Öznelik Biçimleri Bedenin Sınırlarıdır

Yönelimi konservatuara girme hayaline odaklanan genç bir kadını düşünelim. (1) Bu genç kadını, hayallerini süsleyen konservatuar binasının önüne getirelim. Bi- nanın dış kapısı önünde duruyor, içeriye girip çıkanlara bakıyor. Enstrümanlarını yüklenmiş gençleri, saçlarını sımsıkı topuz yapmış bale- rinleri, tiyatro öğrencilerini, bohem görünümlü çağdaş dansçıları görüyor. Genç kadın kapının eşiğini geçiyor; binanın içine giriyor ve çevresine heyecanla bakıyor; yüksek tavanlar, boş alanlar, duvarlar, koridorlar, kapılar, kapılar, odalar, çalışma salonları görüyor. Odalardan taşan sesler, enstrüman sesleri, oyuncuların tiratları, dansçıların hareketleri karmaşık bir cümbüş, bir düş mekân oluşturuyor.

Hem boşluğa hem de doluluğa işaret eden mekân (2), mesafenin tespitinde dolu ile boş arasında bedenin konumlanışını belirliyor. Beden, bu arzu mekânının bir parçası olmadan önce mekanla arasında bulunan eşik mesafesinde kendine verilen sözün performatif aralığındadır. “Bu okula gireceğim” sözü mekana girmeden önce geçilecek eşiği hedefler; bu eşikten geçeceğim. “Mekan insanın damgasını vurduğu yer”(3) olarak arzu edilen yaşama geçmeden önce kendi başına bir evren, düş mekândır; genç kadının başka biri olmadan önce o başka biri olması için gerekli dönüşmeyi temin edeceğini umduğu mekandır burası. Konservatuar, nihayetinde onun içine dahil olmayı arzu ettiği disiplinin metaforik mekanından önceki, be- denin arzu edilen fizikselliğe ve bu fiziksel dönüşüme eşlik eden belirli bir öznelliğe kavuşmasını sağlayacak olan prelüde mekandır. Ne çok istemiş, ne çok hayaller kurmuştur, dersler almış, çalışmış, hazırlanmış, uğraşmış, videolar seyretmiştir; kendisini çalışma salonları ve stüdyolar arasındaki koridorlarda, kapı eşikle- rinde bir odadan diğerine geçerken defalarca hayal etmiştir. Odalar, kapılar, kapı eşikleri, duvarlar, duvarlardaki aynalar…

Disiplini çevreleyen, onu görünmez kılan kalın duvarların içine girebileceği kapının açılmasından önceki kapılar ve eşiklerdir bunlar. Eşik aşıldığında söylemlerin, pratiklerin ve kurumların kalbine giden yola girecek ve mucizelerle dolu dünyanın bir parçası olacak. O ora- da olduğunda dansçı, oyuncu, müzisyen olacak; sonunda o, O olacak.

“Şimdi kendimden bir başka ben yaratmak istiyorum. Rehberim bunun nasıl olacağını çok iyi biliyor. Dokunuşların bunun parçası olduğunun farkındayım, elbette. Bu dokunuşların olmasını talep ediyorum. Beni görmesini, değişebileceğimi, bükülebileceğimi, yeniden biçimlenebileceğimi fark etmesini ve bunun için gereken ne ise yerine getirmeye her an hazır olduğumu bilmesini istiyorum.”

