Bir Ülkeyi Tiyatrosuyla Tanımak: Uluslararası Tiflis Tiyatro Vitrini

Tiflis’te 2009 yılından itibaren düzenlenen Tiflis Uluslararası Tiyatro Festivali’ne bu yıl ikinci kez katıldım. Gürcistan Tiyatrosu’yla ilk karşılaşmamdan sonra bu yıl artık bunun bir tanımaya/tanışmaya dönüştüğünü hissediyorum. Bu tanıma hali başka türlü bir anlayışı, değerlendirme becerisini ve merakı kapsıyor. Hemen kıyının ötesindeki bu ülkenin dilini, kültürünü, tarihini bilmeden, belki de tüm bunların sanatsal bir yansımasını görebildiğim tiyatroyla karşılaştığımda hikâyenin yalnızca seçilmiş bir parçasını görüyor ve ötesini merak etmeye başlıyorum. Ötesinde Çağdaş Gürcistan Tiyatrosu ve bu tiyatroyu şekillendiren koşullar var. Türkiye’de olduğu kadar Gürcistan’da da toplumsal  koşulların bu tiyatro için belirleyici olduğunu biliyorum. Bu yazıda festival izlenimlerim kadar bu koşulları anlama çabamdan bahsetme isteğim tam da bu sebepten kaynaklanıyor.

Georgian Culture is Danger”

Gürcistan hem politik hem de ekonomik olarak çok ağır koşullarla baş etmek zorunda olan bir ülke. Festival’in ilk gününde Gürcistan Tiyatrosu’nun güncel durumuyla ilgili yapılan konuşma ve katılımcılara bunun duyurulması çağrısıyla dağıtılan metin, kültür sanat üzerindeki baskıyı ve bu baskıyla mücadele etmek için gösterilen çabayı açıkça işaret ediyordu. Kültür sanatın birçok alanı gibi “Gürcistan Tiyatrosu da tehlikede!” 

“Kültür Bakanlığı, devlet tiyatrolarının sanat yönetmenliğine hükümeti eleştiren tek bir adayı atamadı. Yarışmaya katılım hakları kısıtlandı ve ayrımcı eylemlerin ve toplumsal aşağılamanın kurbanı oldular.” Başka bir ülkeyi tanımaya çalışırken bir şeyleri daha tanıdık başka şeylere benzeterek anlamaya çalışıyoruz. Bu kartlar dağıtıldığında hiçbir şeyi hiçbir şeye benzetmeye ihtiyacım olmadığını düşündüm. Çok tanıdık, çok gerçek ve çok tehlikeli.

Gürcistan’da kültür sanat sektörleri için büyük bir tehdit oluşturan olayların temelini Mart 2021’de Kültür Bakanlığı’na, Gürcistan’ın iktidar partisinde en uzun süre yer almış olan kabine üyesi Tea Tsulukiani’nin atanması ve yeniden reform iddiasıyla yapılan atamalar oluşturuyor. Kültür sanatla herhangi bir ilişkisi olmayan kişilerin, haksızca işten çıkarılan sanatçıların yerine atanmasıyla ilgili birçok haber medyada yer almış. Bakanlığın bu tavrında özellikle Rus-Ukrayna savaşındaki işgalin etkileri olduğu, muhalif bakışın ve Rusya karşıtı yaklaşımların kültür sanat dünyasından bir nevi aforoz edildiği görünüyor. En dikkat çekici kısımsa kültür sanat sektörlerinin bu konudaki direnci ve dayanışması. Kültür Bakanlığı’nın eleştirel sesleri sindirmek adına getirdiği baskıcı personel politikasına karşı direniş sürüyor. Haksızlıklara karşı hukuksal süreçler devam ederken bir yandan da böyle festivallerde hükümetin Gürcü toplumunun sanatla kurduğu ilişkiye, sanat üretimine ve ifade özgürlüğüne karşı oluşturduğu tehdidin altı çiziliyor.  Bu vurguya rağmen bu tehlike işareti “umutsuzluğu” çağrıştırmıyor. Aksine umutsuzluğun alanında değiliz. Bir direniş biçimine daha yakınız. 

