Sınır Tanımayan Palyaçolar: Güray Dinçol’la Söyleşi

Bir soru sözcüğü eşliğinde düşüncelere daldığımız bu sayımızda, merakı ve çabası ile her daim etkileyen sevgili Güray Dinçol’la bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşimizde Sınır Tanımayan Palyaçolar ile deprem bölgesindeki
çalışmaları, gördükleri, hissettikleri üzerine konuştuk.

ÖZDEN IŞILTAN: Sınır Tanımayan Palyaçolar uluslararası çalışmalar yürüten bir grup. Sınır Tanımayan Palyaçolar’dan, etkinliklerinden ve amaçlarından bize kısaca bahsedebilir misiniz?

GÜRAY DİNÇOL: Sınır Tanımayan Palyaçolar 16 ülkede birimi olan, dünyanın her yerinde faaliyetlerini gerçekleştiren uluslararası düzeyde bir sivil toplum kuruluşu. Türkiye’de henüz bir birimi olmadığı için Türkiye’deki projeleri Sınır Tanımayan Palyaçolar’ın farklı ülkelerdeki birimlerinin Türkiye’ye gelişi ile gerçekleşebiliyor. Ben de bu projeleri koordine ediyorum. Sınır Tanımayan Palyaçolar dünyanın herhangi bir yerinde oluşan bir travmadan sonra
harekete geçiyor. Bu travma 6 Şubat’taki depremde yaşadığımız gibi bir doğal felaket sonucu olabilir, bir savaş olabilir, bir salgın olabilir. Aslında en temelinde bir psiko-sosyal destek unsuru olarak oyunu ve clown sanatını
merkeze koymuş ve bu felaket bölgelerine performansçılarını yollayarak güldürme, oyun oynama aracılığıyla bir tür “iyi gelme” amacı güden minör sivil toplum kuruluşu diyebiliriz kendisine.

Ö.I: Nasıl bir ihtiyaç sizde Türkiye‘nin Sınır Tanımayan Palyaçolar ayağını oluşturmayı doğurdu? Ülkemizde hissettiğiniz bu ihtiyacı diğer ülkelerdeki gözlemlerinizle birleştirdiğinizde bir ayrışma ya da ortaklaşma var mı?

G.D: Biz bu projeye Suriye iç savaşından sonra göçmenler Türkiye’ye geldiğinde onların yerleştikleri kamplarda ve bölgelerde; Hatay’da, Urfa’da, Mardin ve Antep’te başladık. 2014 senesiydi. Projeye devam ettikçe köy okullarını, İstanbul’daki bazı mahalleleri, aslında dezavantajlı diye tanımlayabileceğimiz, sanatsal etkinliklere erişim olanağı olmayan herkesi dâhil edebileceğimizi fark ettik. Herhangi bir travmayla karşılaşmış olmasalar bile aslında gelir adaletsizliğinden, sosyal haklardan yeterli derecede yararlanamayan, özellikle kırılgan grupların tamamı bu gösteri
formunun odağında yer alıyor. Türkiye’de de gerek mültecilerin gerek gelir adaletsizliğinden etkilenen ve özellikle sanatsal faaliyetlere, psiko-sosyal desteğe erişimi olmayan çocukların varlığı bizi böyle bir projeye başlamaya itti. Daha sonra zaten deprem bölgelerinde sahada yer aldık. İstanbul’da iki sene boyunca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de desteğiyle mahallelerde benzer bir çalışma yürütmüştük. Özetle aslında moral, motivasyon, gülme ve oyun ihtiyacı doğuran her yerde belirebilir bu konsept, bu proje. Çıkış noktası, felaketler, toplumsal olaylar, doğal felaketler ya da salgınlar, savaşlar gibi travmatik durumlar olsa bile aslında insanın oyun oynamaya, gülmeye, yeniden insan olduğunu hatırlamaya ihtiyaç duyduğu herhangi bir yerde Clown Without Borders ( Sınır Tanımayan Palyaçolar) projesi yapılabilir.

sinir-tanimayan-paylacolar
Sınır Tanımayan Palyaçolar’ın Hatay’daki saha çalışmasından bir görüntü.
Ö.I: Deprem bölgesine yardım götürmeye çalışan bazı ekiplere engel oluşturan birtakım yasaklarla karşılaştık. Sınır Tanımayan Palyaçolar ise her yere girme iznine sahip olan nadir oluşumlardandı. Bunun sebebiyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Size sağladığı avantajlar nelerdi?