“Bedenimi, rehberimin yol göstericiliğine teslim ediyorum. Rehberime inanıyorum, şüphem yok, orada onun bildikleriyle dönüşeceğime inancım kesin. Rehberim bu dönüşümün araçlarını bana bağışlayacak. Biliyorum. Ne de olsa bu yolda seçildim. Buradayım. İstediğim, delicesine talep ettiğim o ‘başka’sının o büyük ‘öteki’nin arzusunun nesnesi olmak. Bir sanat alanının, bir meslek alanın, bir kariyer alanın duvarlarını aşmak için bir kapı daha var. Anahtarı rehberimin elinde olan bir kilidi var o kapının. O anahtarın onda olduğunu biliyorum, ben o anahtara ulaşmak istiyorum. Kapıdan geçebilmem için ona ulaşarak dönüşmüş olmalıyım. Bunun için öğrenmem, bir kalıba dökülmem gerekiyor, bir başka olan arttırılmış bir ben olmalıyım. ‘Ben’in önüne dansçı, oyuncu, sanatçı geçsin istiyorum. Ben hazırım. Bu kilidin açılmasıyla, disiplinin kalın duvarındaki kapıdan içeri girerek bir kalıba dökülmeyi ve duvarların çevrelediği düş mekanın içinden onun ötesine geçebilecek duruma kavuşmayı istiyorum. Bunu çok ama çok istiyorum. İşte, duvarın dışındaki benden vazgeçmeye hazır olduğumu kanıtlıyorum. Şimdi kendimden bir başka ben yaratmak istiyorum. Rehberim bunun nasıl olacağını çok iyi biliyor. Dokunuşların bunun parçası olduğunun farkındayım, elbette. Bu dokunuşların olmasını talep ediyorum. Beni görmesini, değişebileceğimi, bükülebileceğimi, yeniden biçimlenebileceğimi fark etmesini ve bunun için gereken ne ise yerine getirmeye her an hazır olduğumu bilmesini istiyorum. Bu olma gayretimi dikkate alarak beni takdir etmesini, beni beğenmesini ve sevmesini istiyorum. Beni görmesi için gözüne girmeye çalışıyorum. Onun bakışının nesnesi olmak istiyorum. Rehberimin, o ‘Başka’nın, o büyük ‘Öteki’nin arzusunu dikkatle takip etmeliyim. Onun arzusunu tahmin etmeye çalışıyorum; benden talepleri nelerdir? Bunları tam ve en doğru şekilde bilmek istiyorum. Benden ne istediğini çok iyi bilmem gerek. Şayet onun taleplerini doğru bilebilirsem, bunları yerine getirebilmem mümkün olacak. Başarabilirsem, bunun sonunda başka bir ben olacağım. Başarmam gerek.

Disiplin benden ne çok şey istiyor. Bedenimin direnişine karşı çalışmak kolay değil, kendimi olmak istediğim bir başka bene dönüştürmenin fiziksel-zihinsel yolları ne kadar zormuş, bir an olan başka bir anda olmuyor. Burada her süreç koşulsuz itaat bekliyor benden. Kendimden vazgeçmem isteniyor. İsyan etmek ile itaat etmek arasında salınıyor ruhum. Öğrenmem gerekenler çoğalırken düzeltmem gerekenler de sürekli artıyor. Bunu düzelt, şunu değiştir, öyle değil böyle yap. Olmadı bir daha. Bir daha, bir daha … Bazen hiçbir şeyi doğru yapamadığımı hissettiğim anlar oluyor ve anlıyorum ki, rehberim memnun değil. Çökmemeliyim, daha çok odaklanmalı, daha çok gayret etmeliyim. Evet. Oluyor mu? Beğensin istiyorum. Onaylasın istiyorum. Sevsin istiyorum. Görsün. Gör beni. Başka birine bakıyor. Hayır, beni gör. Korkuyorum bir daha bana bakmayacak mı? Gör beni.”

“Bilgi, hakikate ulaşmak için üretilirken doğru ve yanlışı da ürettiğinden aynı zamanda hakikat de bu yoldan üretilmiş olur.”

