Umudu Devşirmek

Tiyatro yapamadığım ya da istediğim şekilde yapamadığım zamanlarda kendimi ne zaman çıkmazda hissetsem, Hülya Nutku Hocam’ın Güneşe Tırmanmazsan Ayı Göremezsin adlı kitabını elime alır, giriş bölümündeki umut verici o satırları yeniden okurum. “Tiyatro sanatı hem birçok kişinin takım ruhu içinde birlikteliğini, öte yandan da izleyicinin sanat olayına katılımını gerektirir. Bu nedenle de tiyatro yapıtının, sanatçıyı ve onun geçici olma niteliğini, yeniden kurma çabasıyla ortadan kaldırmaya ittiğini…” söyler. Hülya Hoca, “Tıpkı yorucu bir sevgili gibi…” benzetmesiyle Çekhov’un hikâye anlatım biçimine atıfta bulunarak dramatik yapının tiyatro yapıtındaki yaratıcı özgünlüğünü her an yeniden oluşturabilmesinin oyundaki karşılıklı ilişkilere borçlu olduğuna dikkat çeker.   

Biz tiyatrocular, seyircinin yüreğine ulaşmak için iki kalas bir heves çıktığımız bu yolculukta, Hülya Hoca’mızın da dediği gibi, güneşe tırmanmazsak ayı göremeyiz. Tiyatro, insana özgü içeriğiyle yüzyıllardır mücadeleyi ve yaşamı temsil eden bir sanat dalıdır. Bu memlekette yaşamaksa, her zaman en az tiyatro yapmak kadar zor olmuştur. Pandemi, ekonomik kriz ve deprem gibi zorlu yaşam koşulları, tiyatro yapabilmenin şartlarını her geçen gün daha güçleştirmiş, mesleğini yapamayan pek çok sanat insanı gibi, tiyatrocuları da içinden çıkamadığı çeşitli bunalımlara sürüklemiştir. Yöneticilerin, kültür ve sanat etkinliklerine destekten çok köstek olma çabaları, umursamaz, yasaklayıcı tavırları, pek çok yeni tiyatro oluşumunun önünde her zaman için aşılması güç bir engel olmuştur.

 En büyük hayalim olan, özel tiyatro sahnesini açmakla ilgili ne zaman birileriyle konuşsam “Bu devirde mi? Aklını peynir ekmekle mi yedin?…” sözleriyle karşılaşıyorum. Oysa düşününce şu hayat pahalılığında peyniri, ekmeği bulmak bile bu kadar güçleşmişken zaman zaman karşımdakine de hak vermeden edemiyorum. Fakat şu son on beş yılda anladım ki güzel şeyler yapabilmek için beklediğimiz o devir hiçbir zaman gelmeyecek, şartlar ne olursa olsun bizim onu yaratmamız ve bunun için yılmadan mücadele etmemiz gerekiyor. 

Tiyatro her ne kadar yaşanmış insan hikâyeleri üzerine kurulu bir sanat olsa da temeli insanın uçsuz bucaksız hayal gücüne dayanır. Hayal gücüyse umudu yeşertmekle kalmayıp yaşam sevincimizi sağlayan en temel kaynaklardan biridir. 

İşte burada, hayatın baş edilemez gerçekliğinin tam ortasında, hayal kurmak ve bu hayalle işini inşa etmek ancak biz tiyatrocuların yapabileceği bir deliliktir. Çünkü öyle bir devirde yaşıyoruz ki maddi olarak tiyatro yapabilmek devlet ya da belediye gibi kurumların desteği veya yönetimiyle ancak mümkün olabiliyor. Orada da malum bir avuç insana iş var. Bir tiyatrocu olarak onlara dâhil olamadıysanız vay halinize!.. 

Fakat, yeteneği ve oyunculuğuyla belli bir birikime ulaşmış, ünlülük mertebesiyle kendi ekonomisini aç kalmayacak şekilde kotarabilmiş beş on kişiyi bu durumdan tenzih etmek isterim. Onlar bizim bu memlekette, tiyatro açıp yürütme cesaretini göze almış, umut şövalyelerimizdir. Sahne ışıkları ve alkışları hiç eksilmesin. Hayata tutunmak adına, bir tiyatronun yapması gereken çok önemli işleri başarıyorlar. Sanatla, en çok da tiyatroyla umut devşirmek, biz tiyatrocular için yaşamsal faaliyetlerin sürdürülmesine katkı sağlayan bir şövalyelik görevi aslında. 