Festivale böyle başlıyorum: Türkiye’de bir süredir göremediğimiz ve çok özlediğimiz bir başkaldırı biçimiyle karşılaşarak.

Festival’de bu yıl yapılan seçki, tıpkı geçen yılki gibi klasik oyunların uyarlandığı birçok yapımla birlikte Çağdaş Gürcistan Tiyatrosu’nun deneysel örneklerine, biçimsel arayışları olan performanslara ve yerli Gürcü metinlerin sahnelendiği oyunlara yer veriyordu. Biri bağımsız proje olmak üzere 27 tiyatro topluluğu ve 40’ın üstünde performans farklı ülkelerden gelen eleştirmenler, yönetmenler, dramaturglar ve akademisyenlerle buluşturuldu. 22 Eylül-28 Eylül tarihleri boyunca devam eden festivalde akşamları yerli tiyatro üreticileri ve dünyanın farklı yerlerinden gelen festival katılımcıları bir araya geldik. 

The Pitchfork Disney

tiflis tiyatro vitrini_the pitchfork disney
The Pitchfork Disney oyunundan bir kare. / Fotoğraf: Zeynep Nur Ayanoğlu

Bu yazıda aklımda yer eden ve farklı biçimlerdeki sahnelemeleriyle Gürcistan Tiyatrosu’na dair bir perspektif oluşturabileceğini düşündüğüm dört oyundan söz edeceğim. Bunlardan ilki Theatre on Atoneli’de izlediğim ve kolektif bir üretim sürecine sahip olan The Pitchfork Disney.  In-your-face biçiminin örneklerinden biri olarak kabul edilen bu metin, Philip Ridley tarafından yazılmış ve ilk kez 1991 yılında sahnelenmiş. Oyun, evlerine ve çocukluklarına sıkışmış kardeşlerle, Presley ve Haley’le açılıyor. Karşılıklı oturup çikolata yiyerek ve uyumak ya da sakinleşmek için “ilaç” kullanarak zaman geçiren kardeşler için dışarısı tehlikeli ve travmaların hatırasıyla dolu bir dünya. The Pitchfork Disney’in yönetmenliğini oyunun aynı zamanda oyuncuları da olan Nikolov Bakradze, Sofia Zeragia, Sandro Samkharadza ve Lasha Mebuke yapmış. Tamri Okhikiani tarafından yapılan sahne tasarımındaysa geriye doğru bir perspektifle sıkışan duvarların canlı renkleri oyunun kâbusvari biçiminin içinde bir karşıtlık, uyarıcı bir zıtlık oluşturuyor. İçeri ve dışarı, rüya ve gerçek, tanıdık ve yabancı gibi kavramların karşı karşıya geldiği oyunda bu “çocuk yetişkinler”in güvenli alanlarına hoş görünümlü bir yabancı, Cosmo Disney dahil oluyor ve korkuyla arzunun iç içe geçtiği tehditkâr ama büyülü bir dünyaya davet ediliyoruz. 

tiflis showcase_the pitchfork disney
Fotoğraf: Zeynep Nur Ayanoğlu
tiflis showcase_the pitchfork disney_2
Fotoğraf: Zeynep Nur Ayanoğlu

Ebeveynlerin yokluğunun muğlâk nedenlerle vurgulandığı, çocukluk korkularının cisimleştiği, hiç büyüyememiş çocukların dünyasına sızan yetişkinliğe ait tehditlerin (homofobi ve taciz gibi) sarsıcılığının hissedildiği oyun, özellikle kolektif bir yönetmenlik sürecinin sahneye yansıdığı etkileyici bir örnek. 