Özne ve Bilgi/İktidar

Toplumsal hayatın her yönünde ve her disiplinde olduğu gibi Gösteri Sanatları alanında da bilgi/iktidar, belirli bir söylem ve bu söyleme dayalı pratikler ve kurumlar üzerinden işleyen çok katmanlı bir düzen içinde kurulur. Bireylerin çoğu zaman içinde yer aldıklarının farkında dahi olmadıkları bu iktidar ilişkilerinde kullanılan bilgi, yalnızca bilimin bilgisiyle sınırlı değildir, teknolojinin, teknokrasinin, genel ve özel tüm bilgi alanlarını en geniş anlamda içeren bilgidir. Bilgi, hakikate ulaşmak için üretilirken doğru ve yanlışı da ürettiğinden aynı zamanda hakikat de bu yoldan üretilmiş olur. Bu doğru ve yanlış sistematiği karşısında iradesi ‘özgür’ bırakılan özne kendi kurulumuna bu hakikat oyunu içinde katılır. ‘Bilgi’ bu oyun sayesinde elde edilen ‘doğru’ çizgiler aracılığıyla her çeşit öznel deneyim alanında özne üzerinde onu da içine alacak şekilde karmaşık ‘iktidar’ ağları kurmanın imkanlarını hazırlar. İktidar ilişkilerinin yaşamın her alandaki mikro ve makro düzlemleri arasında toplumsal ve tarihsel bakımdan karmaşık dinamikleri olan bütünleşmeler bulunmaktadır. Aslında bu anlamda iktidar kavramı insanlar arasındaki her türden ilişkilerin içinde bulunmaktadır. Ancak öznenin ‘özgür’ etkin katılımı olmadığı durumlarda bilgi/iktidar olumlu ve verimli nitelik taşıyamayacağından iktidardan söz edilemez. “İktidar bedeni çalıştırır, davranışa nüfuz eder, arzu ve zevkle iç içe girer, işte onu bu çalışma içinde suçüstü yakalamak gerekir; yapılması gereken şey bu analizdir, bu da güç bir şeydir”4 Burada bilgi/iktidar ve öznenin söylem ile bütünleşik bir kördüğüme dönüştüğü görülür. Öyle ki, söylemin özneyi belirlediği mi, iktidarın öznelliği ürettiği mi, öznenin bu birbirine bağımlı ilişkilerin döngüsel yeniden üretimini mi sağladığı gibi soruların anlamları kaybolur. Ancak bunlar her ne kadar karmaşık biçimlerde iç içe geçseler de yine de aynı şey değillerdir. İktidarın bu biçimlenmelerden kaçınarak bilgi olmadan da var olabilmesine karşılık bilgi, iktidar olmadan var olamaz. İktidar ilişkileri, bilginin görünür olan fenomenal yönü ile söylenebilir olan ifade yönü arasındaki bağlantılar ile bu her iki yönün de ‘dışında’ kalınarak kurulur. Bu bakımdan iktidar yerel, kararsız ve esnektir. Buna karşılık bilgi katmanlı ve istikrarlı bölümler halinde biçimlenir.

İnsanlar, parçası olmak için can attıkları bu disiplinlerin birer söylem ve söylemsel pratik olarak kurulduklarını ve bilgi/iktidar ilişkileri ürettiklerini bilerek ya da bilmeden bu iktidara gönüllü fail olarak tabii olurlar.

Gösteri Sanatları alanında çalışma salonlarında, prova odalarında, sahnede kurulan iktidar ilişkileri de asıl gücünü ‘söylem’den alır. Söylemsel olanın bilgi alanına egemen olması bakımından söylemsel ilişkiler aslında iktidar ilişkileridir. Buradaki bilgi kavramının içeriği bir bilinç veya zihin meselesi olmayıp, bilginin tarihsel maddi koşullarına işaret eder. Söylem kavramı ise, dilbilimsel bir terim olmanın ötesinde, sosyal, ekonomik, politik yapıların tarihsel bağlamı içinde yer alan söylem gruplarının genel düzenidir. Foucault’ya göre klasik olarak disiplinin bir bilgi/iktidar olarak kurulmasıyla oluşturulan belirli bir öznel deneyim alanı içinde özneler disiplinin itaat talep ettiği özneliğin gönüllü itaatkar bedenleri olarak inşa edilirler. Disiplinler, öznelerinin inşası için bedenlerin işe koşulduğu bütün mekanlarda, bedenleri üzerinde iktidar uygulayacakları bir düzeneğe yerleştirirler. (5)