G.D: Deprem bölgesinde esnek bir çalışma yürütebildiğimiz doğru. Yani birçok kampa ve noktaya erişimimiz oldu. Bunun en temel nedenlerinden biri bir kere çok mobiliz yani bir kurumsal hantallığa girmeden günde altı noktaya kendi olanaklarıyla gidebilen çok küçük ve hızlı örgütlenen bir grubuz. Bir tür seyyar kumpanya, seyyar tiyatro gibi de bakabilirsiniz buna. Dolayısıyla gittiğimiz noktalarda en ufak bir olumsuzlama hissi olduğunda hemen orada çok da diretmeden başka noktalara da gitme şansımız var ama bunu zaten oldukça az yaşadık beş proje boyunca. Beş hafta deprem bölgesinde çalıştık, bir iki noktada bu oldu. Bunun birinci nedeni sanırım kendimizi ifade ediş biçimimiz. Önceden herhangi bir sivil toplum kuruluşuyla bağlantınız yoksa kamp yetkililerine aslında projeyi, konsepti doğru aktarabildiğimizde sonuçta bu kadar büyük bir felaketin ardından herkes aslında çocukların mutlu olmasını ve oyunda buluşmasını istiyor. Bir de biz özellikle çok fazla destek gitmeyen noktaları önceliğimize aldık. Gayri resmi kamplar, insanların kendi örgütledikleri düzensiz kamp alanları, çok fazla desteğin olmadığı noktalar gibi. Oralarda zaten ayrıca kabulümüz kolaylaştı diyebilirim. Ama en temelinde bir noktada çocuklar mutlu olduğunda bu sanırım bütün diğer bireylere kendini aktarıyor, neşe ve mutluluk halini etrafa dağıtıyor. Biz de çocuk merkezli bir çalışma yürüttüğümüz için yetişkinlerde de bunun karşılığı oluyor olabilir.

Ö.I: Saha çalışmalarınızdan kısaca bahsetmek isterseniz bizimle paylaşmak istediğiniz anekdotlar var mı?

G.D: Saha çalışmalarından genel olarak bahsedebilirim ama böyle bir anekdot yok. Çünkü aslında yaptığımız işin yapısı itibarıyla böyle bir tür gerilla usulü gidip oynadığımız kampta ya da noktada belirip hızla gösterimizi yapıp ve sonrasında bir sonraki noktaya gittik. Çok dinamik ve mobil hareket eden bir konseptimiz vardı. O yapı içinde aslında çok derin bağlar kurmadan ya da çok ilişkilenmeden girdiğimiz yere neşe, keyif, oyunsu bir değişim katma amacımız vardı. Anlatacağım anekdot aslında senin birazdan soracağın sorularda olan şey olabilirdi. O kadar acı ve yıkım içinde oyun için geldiğimizin bazen ayırdına bile varamıyorlardı insanlar. Ne yaptığımızı anlamlandırmaya çalışırken kendimi bir kanepe taşırken buldum gerçekten ben. Oyun kurmak için o kişilere yanaşmışken “Tut abi şunun ucundan.”dediler ve bir şekilde kendimi kanepe taşırken, bir çadırın içini döşerken buldum. Bu ilginçti. Uyum, gerçek ayrımın ortadan kalkması aslında oldukça çarpıcı. Bu kadar acının ve üzüntünün olduğu bir yerde, kimi zaman oynadığımız enkazların önünde bu kadar çok kahkaha duymanın , bu kadar çok neşe ile karşılaşmanın kendisi tuhaf bir yapı ve tuhaf bir his. Çok tezat bir şeyin içinde bulduk kendimizi. Çoğu zaman clown gibi bir maskeden, bir oyun biçiminden ilişkiye geçmemize rağmen bizi çaya, yemeğe, oturmaya davet eden özellikle kadın clownların kadınlarla kurduğu bağda da çok güçlü ve çarpıcı bir yan vardı. Bir kadının, karşısında kırmızı burnun arkasında yine bir kadın görüp onunla kurduğu bağ, oyunsuluk üzerinden ama bir yandan da o kadınlığın
hakikati üzerinden kurulan bağ benim için ilgi çekici bir gözlemdi.

