Şimdi, Aşalım Bunları

Reka Kolektif*

Biz ne yaptık?

Her şey bir balığın sahneye düşmesiyle başlar. Ne istiyor? Ona ne versek bu sahnede bizimle oynar, bizi sorumluluk sahibi bir aile (ymiş) gibi yapar, bizi yetişkin kılar, bir canlıya bakabildiğimiz için gururumuzu okşar?

O halde balığa olabilecek her şeyi vereceğiz!

Bir de sahneye asla çıkamayacak olan proje çocuk, geleceğimizin neferi. Peki o ne istemişti? Berke Kemal, orta üst sınıf ailesinin elinde parlak bir yaşam için gereken bütün fırsatlara sahipti. Bu çocuk bizim gerçekleşmemiş potansiyelimizin bir sembolü mü? Ne var ki çocuk emin adımlarla arşa tırmanırken asansörde öldü. Bizim de geleceğimiz mi öldü? Kim bilir? Tek bildiğimiz birilerinin fena halde batırdığı, çünkü kimse Berke Kemal’e asansörün bozuk olduğunu söylememiş. Üstelik balık da ölmüş!

Oyunumuz, Y kuşağına ait bir ikilinin kendilerini, çocukları ölen yaslı çiftin karşısında nasıl bir rekabette buldukları hakkında. Bu rekabette kim daha büyük bir trajedide oynayacak, kim daha derin ve daha anlamlı bir kayıp yaşayıp yaşatacak? Y kuşağı bir şeyleri zaten en baştan kaçırmış, o yüzden ne kayıp ne de yas hakları değil. Oysa “Ey yaslı ebevenyler! Bizim de balığımız öldü :(“

aşalım bunları_reka kolektif

Reka Kolektif: (Soldan sağa) Zeynep Duman, Ceren Kaçar, Efe Reis, Aslı Ekici, Görkem Örskıran, Senay Arslan Fotoğraf: Aziz Useinov

Biz kimiz? 

Reka Kolektif, 2021 yılının Aralık ayında Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama yüksek lisans programı bünyesinde oyunculuk alanında eğitimini sürdüren Ceren Kaçar ve Görkem Örskıran, yazarlık ve yönetmenlik üzerine çalışmalarına devam eden Aslı Ekici ve Rıza Efe Reis’in buluşmasıyla yola çıktı. Sosyal bilimlerin farklı alanlarında lisans eğitimlerini tamamlamış kolektif üyelerinin, tiyatro ve performans üzerine aylar süren bir laboratuvar sürecinin sonucunda Aşalım Bunları oyunu doğdu. Oyunun son halini bulmasına kadar uzanan süreçte kolektife hareket tasarımını üstlenen Senay Arslan, video tasarımı ve teknik sorumlu göreviyle de Zeynep Duman dâhil oldu. Reka Kolektif, yatay yapılanarak sürdürdüğü üretim pratiğiyle bugün Aşalım Bunları oyununu İstanbul’un farklı sahnelerinde sahnelemeye devam ediyor. Aynı zamanda, hem bireysel hem ekip olarak yerel ve evrensel meseleler üzerine biriktirmeyi, düşünmeyi, tartışmayı ve üretmeyi sürdürüyor.

Reka’yı anlatmaya yöntemimizden başlayalım. Benimsediğimiz kolektif ve ortaklaşa üretim biçimi (devising theater) grupların kendi iç dinamiklerinden beslenerek kendini sürdüren bir pratik. Bu alanda çalışmış teorisyen ve pratisyenlerin de sıklıkla belirttiği gibi kuralsızlık ve kural koyuculuğun bir arada yürüdüğü süreçte, devamlı bir ortaklaşa devinim hali var. Bizim için ortaklaşa üretimin merkezindeki imge “çember” ve çemberin asıl ifadesi “ben buradayım”. Çember yalnızca her oturumu başlatan ve bitiren diziliş değil, aynı zamanda provada her kaybolduğumuzda döndüğümüz, birbirimizi bulduğumuz yer.

Hatta daha da başa dönersek, aslında her şey bir çemberle başladı. Nasıl bir araya geldiğimizden bahsedelim. Ceren ve Görkem okuduğumuz bölümün son proje girişli öğrencileriydi. Dolayısıyla mezun olabilmek için bir performans icra edip değerlendirmeleri gerekiyordu. Bunun üzerine ikisi birleşip ortak derslerden tanıdıkları, yazarlık öğrencisi Aslı’ya ulaştılar. Aslı’nın uzun zamandır aklının bir köşesinde ortaklaşa üretim ihtimalleri dönüyordu. Efe’nin de öyle. Özellikle yazar ve yönetmenler olarak yalnız iş üretmek, hatta bazen düşünce üretmek bile zor. Daha sonrasında Bilgi Üniversitesi Performans Sanatları bölümü öğrencisi ve mezunu Zeynep ve Senay’ın da ekibe katılmasıyla en nihayetinde çemberimiz kuruldu.