İnsanlar, parçası olmak için can attıkları bu disiplinlerin birer söylem ve söylemsel pratik olarak kurulduklarını ve bilgi/iktidar ilişkileri ürettiklerini bilerek ya da bilmeden bu iktidara gönüllü fail olarak tabii olurlar. Aslında bu ‘iktidar’ kavramsallaştırması bir niteliğe değil hem kuvvetler üzerinden yürütülen belirli işleyiş biçimi pratiklerine hem de bu işleyişin sürdürülme süreçlerinin sürekliliğinin sağlanması işlevlerine işaret etmektedir. Gösteri sanatları alanında
çalışma stüdyolarında beden bu tekrara dayalı itaati zorunlu kılan süreçler içinde yeni bir öznelliği üstlenir. Burada dönüşmek isteyen ve ‘söylem’e arzu düzleminde tabii olan bir özneyi, bilgiye bağlanma talebi içinde hareketlerini belirleyen, detaylıca denetleyen, davranışlarını zaman ekseninde tekrarlar içeren pratikler sistematiği içinde kesen, onları doğru alışkanlıklar olarak sorunsallaştıran ve bu alışkanlıkları öznede vicdan (etik) yolu ile kuran kuvvetler bütününden bahsedebiliriz. Bu kuvvetler, bilgi/ iktidar ikili ilişkisinden doğar ve işleyişlerini o ilişkiye işaret ederek sürdürürler.Bir dansçı, oyuncu veya müzisyen özneyi kuracak süreçlerin karmaşık kuvvetler ilişkileri ağı oluşturan uygulamalar bütününde mümkün olduğunu ve bu bütünün belirli bir bilgi/iktidar oluşturduğunu unutmamak gerekir. Bilgi/ iktidar’ın ikili olarak kavramsallaştırılması, söylemin bilgiye egemen olmasının ve bilgi ile kurduğu bağlantıların sürdürülebilirliğini sağlamasının iktidar terimiyle bütünleşik ele alınabilmesinden dolayıdır. İktidar ilişkileri, dansın, tiyatronun ve müziğin bilgisinin görünür olan fenomenal yönü (bu alanların bilgisinin, bilen öznelerin eylem ve icralarında görünür olması) ile söylenebilir olan ifade yönü (bilginin kendisini dilde, konuşmada ve yazıda ortaya koyması) arasındaki bağlantılar ile bu her iki yönün ‘dışında’ kalınarak kurulur. Burada iktidarı teknik biçimde düşünmek gerekir. Bir yandan görünürlük biçimleri ile ifade biçimleri arasında zorunlu ve üretken ve dolayısıyla pozitif ilişkiler kurulumu gerçekleştirilirken diğer yandan görünür olan ile söylenebilir olan arasındaki ilişkinin sürdürülmesini sağlayan kapsamlı bir strateji bu kuruluma eşlik eder. Bir başka deyişle, örneğin belirli bir kurumun bilgi/iktidarına gönüllü fail olarak katılan öznelerin pratiklerinde tabi oldukları bilginin ilgili söylemin bilgi/iktidarı tarafından nasıl göründüğünün iktidar tarafından denetlenmesi ve değerlendirilmesi yoluyla ortaya çıkan ‘doğru’ özneleşme süreci sonucunda elde edilen üretken (verimli) pozitifliğin ilerleme yönünde sürekliliğinin sağlanması amaçlanır.