Niko Nikoladze

tiflis tiyatro vitrini_niko nikoladze
Niko Nikoladze oyunundan bir kare. Fotoğraf: Zeynep Nur Ayanoğlu

Festival’deki kukla tiyatrosu örneklerinden biri olan Niko Nikoladze, iki kukla ve dört oyuncu tarafından sahneleniyor. Elene Matskhonashvili’nin yönetmenliğinde Gürcistan siyasi düşünce tarihi ve kültür yaşamında önemli bir yeri olan Niko Nikoladze’nin 180. ölüm yıl dönümüne ithaf edilen oyun, biyografik bir hikâye üzerinden anlatısını kuruyor. Gürcistan’ın modernleşme sürecinde yenilikçi yaklaşımlarıyla bilinen Niko Nikoladze’nin hem bir yazar, yayıncı  ve entellektüel düşünce konusunda öncü bir figür hem de Gürcistan’ın ulusal kurtuluş hareketinde yer alan ve siyasi kişiliğiyle etkin bir lider olarak önemi oyunun birçok noktasında hissediliyor. Bu biyografik hikâyede bilindik anlamda bir “kahramanlık” kurgusu olsa da incelikle tasarlanmış kuklaların kurduğu dünya hiç anlamadığımız bir dilde izlediğimiz bir hikâyeye başka türlü bir bakış yaratıyor. Oyunun biçimsel anlamda en etkileyici yanı sahnede kuklaları oynatan oyuncuların gizlenmemesi. Büyük bir özenle ve anlattıkları hikâyeye karşı hislerini, duydukları saygıyı ve minneti saklamadan sahnede yer alan oyuncular, sahnede yaratılmış bu minimal dekoru bir dünyaya dönüştürüyorlar. 

Niko Nikoladze, içerik olarak ataerkil dünyaya ait bir kahramanlık vurgusuyla kendini var etse de, Gürcistan toplumunun tarihinde ve duygu dünyasında bambaşka bir yere sahip. Bu hikâye kuklalarla anlatılarak stilize edildiği için “neyin” anlatıldığından çok “nasıl” anlatıldığı daha geniş bir seyirci kitlesiyle ilişkiye giriyor ve festivalin ilginç oyunlarından biri olarak akılda kalıyor. 


Motherwar

Çağdaş bir oyun yazarı ve yönetmen olan Data Tavadze’nin metni festivalde sıkça karşılaştığımız bir olgu olan savaşla ilgili. Gürcistan’da çok yakın tarihli savaş deneyimlerinin tanıklığına sahip olan Tavadze, Motherwar oyunuyla 2008 yılında Rusya ve Gürcistan arasında yaşanan savaşın etkilerini üç kadının hikâyesi üzerinden anlatıyor. Savaş bize ne yapar? Eğer ölmediysek, henüz ölmediysek, hayatta kalmak için durmaksızın çaba göstermek zorundaysak nezaketin yerini bir tür canavarlaşma mı alır? 

Oyunda savaş sırasında aynı mekânı paylaşan üç kadının kesişen yollarını ve hayatta kalma çabalarını izliyoruz. Ara ara dışarıdaki dehşet verici dünyanın bir yansıması eve gelen polisle vurgulanıyor. Metnin ağırlığını hafifleten, ironik ve mizahi unsurlara sahip bir dil var karşımızda. Buna rağmen ‘’savaş’’ sahnedeki oyunculardan birisi. Diğer üç karakterin dünyasını, kim olduklarını, neye dönüşeceklerini belirleyen bir başka karakter. Birbirleriyle ilişki kurmaya, sevmeye, ihtiyaçlarını birbirleriyle gidermeye çalışsalar da, oyun sonunda bir ölümün ve intihar fikrinin sahneye gelmesiyle birlikte “savaşın nihayet o eve de geldiğini” görüyoruz. 