Gerçekten nasıl bir iş yapmak istediğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Ortaklaşa üretim süreçleri genellikle bir kavram etrafında şekillenerek başlar. Bu kavram belirlenip ortaklaşıldıktan sonra çalışma odasında performatif, metinsel, şiirsel veya görsel malzemeye dönüştürülmeye başlanır. Sürecin sonuna doğru bu malzemeler prova odasında bir araya getirilir ve bir eylem akışı bulunur. İlk çemberlerimizde birçok kavram üzerine konuştuk; üzerine fikirler inşaa ettik, çemberde tutulup tutulmadığına baktık. Göç, ev, adalet; hepimiz için ortaklaşan, üzerine düşündüğümüz kavramlardan birkaçıydı. En nihayetinde bu kavramların çemberi yeterince güçlü tutmadığını, yani sıkı bir çember oluşturmadığını gördük. Çünkü kişisel olarak hepimize aynı yerden dokunmadılar. Uzun sürecek ve belirsizliklerle dolu üretim sürecine başlarken çemberin sağlam olması gerekiyordu. Yine de bu haftalar süren denemeler birbirini hiç tanımayan bir grup insana birbirimiz hakkında hiçbir tanışmanın öğretemeyeceği kadar şey öğretti. Söze dayalı yazma egzersizleri, uzun süren okuma ve tartışma pratiklerinin yanı sıra prova odasındaki sözsüz çeşitli egzersizlerle gündelik alanın dışındaki tanışma alanlarını araştırmaya giriştik. Dilin sınırlarını aşacak, ezberlerimizi bozacak deneyimlerin eşiğinde gezindik. Rutinler oluşturduk, rutinlerimizi yıktık, yeniden inşa ettik. Birbirimizi tanıdıkça ortak meselemizin ne olabileceğine de yaklaşmaya başlamıştık. Üstelik savaş, sürekli krizler gibi güncel başlıklarda geçirdiğimiz vakit, ileride yaratım sürecinde gireceğimiz tıkanıklarlarda yeniden değerlendirilebilecek ek malzemeler olarak yardımcı olacaktı.

Fotoğraf: Elsa Benamouzig

Odağımıza alacağımız meseleyi keşfetmeden önce denediğimiz son kavram nostalji oldu. Nostalji her birimizin hayatında farklı şekilde tınlayan ve güncelliğini hep koruyan bir duygulanım. Bu noktada çağdaş dünyanın duygusal iklimini analiz eden teorik kitaplara başvurmaya başladık. Kişisel olanla toplumsal olan arasındaki ince çizginin tiyatro açısından çok verimli olduğunu düşünüyoruz. Tiyatro tanımımızı bu ikisinin kesiştiği bir buluşma alanı olarak yapabiliriz. Bu yüzden, bir yandan birbirimizin otobiyografilerini masaya yatırırken diğer  yandan da teorik metinler aracılığıyla anlatılara yeni modeller ekliyorduk. 

Birbirimizi tanıdık, okumalara döndük. Okumaları gördük, birbirimize döndük. En nihayetinde tutunduğumuz, çemberi ve bizi tutan kavram Lauren Berlant tarafından ortaya atılan “Zalim İyimserlik”1 teorisi oldu. 20’li yaşlarının farklı duraklarında, hayatlarının belirsizliği içinde -biraz ajite de olsa :)- tek emin oldukları gerçeklik, kendi ebeveynlerinden daha imkânsız bir dünyada yaşadıkları olan altı insan için bu kavram anahtar niteliğindeydi. Hep beraber kişisel bir formasyondan geçtik; gelecek hayallerimizin ve arzularımızın “zalim iyimserliğe” nasıl göz kırptığını araştırıp çembere getirdik. Bir noktada sonu görünmeyen çalışmamızın kendisi zalim bir iyimserliğe mi dönüyor acaba bile dedik.

Bizim için hayat memat meselesi olan bu kavramı biraz açmak isteriz. Berlant iyi/normal yaşam fantezilerinin neoliberal ekonomi politikaları sonucunda maddesel arka planını kaybettiğinden bahseder. Maddesel arka plan ve yaşam imkânları değişirken iyimserlik ufkumuzun ve iyi bir hayatın ne olduğuna dair ideallerimizin değişmemesi bizi bir çıkmaza sürükler. İyimserliğin kendisi yeni bir hayat idealinin ve kitlesel değişimin önünü kapar. Bu yüzden zalimdir. Kendimizi atıl kalmış ideallerle saplanmış, bu ideallere karşılık vermeyen bir dünyanın çıkmazında buluruz. 