Örneğimizdeki genç kadını öğretmeni/rehberi ile iktidar düzlemine yerleştiren bilgi, farklı katmanlarda farklı iktidarları da ortaya koyar. Görünür olanın dışsal biçimi olarak ortaya çıkartılmış olan söylenebilir olan -öncelik ve üstünlük söylemde olduğundan- görünür olanın alanına yayılır ve onu yeniden ve yeniden üretir. Bu iktidar ilişkileri dinamiktir ve söylemsel olan ve söylemsel olmayan pratikler alanındaki yeni görünürlüklere uyarlanacak yeni ifadeler üretir. Buna bağlı olarak yeni uygulamalar yeni bir hakikat oyunu içine sokularak ‘doğru’ları saptandıktan sonra söylemselleştirilirler. Böylece söylem ve pratikler karşılıklı olarak birbirini zenginleştirip derinleştirir ve pekiştirirler. Hakikat oyunu kapısı açık kaldıkça ‘doğru’ ifadeler ve pratikler üretimi için imkanlar vardır. Fakat bir kez söylem içine alınan ‘doğru’ hakikate dönüşmeden tam iktidara kavuşamaz. Bu şekilde hakikate dönüşen söylemin “doğru”ları Hegel’in düşünüşünde açıkça görüleceği gibi “kendi kendini kanıtlayan bir otomattır. İnsanın onu izlemekten başka bir yapacağı yoktur.” (6) Öte yandan iktidar halkaları görünür (fenomenal) alanda yayılmalarını, yenilenmelerini, yok olmalarını sürdürmeye devam eder. Üstelik bilgi/iktidar halkalarının dinamiği her zaman başka alanların kuvvetlerine açıktır ve bu halkalar üzerinde toplumsal, politik, ekonomik olanın belirleyiciliği her zaman hüküm sürer. Örneğin ailelerin talebi, izleyicinin arzusu, beğeni yargılarını üreten gruplar, performans verimlilik potansiyeli ve o toplumun belirli bir sanat formuna karşı genel tutumu gibi birçok kuvvet buna eklenir. Örneğin Türkiye toplumunun özellikle dans alanına karşı tutumunda bu alanın bir sanat formu ve bir meslek alanı olarak tanınmasının yokluk derecesinde olduğu açıkça görülmektedir.

“Burada ortaya çıkan hakikat şudur; sosyal, politik, ailesel vb. süreçlerin yanı sıra sanatsal olanın da artık psikolojik süreçlerden ayrı düşünülmesi imkansızdır. Özne, bu şekilde bilgileri ve eylemleri söylem içinde olan ve söylem aracılığıyla söylemlerin gerçekleştirildiği bedene dönüştürülür.”


Bir özne olarak örneğimizdeki genç kadını bilgi/iktidar halkalarının dinamiğine yerleştiren de böyle bir kuvvetler oyunudur. Diğer alanlarda olduğu gibi sanatın her alanında da bilgi ve iktidar heterojen biçimler halinde birbirlerini kesmeyen diyagram oluştururlar. Bilgi iktidar bağlantısının öznel yönünde çeşitli özneleştirme biçimleri örneğin oyuncu, dansçı, müzisyen öznellikleri oluşur. Oysa konservatuarın kapısına gelen genç bir kadının kararlarının rasyonalitesi genellikle görüldüğü gibi ötekinin arzusuna bilinçdışı takılı kalmasına bağlı olabilir. Tüm görünür olanların üzerine ‘simgesel düzen’ aracılığıyla katlanmakta olan söylemlerin hem beden üzerinden hem de bilgi üzerinden bu belirli genç kadın öznenin de üzerine katlanmasıyla yürüyen ve yürütülen özneleşme sürecinde öznenin etken failliği birincil şartlar arasında yer alır. (7) Özne bireysel benlik inşa sürecine bir görünen olarak sokulur. Sanatçı özne artık bu biçimlendirmelerin bir üründür. Bu failliğin ön koşulu da sanatçıya ‘kendi’ sahici ‘normal’ öznel görünürlüğünü giydirmek için onun ‘özne olarak günümüzde geçerli olan imgesel-özerk benlik ve bilinçli-rasyonel birey konumlarına yerleştirilmesidir. Burada ortaya çıkan hakikat şudur; sosyal, politik, ailesel vb. süreçlerin yanı sıra sanatsal olanın da artık psikolojik süreçlerden ayrı düşünülmesi imkansızdır. Özne bu şekilde bilgileri ve eylemleri söylem içinde olan ve söylem aracılığıyla söylemlerin gerçekleştirildiği bedene dönüştürülür.