Michael Taussig, Mary Zournazi ile yaptığı söyleşide umudu, tiyatroya giderek inançsızlığı orada bırakıp umutlu bir biçimde tiyatrodan ayrılmaya benzetir. Yani tiyatro için umut, umut için de tiyatro iç içe geçmiş vazgeçilmez bir sebep sonuç sarmalı gibidir. Hepimiz zorlu koşullara rağmen, kılıcımızın ucunda topladığımız değişim inancını, sahnenin ışığında, umuda, aydınlığa ve güzel günlere dönüştürmek için savaşıyoruz.

Çok değil beş ay önce defterime “…güzelim dünyanın, güzelim memleketin içine ettikleri şu günlerde yara almadan, üzülmeden, kırılmadan ayakta kalmak o kadar zor ki… Acılarla sınıyorlar bizi… ölümle, savaşla, açlıkla, sefaletle, dinle, korkularla, cehaletle, sınıyorlar… şimdilik sevdiğimiz dallara tutunup, mümkün olduğunca üretip paylaşmaktan, umudu devşirmekten, birbirimizi anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok…” diye yazmışım.

Bu yazımın ardından babamı kaybedip darmadağın olduğumu sandığım günler geldi. Ve ardından o büyük deprem. Bir anda babamın gidişinin hiçbir önemi kalmadı. Oysa ne acıdır bir gidişin önemsizleşmesi, hele ki ailedense…

Depremde çoluk çocuk, genç, yaşlı pek çok insanımız yıkıntılar altında, büyük acılar içinde kurtarılmayı bekleyerek öldü. Çoğumuz olanları, tıpkı otuz yıl önce Sivas Katliamı’nda, Madımak Oteli’nin yakılmasını ekrandan seyrettiğimiz gibi ancak sosyal medya aracılığıyla seyredebildi. Bize sunulduğu şekilde… Çaresizce…

Belleğimizin kıyısında köşesinde sakladığımız bütün acılar, üstünde yaşarken tehlikesini unuttuğumuz bir fay hattının altmış saniyelik hareketiyle yeniden hortladı. Bir anda bütün yaşamlar enkazın ortasında, toz duman içinde zindana dönüştü. 

Bu depremle birlikte, tarih boyunca yaşadığımız tüm felaketlerde elimizde kalanın acı bir çaresizlik olduğunu yeniden gördük. Geçmişi belleğimizde o kadar çabuk unutmuş ya da düzene alışıp içinde yaşadığımız sorunları öylesine görmezden gelmişiz ki çığlıklarımız, çırpınışlarımız sadece boşlukta yankılanabildi. 

Yıkılan kentlerin, kurtarılamayan canların, gidenlerin ardından nefes aldığımız için suçluluk duyar olduk. Sosyal medya üzerinden bağlantı kurarak, yalvar yakar, imece usulü can kurtarma telaşıyla çaresizliğin dibini gördük. 

Bu sarsıntıda yalnız halk değil, bu bölgelerde varlığını hissettiremeyen hükümet de büyük bir sarsıntıya uğradı. Yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla… Yaşam umudumuzu tükettikleri için. Ya da biz öyle sandık…

İlk seçim sonuçları bize korku, yokluk ve çaresizlik içindeyken insanların çoğunun kurban psikolojisiyle hareket ettiğini düşündürdü. Bazıları kendilerini, sorgusuz sualsiz, karşılarındaki güce boyun eğmek zorunda hissetmeye başladı. Çünkü bir yere ait olma duygusuyla, sunulmuş bir kahramanın peşine takılıp gitmek, genellikle gelişmeye kapalı toplumların, en belirgin özelliklerinden biridir. Şunu unutmamak gerekir ki böyle bir toplumda, kültür ve sanat olaylarının da önü daima kapalı olmuştur. Her ne kadar sandıklarda görünür olmasa da bu seçimin bir de sahne arkası var. Burada da tiyatrodaki gibi sahneyi var eden şey aslında sahne arkasındakilerin dengeli katılımıyla mümkündür. Onlar, seyirciye görünmese bile, güzel bir dünya yaratabilmek için en çok çaba harcayan, bazen de haksızca harcanan emekçilerdir. Tüm dertleri değişimi ve sanatı odaklarına alarak sahneyi ve yaşamı güzelleştirmektir. Bu seçimde sahne arkasındakilerin gücünün de önemli olduğunu fark ettik. Kim bilir belki önümüzdeki seçimde sahne arkasındakilerin de görünürlüğünü artırarak, adil bir seçim ortamı sağladığımızda, umut vadeden daha güzel, daha aydınlık bir dünya yaratabiliriz. Sandık sonuçları umutlu olmasa da  bardağın yarısının dolu olduğunu unutmayarak, bir şövalye inancıyla, bilime, sanata daha sıkı sarılıp Nazım Hikmet’in “Bu memleket bizim…” türküsüyle mücadelemizi sürdürmek zorundayız. 

Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği’nde, “Sanatın insanı kendine bağlayışıyla, gerçekliğin insanı kendine bağlayışının çok farklı şeyler olduğuna…” dikkat çeker.

Tüm zorlu koşullara rağmen, deprem bölgesindeki temel ihtiyaçlar karşılanmaya başladıktan sonra eksiği ilk hissedilen şey sanatsal faaliyetler oldu. Çünkü onca acının ortasında, insanlara, özellikle de çocuklara, yaşamın devam ettiğini ve bu devam eden hayata dahil olabileceklerini hissettirebilecek tek şey sanattı.

Sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği bu faaliyetlerde, bir çocuğa sanatla dokunmanın, gülüşünü sanatla çoğaltmanın ne kadar da kıymetli olduğunu, bunun yaşamsal bir önem taşıdığını görmüş olduk. Memleketin dört bir yanından harekete geçen güzel insanlar, yardımlaşma duygusuyla el ele vererek toplumsal dayanışma ruhunu yeniden canlandırdılar. Kutuplaşmanın, ayrımcılığın öne çıkarıldığı şu günlerde birbirinden farklı siyasi görüşe sahip insanların yan yana gelerek ekmek ve su dağıtma çabası, tiyatroda kolektif ruhla ortaya çıkan yeniden doğuşun, toplumumuza bir yansıması gibiydi. 

 Mary Zournazi söyleşisinde, Alphonso Lingis’in umudu bir çeşit doğuş olarak nitelendirmesine dikkat çeker. Fakat burada umut, “Kendisinden önce olmuş olandan değil, kendisinden önce olmuş olana rağmen ortaya çıkan bir doğuştur.” Lingise göre, ansızın bir kopuş gerçekleşir ve geleceğe dönük yeni bir şey olarak, yeniden umut ortaya çıkar. Umut hayatımızda yeni şeylerin doğabileceğini ummaktan gelir. Yeni doğan her şey gibi hayata bir güzellik katar.

Bu konuda yapılan araştırmalarda, her ne kadar umudun kendini umutsuzluk içinde var ettiği kabul edilmiş olsa da ummayı öğrendiğimiz ve bırakmadığımız sürece umudu var edebildiğimizi biliyoruz. Yaşamın içindeki umut ve umutsuzluk karşıtlığını, tıpkı dramatik tasarımın temelini oluşturan çatışma gibi yaratıcı bir öge olarak da kabul edebiliriz. Umut ve umutsuzluğun çoğu eserde  farklı bağlam düzleminde ele alındığını görsek de bu kavramları tek başına irdelediğimizde toplumsal gerçeklerden uzaklaşıldığını görürüz. İşte bu noktada sanatın etkileyiciliğini, empatiyle dengeli bir biçimde harmanlayabilirsek, hayattaki acıları katharsisle daha katlanılabilir hale dönüştürebiliriz. Sanat, en çok da tiyatro, umutsuzluğa karşı yaşama direncini ele alan umutlu hikâyelerle doludur. Bunu umutsuzluğa karşı özgürleştirici bir güç olarak kullandığımızda, sabah karşılaştığımız bir gülümseme gibi bütün günümüzü güzelleştirebilir.

Umut ve umutsuzluk kavramlarıyla ilgili kaynaklara baktığımızda, genellikle psikiyatri alanında çalışmalar yapıldığını ve bunlarda da umudun iyimserlik, umutsuzluğunsa kötümserlikle ilişkilendirildiğini görüyoruz. Kişinin umuda ya da umutsuzluğa inanması önce psikolojisiyle, sonra da toplumsal ve kültürel alandaki yaşam biçimiyle alakalıdır. Zayıf ve kırılgan yapıdaki bireyler, umut denizinde gezinirken ufacık bir dalgalanmada çok çabuk umutsuzluk girdabına kapılabilirler.  Kişisel ve toplumsal acı tarihine baktığımızda umudu besleyen en temel öğelerden birinin empati duygusu olduğu görürüz. 

Özlem Belkıs, Feminist Tiyatro kitabında empati ile tiyatro ilişkisine dikkat çeker. Kitapta Turgut Özakman’ın, “Tiyatro, insanı oyun izledi diye bir gecede iyi bir insan yapmaz. Ama birisi televizyonunun karşısından kalkıp yola düşer ve tiyatroya gelir, iki saat boyunca sahnede olanlarla, sahnedeki bireyin problemleriyle ilgilenir, o iki saat içinde kendi bencilliğinden sıyrılıp başka birisi için düşünürse, işte insan olarak bir şeyler o zaman değişmeye, gelişmeye başlar ve işte bunda tiyatronun katkısı elbette muazzamdır” söylemine yer verir. 