Bu kavramla birlikte çemberin en küçük halkası tamamlanmış oldu: biz ve bizi tutan Berlant’ın kitabı. Aslında bunu takip eden sürecin tamamını bu çemberin bir genişleyip bir daralması olarak özetleyebiliriz. Çember dağılmadıkça başına herşey gelebilir. Yakılır, donar, eğilir, bükülür, bazen bir silaha dönüşür, bazen bir oyuna. 

Tam da burada daha önce değindiğimiz “ben buradayım” ifadesinden bahsedelim. Çemberin en önemli yanı yoklamaydı. Soyut bir kavram tartışılırken fikir ayrılıkları kaçınılmaz. Üstelik ortaklaşa üretimin dolambaçlı patikalarında kaybolmak işten bile değil. Ayrıca geleceğin ölümü üzerine konuşan 30 yaş altı insanların düştüğü çukurları tahmin edebiliyorsunuzdur. Bazen okyanuslar dolusu plastikte boğulduğumuz, kendi kuyularımıza hapsolduğumuz, en mahremimizi bir diğerinin gözünden gördüğümüz, kendi akvaryumlarımızın camlarına çarpıp alanımızı keşfettiğimiz süreç duygusal yoğunluğu çok yüksek bir süreçti.

Dolayısıyla ortak üretimin en önemli dinamiğiydi çemberde yoklama: Burada mısın? Düştün mü? Ne kadar tutunabiliyorsun? Sıcak mı, soğuk mu? Bu yoklamayı yapmak ve sonuçlarıyla ilgilenmek sürecin kendi yolunu bulmasına yardımcı oldu. Çünkü çekirdek kadro baştan tutunamazken ileride sahneye konacak esere seyircinin tutunabilmesi pek kolay olmazdı. Kalbini korkusuzca açmak, birbirini kalpten dinlemek, seyirciyle göz göze ve kalp kalbe gelmeyi umduğumuz o hayali eşit alanı kurmak için elzemdi.

***

Biz bu çemberde çok fazla şey denedik; çok fazla şeye heyecanlanıp, çok fazla şeyden vazgeçtik. Belki en başta bu kadar sıkı tutunmasaydık bu vazgeçişlerden birinde kendimizden de vazgeçebilirdik. Okuyucumuza merhamet edip bütün denemelerimizi yazmayacağız ama çalışma yöntemimizi ve sürecin hikâyesini detaylandırabiliriz.

Fotoğraf: İzel Göğüsgeren

Çemberde sosyoloji, edebiyat, felsefe, psikoloji, çağdaş sanat gibi alanlara dair biriktirdiklerimizi ve eş zamanlı olarak araştırdıklarımızı paylaşarak üretmek istediğimiz işin kodlarını yavaş yavaş ortaya çıkardık. Yapılan tartışmalarda, çağrışımsal olanın çemberin kodlarına göre şekillenmesine önem verdik. Bu anlamda sürekli not tutarak, başlangıç ve kapanış çemberlerinde algısal temasımızı koruyarak buluşmalarımızı gerçekleştirdik. Bunun yanı sıra, sesimizi / meselemizi / eylemimizi araştırırken telaşsız, olabildiğince irdeleyerek ilerledik.

Çalışma biçimimiz, prova zamanı dışında toplayıcılık yapmayı, gündelik deneyimi ve ondan süzülen ne varsa onu içeri taşımayı gerektirdi. Bu zamanla odada konuşulmadan karar verilen bir kural olarak belirdi. Hatta bir reflekse dönüşen bu kural hem bize bir tartışma dili hediye etti hem de güncel olanla kurduğumuz/kurmak istemediğimiz bağları görünür kıldı. “Nasıl bir tiyatro yapmak istiyoruz ve daha önemlisi neden tiyatro yapıyoruz?” gibi klişe görünen sorular, belli sıklıklarla ve oldukça ciddi biçimde tartışmaya açıldı. Rüyalar, sokakta gerçekleşen ilginç bir diyalog, dışarıdaki işlerimizde başımıza gelen olaylar, hayaller, korkular; kısacası tüm duygulanımlar odanın konusu olmaya, anlatılmaya, dinlenmeye ve birlikte üzerine düşünülmeye layıktı. Buna ek olarak, yüksek lisans sürecinde her biri alanında çok  değerli olan akademisyen ve profesyonellerle geçirdiğimiz zaman bizi çokça besleyerek araştırmalarımıza zemin oluşturdu.