Temel öznel deneyim alanları (örneğin gösteri sanatları gibi); Foucault’nun söylem ve arkeoloji kavramları doğrultusunda bu alanlara ilişkin hem söylem analizi aracılığıyla söylemler, söylemsel pratikler ve kurumlar ve bunlara ilişkin bilgi/iktidar ilişkileri hem de arkeolojik analiz yoluyla belirli bir biçimde ve tarzda düşünmeyi zorunlu kılan “tarihsel a priori”olarak epistemik kurallar bütününün (episteme) tarihselliği çerçevesinde analiz edilmelidir. Benliğin varolma ve eyleme koşulları ise etik açıdan değerlendirilmelidir. Ayrıca Freud’dan Lacan’a psikanalitik düşüncenin çağdaş felsefedeki yansımalarının sonuçlarına bakıldığında; düşünen ben (cogito) ya da birey olarak bilinçli benlik (otonom benlik) kavramları maruz kaldıkları kökten eleştiriler dolayısıyla geçerliklerini kaybetmiş olduklarından, insanın varolma koşullarının imkanları ve imkansızlıkları üzerine düşünmenin yolunun benlik, özne ve bilinçdışı gibi yapıları bir araya getiren karmaşık dinamikler üzerine düşünmeyi sağlayan özne teorilerinden geçtiği unutulmamalıdır.

Başka’nın arzusuna takılı Özne(8)

Belirli bir disiplinin söylemsel düzeninin bilgi iktidarında özneleşen özneler bu bilgi iktidardan paylarını konumlarına göre alırlar. Lacan’ın deyimleriyle söylemler topluluğunun simgesel düzen olarak tarif edildiği ve fallik olarak nitelenen bu düzende, fallus, kendilik inşasında bir gösteren (imleyen) işlevi görür. Özne, imgeselde (ego düzleminde) simgeselin söylemini arzu olarak yeniden kurar. Arzu ‘ben’i ‘simgesel’e bağlar. Ötekinin arzusuna takılmış olan, onun arzusunu arzulayan bir arzunun sahibi olarak ‘ben’, imgeselin farklı katmanlarında şekillenerek Büyük Öteki’nin bakışı açısında olmak, onun arzusunun nesnesi olmak ister. Ne kadar çok arzularsa o kadar çok söylemsel düzene itaat eder. Lacan’ın çalışma hayatı boyunca sahadan elde ettiği veriler üzerinde yaptığı araştırmalara göre ‘özne’nin kurucusu ‘simgesel düzen’dir. Bedenin üstüne kaydedilen her şey simgesel düzenden gelir. Fakat simgesel bedeni temsil edemez. Çünkü simgesel kökten Öteki’nin (Başka’nın) alanıdır. Özne yalnızca Başka’nın alanına tabi olması dolayısıyla öznedir. Ayrıca özne yapısal olarak eksiktir, yarıktır, tamamlanmamıştır, insan varlığının eksikliğini/yarığını taşıyan işlevsel araçtır. Kişi (konuşan bir varlık olarak) ‘Ben’ sözcüğünü kullandığında o dilde o kişiye özgül hiçbir gönderge (referans) bulunmaz.