Motherwar oyunundan bir kare. Kaynak: https://yesilgazete.org/gurcu-tiyatrosu-uzerine-3

UNLOVE

Gürcistan’daki tiyatroların bir çoğunun kuruluş tarihi oldukça eski. 1926 yılında kurulan Vaso Abashidze State New Theatre, 1936 yılından bu yana çocuk ve genç izleyicilere kapısını açan Batumi Puppet and Youth Professional State Theatre, uluslararası festivallerde sıklıkla yer alan ve kuruluşu 1981 yılına tarihlenen Gabriezde Theatre, Gürcü Tiyatrosu’nun yeniden canlanması ve Gürcü dramaturjisinin gelişmesinde önemli bir payı olduğu söylenen ve 1865 yılında kurulan Gori Giorgi Eristavi State Professional Drama Theater bu örneklerden bazıları. Özellikle Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te Gürcistan’ın hem kültür sanat dünyasında hem de ulusal tarihinde bu tiyatro binalarının önemli bir yeri var. Beni en çok etkileyen mekânlardan biriyse şehir merkezinden görece uzakta konumlanmış ve Sovyet zamanından kalan harabe bir binanın içinde yer alan Open Space. Binanın son katında bir performans/sergi alanı olarak yer alan Open Space, çağdaş sanatçılar için bir alan sunan ve birçok deneysel çalışmayı da bünyesinde barındıran bir mekân.

Open Space’in kurucularından da olan Davit Khorbaladze’nin UN- üçlemesinin ikinci oyunu UNLOVE ki festivaldeki diğer oyunları düşündüğümüzde görece daha deneysel bir oyun, dört oyuncunun performansıyla sergileniyor. Oyunda dekor; bembeyaz ledlerle aydınlatan duvarlar, zeminde yalnızca kökleri kalmış ağaçlar ve bazı bilgisayar ekranlarından oluşuyor. Beyaz duvarlara yansıtılan projeksiyonla genişleyen sahnede bir anda bir uzay boşluğunda astronot kostümlü oyuncuyla birlikte kaybolabiliyoruz. Bazen de bir bilgisayar ekranına histerik bir tekrarla yazılan sayıların yansımasıyla mekanikleşiyoruz ya da eski bir şarkının klibini duvarlarda gördüğümüzde tanıdık hislerle nostaljiye yaklaşıyoruz. 

Aşkın, bir zamanlar olmuş ve artık olmayan bir aşkın, belki de hiç var olmamış bir aşkın kurgu ve kurgu-dışı çeşitli halleriyle karşılaşıyoruz UNLOVE’da. Coşkulu, yıkıcı, birbirimize yaklaştıran ve bu yakınlığın imkânsızlığını hatırlatan bir aşk temsili. “Sahip olduğum tek politik görüş aşka dair.” diyor oyun. Aşka dair bir oyun izlediğimizi düşünürken performansı kuran parçalar üst üste yığılıyor, sarsıyor ve herhangi bir anlam çabasına izin vermiyor. Performans boyunca sanki birinin zihninde dolaşıyor gibiyiz: Yaşadığı çağın yapaylığının, ilişkisizliğinin acısını çeken birinin zihni… Performansçılardan birisinin sahnede çırılçıplak, savaş karşıtı bir şair hakkında tekrar ettiği arzu dolu bir cümlenin yankısı kalıyor kulağımızda ayrılırken: Fuck me, fuck me Allen Ginsberg! 

UNLOVE_tiflis
UNLOVE oyunundan bir kare. Fotoğraf: Zeynep Nur Ayanoğlu

Oyunlar hakkında genel bir değerlendirme yaptığımda belirli noktaların benim dikkatimi cezbettiğini ve araştırma isteği uyandırdığını fark ettim. Bunlardan ilki oyunculuk üzerine. 