Pratik anlamda hem metinsel hem de fiziksel doğaçlamaları zaman zaman tüm ekipçe, zaman zaman gruplara ayrılarak gerçekleştirdik. Üzerine eğildiğimiz hissin, düşüncenin, durumun temsiliyeti hem kâğıt üstünde hem ayakta nasıl olur sorusu egzersizleri ve doğaçlamaları motive eden meraktı. Her provaya getirilen metni veya materyali birlikte ve yalnız ayaklandırmayı deneyerek, parçalayıp birleştirerek, çoğaltıp eksilterek biçim vermeye çalıştık.

Bu sayede ifade biçimlerini çoğaltıp en etkili hallerini bulmayı amaçladık. Ekibimizi bir arada tutan en büyük değerlerden biri, bildiklerimizi yeri gelince unutup birlikte yeniden keşfetme yoluna çıkmaya gönüllü olmak, keşfettiğimiz anın heyecanında yeniden ve yeniden çoşmak isteğiydi. Bu esnada birbirine karşı olabildiğince yargısız bir biçimde geliştirilen bakış, hassasiyetlerimizin bilincinde olmak ve kişisel olanı manipülatif biçimde ortaya koymaktan devamlı kaçınmak aidiyeti geliştirerek bir arada olmanın keyfini canlandırdı.

Şimdi Aşalım Bunları

Her ekibin kendine özgü bir ortaklaşa üretim tekniği olduğu gibi, belki her projenin de kendine özgü bir tekniği vardır. Çalıştığımız 14 ay boyunca biz Aşalım Bunları’ya çalışmıyorduk. Yol üstünde birçok projeden vazgeçildi, yine de bunlar da bir iz olarak oyunda yerlerini aldı. 

Yukarıda belirttiğimiz gibi oyunun ana çerçevesini Berlant’ın “Zalim İyimserlik” teorisinden aldık. Sürecimiz bu kavramı içselleştirmekle başladı. İyi ve normal kavramlarıyla kendi bağımızı sorguladık. İyi bir hayat ne demek diye sorduk. Klişelerden geçtik, klişelerin çekiciliğini tartıştık. İyi bir hayat, iki çocuk ve havuzlu bir ev mi? Güzel bir maaş ve kolay bir iş mi? Peki iyi bir hayat yaşayamayacaksak kötü bir hayat yaşamaya mahkûm muyuz? Bu “iyi hayatlar” elimizden kaçarken yine de hayallere tutunarak tek bildiğimiz mutluluk halinin güvenli alanına mı sığınıyoruz? Tatminsizliğinde mutlu olan insanlar yok mu? Bu performatif soruların içinde eylem ve duygu birliğini bozacak bir cevher yakaladık. Hevesinden korkan insanlar, depresyonundan tatmin olanlar… Aslında bu irrasyonel çağrışımlar içerisinde devinirken oyunun eylem kodu yavaş yavaş ortaya çıktı.

Fotoğraf: Aslı Ekici

En temel dramaturjik birimimiz, iyimserliklerin bağlanabileceği bir normallik sahnesi inşa edip onu sıradan bir krize tabii tutmak. Oyunumuz aynen böyle açılıyor. Belirsiz bir çift eve ellerinde bir japon balığıyla döner. Bir aile olmak üzere olan çiftle birlikte normallik sahnesi inşa olmaya başlar. Sahneye aynı anda düşen krizse “Biz bu balığa bakabilecek miyiz?” (Bir aile olabilecek miyiz, başarabilecek miyiz?) sorusudur. Balığı aşırı beslerler ve olanlar olur. Karakterler yüksek umutlar ve alçak kaygılar arasında bir döngüde devinir. Aynı bizim üretim sürecimiz gibi. Böyle bir dramaturji aynı zamanda Berlant’ın günümüzde kişisel ve toplumsal krizlerin sıradanlaştığına, genel bir kriz kipinde yaşamaya alıştığımıza dair yorumunu da içerir.