Genel tarih boyunca insan toplumlarının düzenini tanımlayan ve yapılandıran simgesel işlev, tek başına simgesel unsurları birbirine sımsıkı bağlayan evrensel karakterde bir bütün olarak ortaya çıkar ve dünyadan ayrı bir evren oluşturur. Simgesel işlev, insani olan, insana ait olan ve insana ilişkin olan her şeyi simgelere göre düzenler. Bir insan toplumunun varlığını ve işleyişini sürdürebilmesi böyle bir simgesel düzenin aracılığıyla mümkündür. İnsan yaşamının tüm fenomenlerinin anlaşılmasında doğrudan kavrayışa değil, bu simgesel işleve başvurulur. Çünkü simgesel düzenin içinde onun içinden dışarı çıkılamayacak şekilde yaşanılır. Buna karşılık simgesel düzenin hiçbir aşkınlığı yoktur. Simgesel düzenin aşkınlığı ona onun içinden atfedilen bir sözde nitelikten başka bir şey değildir. Bunun yanı sıra toplumsal düzlemde insan deneyimlerinin tümünün merkezini ve temel yapısını benlik, kendilik, ego gibi adlandırmalarla işaret edilen ‘imgesel’ işlev oluşturmaktadır. Ancak imgesel işlev sadece ‘simgesel’in dolayımıyla ‘ego’lar arasında ilişki kurarak işleyebilir. Özne, ego ve bilinçdışı gibi farklı fenomenlerin işgali altında bulunan ‘Ben’ her zaman bir ‘başka’(sı) dır. Bu anlamda özne, bireysel kişi olarak konuşan ‘ben’den simgesel işlev üzerinden tamamen ayrılır. Özne statik bir yapı (structure) değil dinamik bir araç (apparatus) olarak simgesel düzene aittir. Özne biricikliğiyle, kişiselliğiyle öznedir. Bedenin sınırları da öznenin özne oluş biçimlerince belirlenir. Öznenin hakikati ise hem imgesel olanla hem de simgesel olanla kesişmesine rağmen onlara direnen ve dile getirilemeyen ‘gerçek’inde gizlidir.

İnsan öznesinin, simgesel düzenden kaynaklanan gösterenler oyunu aracılığıyla varolduğu düşüncesinden yola çıkan Lacan’ın çalışmalarına bakıldığında hem Özne ile Öteki (Başka) arasındaki hem de özne ile nesne arasındaki ilişkiler araştırılırken, bu ilişkilerin kapitalist düzen tarafından nasıl etkilendiğinin de tartışıldığı görülür. Günümüzün hızlanan kültürel değişim çağında kapitalizmin neoliberal modelinin, özneyi, öznellik biçimini, öznelerarasılığı nasıl bir kalıba soktuğu, dünya nüfusu içinde çoğunlukla sözde psikanalitik uygulamaların giderek evrenselleşmesinden
de anlaşılmaktadır. Bu uygulamalar, insanların maruz kaldıkları güçlüklerle, dertlerle, acılarla başa çıkabilmek için başvurdukları yolların, başkalarıyla ilişki kurma tarzının, bilinçdışı işlevlerinin nasıl derinden etkilendiğini açıkça göstermektedir.9 Güvenlikten, gelecekten, doğallıktan, saygıdan, sosyallikten, anlamlı çalışmadan, anlamlı değerlerden kopuk yaşamanın insanlık için ağır klinik sonuçları olduğu açıktır. Çalışma hayatında öznenin meşruiyeti neredeyse tamamen yitirilmiş, kişilik erozyonu, moral yitimi sıradanlaşmış, genelleşen depresyon normalleşmiştir.10 Bu durum klasik disiplinler için Kantçı ahlak metafiziğinin görev kavramının öngördüğü şekilde bedenin yararlı, verimli ve rasyonel kılınması gerektiği düşüncesini kökten değiştirmiştir. Bugün insan bedeninin doğal sınırları kabul edilemez hale gelmiştir. Beden sürekli yeniden icat edilecek ve dönüştürülecek bir şeydir artık. Yeni öznenin bedeni bir yandan işletme söylemince başarmak ve kazanmak için oluşturulmuş bir varlığın rekabet ve performansı ile görevlendirilmiş bedenidir; diğer yandan medya/reklam söylemince haz almak buyruğuna uymakla görevlendirilmiş bir bedendir.