sınır tanımayan palyaçolar
Ö.I: “Aptallığın sınırsızlığı ve gülmenin ideolojiye dönüşmesi” yaklaşımı özellikle felaket dönemlerinde yapılan saha çalışmaları düşünüldüğünde sizin için nasıl bir yerde duruyor? Gülmenin dönüştürücü / iyileştirici bir etkisi olduğunu gözlemlediniz mi?

G.D: Elbette. Gülmek oldukça politik bir eylem aslında. Hep şu örneği veriyoruz, ağlamakla gülmenin doğduğu yer aynı, ikisi de nefes. Dolayısıyla iki kanal da doğum ve yaşamla çok bağlı yerler. Acı ve neşe aslında çok birbirine paralel yerlerden, aynı nefesten, hem biyolojik olarak hem duygusal olarak aynı kaslardan besleniyor. O yanıyla da zaten gülmek hayata karşı hem bir var olma hem bir başkaldırma hem sadece çok basit bir olma biçimi. Bu yanıyla bu kadar acının olduğu bir yerde gülmenin de ortaya çıkması, yeniden bir topluluk olarak insanların birlikte nefes alıp aynı şeye bakarak gülmesinin ortaya çıkışı bana hep çok şiirsel ve çok çarpıcı geliyor. Yeniden insanlığımızı hatırlatan bir güçlü enstrüman olarak ortaya çıkıyor. Bu yanı da haliyle bir eylemlilik haline dönüşüyor. O yüzden yaptığımız işi sadece bir gösteri formu değil, bir oynayıp gitmek değil, aslında yeniden bir topluluk inşası, o travmayı atlatmaya dönük, küçücük de olsa güçlü bir adım olarak görebiliyorum. Gittiğimiz birçok yerden ayrılırken “Allah razı olsun. Uzun zaman sonra güldük, depremden sonra ilk defa güldük.”gibi birçok olumlu geri bildirim de alıyoruz. Sonuçta yaptığımız iş oyun oynamak, bununla dünyayı değiştirdiğimizi düşünmüyoruz ama
orada geçirdiğimiz süre boyunca da hem kendimize hem insanlara iyi gelen, iyilik halini öne koyan bir iş yaptığımızı da hakkını teslim ederek söylemek gerekiyor. Aptallığın sınırsız olma halinde aslında bir tür gücü izleyiciye verme hali var. Sahne üstündeki bütün o “aptal, naif ve gururlu” diye özetleyebileceğimiz clownun o üç hali seyirciye iyi gelen bir yapı inşa ediyor. Çünkü rahatça gülebileceği, sahne üstünde başı derde giren, bir sürü aptalca duruma düşen ama her defasında yeniden ayağa kalkan ve oyun kuran bir figür. Sanki travmatik bir süreçten geçmiş kişiler için de iyileştirici ve keyif veren bir yana sahip. Dolayısıyla sizin yerinize sahnede başı derde giren, sizin yerinize bunların üstesinden gelmeye çalışan ve bunu her zaman yıkılıp yeniden ayağa kalkan bir felsefe ile yapan bir oyun kişisinin bir şekilde gücü seyirciden alıp seyircinin bütün izleme halini seyirciye teslim eden yapısı, açıklığı bence clownun en güçlü silahı. Seyirci bir tür kendi düşme halinin oyunlaşmış, oyunsulaşmış şeklini görüyor ve
kendi kalkma haline ait de bir umut buluyor orada. Totalde böyle şiirsel bir yapısı da var.