Tiyatro sahnesinin teknik imkânlarını bu dramaturjiyi gözeterek yüksek umutlar ve alçak kaygılar arasında bir melodi kurmak için kullandık. Teknik değişimlerle kızışan ve sönen sahneyle birlikte karakter motivasyonlarını psikolojik olandan kurtarıp toplumsal ve kişisel olanın arasına çekmeye çalıştık. Müzik umutları silip süpüren, kendince yüce görünen krizler yaratmamıza yardımcı oldu. Ani ışık değişimleri yoğun kaygıları yersiz umutlara dönüştürdü. Bugünün performatif öznesinin yaşadığı ikircikli gerilimlerin altını çizen kamera rejisiyle kriz anlarını vurguladık. Kameranın aniden çekilmesi bu devinim içinde karakterlerin yalnızlıklarının ve tüm ihtimaller içindeki imkânsızlıklarının altını çizdi. Aslında bütün bu teknik oyunlarla ifade etmek istediğimiz, çevremizin korku ve umutlarımızı nasıl etkileyip belirlediğiydi. Yani bize sürekli iyimserlik aşılayan ama aynı hayalleri uzakta tutan, bizden büyük mekanik bir güç duygularımızı yönetiyor şüphesi.

Oyunculuk çalışmaları sırasında, Jacques Lecoq tarafından önerilen fiziksel tiyatro tekniklerini, Michael Chekhov egzersizlerini ve Laban’ın hareket teorisini kullandık. Bu sayede stilize bir oyunculuğu karakterlerin yersizce değişen umutlarını ve beklentilerini canlandırmak için araştırdık. Fiziksel tiyatro tekniği, psikolojik olarak motive edilmeyen, bunun yerine kendi geliştirdiğimiz dramaturji tarafından tetiklenebilecek eylem çizgileri yaratmamıza yardımcı oldu. 

Sonuç olarak, projemizle, kuşağımıza özgü bir duygusal yapılanmayı sahneye taşımaya çalışıtık. Bu nedenle, her şeye sahip olan daha üst  kuşaktan iki karakteri performansa dâhil ettik. Yas tutan çift, milenyum kuşağı oyuncularımıza ayna görevi gördü ve kuşaksal özgünlüğün altını çizdi. Anne, hem bir anne hem de kariyer sahibi modern bir kadın. Baba, bütün hezeyanlara rağmen sektöründe lider bir birey. Onlar bizim ebeveynlerimiz mi, iyimserliğimizin odağı mı? Onlar gibi olabilir miyiz? Kamera sahneye her girdiğinde, çiftin görüntüleri sonsuz bir geri bildirim şeklinde sahneye yansır. Gerçekleşmemiş benlikler geçmişe yankılanır. Umutlar ve olasılıklar her zaman yanı başımızdadır. Peki, asansörde aşılmamış yüksekliklere ulaşmak üzereyken ölen evlat biz miyiz? Oidipal bir okumanın kenarında geziniyoruz, farkındayız. Yine de ifade etmek istediğimiz şey Oidipus hakkında değil, bugün biz ve dünya hakkında. 

Kapatırken 

Son olarak Reka’yı tanıtırken, çemberden bir seyircimizin de dediği gibi kavram ve deneme odaklı çalışan bir topluluğuz diyebiliriz. Anlatılarımızın (olay) örgüsünü bir öykü yazımından çok deneme yazımına daha yakın tutmaya çalışıyoruz. Bu sayede sahnede biçim ve içerik olarak yeni bir denemeye olanak sunacak tutarlı bir üslup kurmak niyetindeyiz. Gelecekteki projelerimizde böyle bir estetiği yeni sınırlarda denemek için heyecanlıyız.

Aşalım Bunları, GalataPerform’un 11. Yeni Metin Tiyatro Festivali kapsamında prodüksiyon desteği almaya hak kazanarak 30 Ocak 2023’te DasDas Açık Sahnede prömiyerini gerçekleştirdi. Ayrıca, Kadir Has Üniversitesi Yaratıcı Endüstriler Platformu’nun desteği sayesinde sezonun son günleri yaklaşırken 10’uncu gösterime varmak üzereyiz. Bu yazı vesilesiyle  Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama Yüksek Lisans bölümüne, Khas YEP’e ve GalataPerform’a destekleri için yeniden teşekkür edelim. Aşalım Bunları, önümüzdeki sezonda çemberini seyircisiyle büyütmeye devam edecek. 5. İstanbul Fringe Festivali’nde sezonun ilk buluşmasını yapacağımızın müjdesini de verelim. Bütün zalim iyimserliklerimize rağmen sizinle buluşmayı iple çekiyoruz


* Bu yazıyı Reka Kolektif adına Rıza Efe Reis, Aslı Ekici ve Ceren Kaçar kaleme almıştır.

Dipnot:

1)Berlant, Lauren Gail. Cruel Optimism. Duke University Press, 2012. 


Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 2023 Bahar / Yaz (47/48) “Nasıl?” konulu özel sayısında yer almıştır.

Yazar Hakkında / Rıza Efe ReisAslı Ekici and Ceren Kaçar

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et