Yayınları, İstanbul 2008.


5)May Rollo, Yaratma Cesareti, Metis Yayınları, İstanbul 2021.


Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 2023 Bahar / Yaz (47/48) “Nasıl?” konulu özel sayısında yer almıştır.

Yazar Hakkında / Hakkı Yüksel

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et