Güray Dinçol

Ö.I: Deprem bölgesinde yardım eden palyaço rolüyle bütün gün eşya taşıdınız. Eşyaları gerçekten taşıdınız ve yoruldunuz ama izleyenler bunu bir oyun gibi gördüler, çok eğlendiler. Bu ikili durum; gerçek ile oyunun iç içe geçmesi, gerçek ile başka bir gerçeğin buluşmasıyla bir taraf için eğlenceli bir durumun oluşması ile ilgili bir şey söylemek ister mi?

G.D: Gerçekle oyunun iç içe geçme hali gerçekten çok enteresan. Bir kere öncelikli olarak bizim oyun oynamayı tercih ettiğimiz yer oyun için tasarlanmamış bir yer. Tam olarak gerçeğin içinde beliriyoruz. Deprem bölgesi özelinde bunun çok katı ve sert bir gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Çadır kentlerde, çadır alanlarında, resmi ya da gayri resmi, insanların kendi hayatlarını devam ettirmek için muazzam bir gayret sarf ettikleri noktalarda, enkazların dibinde, stadyumlar, parklar, halı sahalar, pazar yerleri gibi eski fonksiyonlarından uzaklaştırılıp yeni yaşam alanlarına dönmüş yerlerde insanların karşısına çıkıyoruz. Dolayısıyla bizim oyunumuzu çok katı bir gerçeğin merceğinden izliyorlar. Kendi gerçekliklerinin içinde beliriyoruz. Az önce yürüdükleri, belki su sırasına, yemek sırasına girdikleri bir noktada onlarla ilişkilenen clownlar ortaya çıkıyor. Benim için yine yaptığımız işin en çarpıcı yanlarından biri bu diyebilirim. Kendi hayat gerçekliklerinin içinde orada olmak, onlarla olmak. Diğer boyutuyla da bir anlamda o kadar canından bezmiş, büyük bir mücadelenin içinde insanlar var ki gözleri oyun da görmüyor. Bizim temsil ettiğimiz şey oyunla gerçeğin arasında hem onları anlayan, onlarla empati kuran, onlarla yan yana durmaya çalışan hem de özellikle hedef kitlemiz olan çocuklar, kadınlar gibi daha kırılgan gruplar için de bir estetik barındıran bir oyun yapabilmek. Bu ikisinin arasında kaldığımız zamanlar oluyor. İşte ben de kendimi bir anda kanepe taşırken buldum. Hem oyun yapımı, clown halimi bırakmadım hem de o hayatın içine karışıverdim. Bu yönü bana çok büyüleyici ve şiirsel geliyor. Taşımaya yardım ettiğim kişiler için belki görünmezdim, onlara öyle el vermiş biriydim. Ama dıştan bakanlar için de hayatın bir parodisinin içindeydim. Gerçek ve oyunun iç içe geçiş hali, bunun
çok kolay biçimde kabulü ve clown sanatı ile kendine bu kadar kolay alan açması bana hep çok büyüleyici geliyor. En önemlisi de kendi gerçeklerinin içinde onlara oyunla misafir olmak. Yani onları bir tiyatro salonuna, tiyatro mekânına, tasarlanmış bir yere çağırmak değil de kendi gerçeklerinin içinde belirmek. Bu da benim için bu işin en kıymetli yanlarından biri.

Ö.I: Verdiğiniz içten cevaplar için çok teşekkür ederiz. Sınır Tanımayan Palyaçolar’ın ilerleyen zamanlardaki çalışmalarında tüm ekibe kolaylıklar dileriz.

Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 2023 Bahar / Yaz (47/48) “Nasıl?” konulu özel sayısında yer almıştır.


Yazar Hakkında / Özden Işıltan

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et