Sanatsal alanda yer alan belirli söylemsel pratikler bağlamında belirlenen amaca dönük olarak yapılmaması gerekenlerin ve yapılması gerekenlerin bir olumlama/olumsuzlama kuralları çerçevesinde veya doğru yanlış oyunu sistematiğine göre belirlenmesi sonucunda oluşan bilgi/iktidar ilişkilerinin içkin niteliğinin “pozitif ” (Foucault) olarak değerlendirilmesinden dolayı bir söylemsel pratik olarak eğitimde, maksada yönelik sert ve sıkı bir disiplinin yer almasının yadırganmamasına sıklıkla rastlanmaktadır. Ancak buna karşılık fenomenal düzlemde iktidar ilişkileri kullanılarak özellikle beden üzerinden gerçekleşen sömürü, şiddet, cinsel taciz ve istismar gibi fenomenler bu teorik çerçevenin hiçbir şekilde içine dahil olamaz ve böylesi durumlarda bu yazıda sözü edilen anlamda bir bilgi/iktidar ilişkisinden bahsedilemez.

Dipnotlar:

1) Bu imgeseli lisans öğrencilerini sınavla alan bölümler için kuruyorum. Bu konservatuar hayali günümüzde pek çok özel kurumu da içermektedir.
2) Mekân kavramı üzerine tartışma için bkz. Savaş Kılık, Uzam mı, uzay mı? Peki mekan ne? Cogito 59, 2009:49
3) Agy:51
4) Foucault, M. 2007 İktidarın Gözü, çev. Işık. Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s.49.
5) Foucault, M., 2006, Hapishanenin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge, ss. 207-253
6) Marx, K., 1976, Kutsal Aile, Sol yayınları, s.124
7) Burada Lacan’ın Simgesel İmgesel ve Gerçek formülasyonlarına göndermede bulunulmakta olup daha kapsamlı okuma için bkz. Lacan Jacques Lacan, 2013, Psikanalizin Dört Temel Kavramı Seminer 11.Kitap, Çev. Nilüfer Erdem, Metis Yayınları; Jacques Lacan, 2022, Freud’un Teorisinde ve Psikanalizin Tekniğinde Ben, Çev. Savaş Kılıç, Metis; Jacques Lacan, 2012, Benim Öğrettiklerim, Murat Erşen, Monokl.
8) Lacan, tıbbın, psikolojinin ve psikoterapinin tamamen dışında kalması gerekirken tam aksi yönde bir disiplin olarak inşa edilen psikanalizin nasıl ürettiği ‘doğru’lara saplanarak aslında sahici psikanaliz pratiği ile tümüyle ilgisiz bir mecraya sürüklenmiş olduğunu ve bu sözde psikanaliz söyleminin kendi doğrularının dayatıldığı pratiklerinde öznenin biricikliği üzerinden onun hakikatinin dile getirilmesini sağlamaktan başka bir şey olmayan temel ve asli sorumluluğundan tamamen koptuğunu tartışır. Burada Lacan’ın psikanaliz disiplinine yaklaşımının dikkatle incelenmesini ve buradan çıkarılan derslerle kutsallaştırılmış/fetişleştirilmiş dokunulmazlıklarla donatılan sanat bilgi/ iktidarlarının hakikatleri üzerindeki örtünün kaldırılmasına odaklanmanın önemine de dikkat çekmek istiyorum.


Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 43. sayısındaki “Gösteri Sanatlarında Sınırlar” dosyasında yer almıştır.


Yazar Hakkında / Ayrin Ersöz

Yorum yap

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et