İzleme fırsatı bulduğum tüm oyunlarda farklı biçimlerde de olsa hep etkili bir oyunculukla karşılaştım. Klasik ve metin odaklı işlerde de (America), in-your face tiyatrosunun örneklerinde de (The Pitchfork Disney), Gürcü dramaturjisinin bir yansıması olan çağdaş yerli yazarların oyunlarında da (Motherwar), tamamen deneysel performanslarda da (UNLOVE) oyunculuklar her zaman çok etkileyiciydi. Oyunlar üzerine farklı düşünceler ve hisler beslesem de birbirinin tasarımını çok iyi anlayan, ortak bir dile ve hikâyeye inanmış kişilerden oluşan bir ekip çalışmasının sonucuyla karşılaştığımızı ve iki yıldır birbirinden çok farklı örneklerini izleme fırsatı bulduğum Gürcistan Tiyatrosu’nun sahne ve kostüm tasarımı, oyunculuk, ışık tasarımı gibi konularda oldukça başarılı örneklere yer verdiğini gördüm. 

Diğer bir noktaysa, oyunların içeriğinde kendini hiç gizlemeyen savaş teması. Geçen yıl ağırlıklı olarak oyunlarda yer bulduğuna tanık olduğum bu tema, sahnede bazen umutlu bir bakışla; bazen tarihsel bir gerçekliğin ifade edilmesiyle; bazen de savaşın sonuçlarının minör hikâyeler üzerindeki etkisini odağa alarak sahneye taşınıyor. Geçen seneki festivalde Gürcistan’da “geçmiş” kavramıyla farklı bir bağ kurulduğunu ve “geçmişin” bir türlü gömülememiş olduğunu düşünmüştüm. Bu sene topluluklarla ve seyircilerle daha fazla sohbet etme fırsatı bulduğumda savaşın Gürcistan’da geçmişe ait bir kavram olmadığını/olamadığını gördüm. Belki savaşın bir temaya dönüşebilmesi için öncelikle “geçmesi” gerekiyordur. 40-45 yaşlarında insanların ömürlerinde en az 3 savaş gördüklerini düşündüğümde savaşın hâlâ orada olduğunu ve bu yüzden sanata yansıyan bu meselenin bir tema değil, gerçekliğin kendisi olduğunu hissediyorum. Sanat neyi anlatır? Ne yaşıyorsak, nasıl ölüyorsak, ne için uyanıyorsak onu. Motherwar’ın yazarı Data Tavadze bir konuşmasında şöyle anlatıyor bunu: “Bir yandan odaklanmak istediğimiz mantıklı bir şey var. Ne hakkında konuşmak istiyoruz? Sonra bunun hakkında nasıl konuşmak istediğimizi, nasıl ifade edeceğimizi düşünmeye başlıyoruz. Bu ne kadar kızgın olduğumuza bağlı.”1 Savaşı tanıyan, savaşın travmalarını gündelik hayatlarında hisseden bir halkın tiyatrosu bu kızgınlığı alıp bir dile, bir ifade biçimine dönüştürüyor. Aynı tanışıklık biçimi, kültür sanatın bugün karşılaştığı tehditleri görüp önlem almaya,  canlı ve direniş halinde kalmaya yönlendiren bir bakış da yaratıyor belki.

Uzun yıllardır devam eden bu Festival’in tarihçesini araştırdığımda Eimuntas Nekrošius’un2 beni çok etkileyen bir temennisine denk geldim. Sözlerime aynı temennilerle son vermek isterim: 

“Eimuntas Nekrošius festivalimizin olabildiğince yaşlanmasını diledi; ‘Yaşlanmasını diliyorum’ dedi. Onun dileği gerçekleşsin. O zaman geldiğinde Gürcistan’ın nasıl olacağını merak ediyoruz!”3


  1. Chkhartishvili, Lasha. 2023. War and Contemporary Georgian Theatre. Arts 12: 236. https://
    doi.org/10.3390/arts12060236 ↩︎
  2. Litvanyalı bir tiyatro yönetmeni. (1952-2018) ↩︎
  3. https://tbilisiinternational.com/en/istoria-2 ↩︎

TEB Oyun Dergisi’nde yer alan diğer festival yazılarına ulaşmak için: TEB Oyun / Festival

Yazar Hakkında / Yaşam Gülseven

TEB Oyun Dergisi'nde yazar ve dijital proje koordinatörü.

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et