Empati, sanatın kışkırttığı duygulardan biri olduğu gibi toplumsal ve bireysel bilinçlenmeyi destekleyen olumlu duygulardan en öncelikli olanıdır. Oyunlarda olumlu duyguların peşine düşmek, değişimi ve umudu besleyen bir kırılma noktası olduğu gibi her zaman insanın iyiye olan inancını da güçlendirmiştir. Empati, seyirciyi katharsise ulaştırırken, aynı zamanda tiyatronun işlevini gerçekleştirmesi için de ateşleyici bir güce dönüşmüştür. Tiyatroda hayatın içinden seçilen karakterler ve dille seyircinin empati becerisine odaklanılır ve böylelikle dramatik yapının güçlendirildiğini görürüz. Bir toplumu tanımak, ondaki sosyal, kültürel, ekonomi alanındaki değişim ve gelişimi gözler önüne serebilmek için insanların esnek olmasının, empati kurmasının zorunluluk olduğu bir dönemden geçiyoruz. Böyle bir durumda  sanatın rolü çok önemli ve yadsınmayacak bir büyüklüktedir. Yöneticilerin sanatın, özellikle de tiyatro sanatının dönüştürücü gücünün bir an önce farkına varıp bunu adil bir zemine oturtarak, sanat ve kültür politikalarıyla bu durumu desteklemeleri gerekmektedir. Tabii böyle bir kültür politikaları varsa?

Toplum olarak karamsarlığın, umutsuzluğun kanıksandığı şu günlerde umma eylemimizi en çok da empatiyle güçlendirmeye ihtiyacımız var. Belki de toplum olarak Hamlet’in dediği gibi varoluşsal sorgulamalarımıza “Olmak ya da olmamak…” diye başlayıp bütün meselenin, kaybedecek olsak bile oyunu kalpten yana koyabilmekten geçtiğine dikkat çekmemiz gerekiyor. Güzel günleri yeşertme umudu her zaman sevgiyle mümkün diye…

İnsani değerlerin bir bir yitirildiği, yalan ve cehaletin kol gezdiği, yöneticilerin hırs ve doyumsuzluk tuzaklarıyla, kendini savaşlarla yok etmeye hazırlanan bir dünyada insanlığın var olma çabasına, sahnelerimizden varoluşsal sorularımızı sorarak destek olacağız. Bunu yaparken de Brecht’in dediği gibi “Sanatın en büyük sanat olan, yaşama sanatına katkıda bulunmasını sağlayacak…” şekilde soracağız sorularımızı. Empati duygusunun zenginliğiyle yakalayacağız umudu. 

Tıpkı ölmeden önce biraz ışık isteyen Goethe’nin yeniden var olma çabasını bir yazarın sahnede Feuerbach’a dönüştürmesi gibi, oyun – yaşam – ölüm üçgeninde yeniden kuracağız kapanan sahnelerimizi. 

Karanlıkta kanattıkları yaralarımıza, sahne tozunu merhem yapacağız. 

Empati duygusunun yüceliğiyle iyileştirebileceğiz kendimizi. 

Tüm bunlar yetmeyecek… 

Işık, biraz daha ışık isteyeceğiz ama bu sefer seyirciden… 

VE PERDE! Diyerek, karanlıktan aydınlığa adım adım devşireceğiz umudu…

Sanatla… En çok da tiyatroyla…

Kaynakça: 

Mary Zournazi, Umut Değişim İçin Yeni Felsefeler, Uygar Abacı, Literatür Yay. İstanbul, 2012.

Özlem Belkıs, Feminist Tiyatro, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul, 2015.

Hülya Nutku, Güneşe Tırmanmazsan Ayı Göremezsin, İleri Kitabevi, İzmir, 1992.

Ernest Fischer, Sanatın Gerekliliği, Payel Yayınları, Cevat Çapan, İstanbul, 1995.

William Shakespeare, Hamlet, Türkiye İş Bankası Yayınları, Sabahattin Eyüboğlu, İstanbul, 2014.

Tankred Dorts, Ben, Feuerbach, Çev: Sema Engin, 1994. yayımlanmamış metin. 


Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 2023 Bahar / Yaz (47/48) “Nasıl?” konulu özel sayısında yer almıştır.

Yazar Hakkında / S. Özlem Güner

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et