Görüntü Çağında Tiyatro II
Seyircinin Zamanı
Kişisel akışlar çağında tiyatro ve değişen izleme alışkanlığı
Bir zamanlar başka hayatları görmek için insanların bir araya gelmesi gerekiyordu.
Tiyatro yalnızca bir oyunun izlendiği yer değildi. Aynı karanlığın içinde yan yana oturan insanlar bazen olmak istedikleri kişiyi, bazen olmaktan korktukları kişiyi, bazen de kendilerini seyrediyordu. Görmedikleri bir meslekle, bilmedikleri bir evle ve kendilerine uzak bir hayatla orada karşılaşabiliyorlardı.
Işıklar söndüğünde birbirini tanımayan insanlar aynı başlangıcı bekliyordu. Bir oyuncunun susuşu herkese aynı anda ulaşıyor, salondaki küçük bir öksürük bile ortak sessizliği değiştiriyordu. Seyretmek yalnızca bir görüntü almak değil, başkalarıyla aynı ana razı olmaktı.
Şimdi başka hayatlar bizi beklemiyor. Biz daha aramadan önümüze düşüyorlar.
Ortak Ekrandan Kişisel Akışa
Televizyon, oyunculuğu evlere taşıdığında tiyatronun bu alandaki ayrıcalığı zaten sarsılmıştı. Başka yüzleri ve hikâyeleri görmek için mutlaka bir salona gitmek gerekmiyordu. Bunu tiyatroya vurulmuş öldürücü bir darbe olarak görmüyorum; ama seyretme biçimimizi değiştirdiği açık.
Yine de televizyon döneminde çoğu evde ortak bir ekran vardı. Ev halkı sınırlı seçeneklerden birini birlikte izliyor, yayının başladığı saate ve belirlediği süreye uyuyordu. Bir sonraki sahneyi görmek için beklemek gerekiyordu.
Sosyal medya bu ortak ekranı parçaladı. Şimdi aynı evin içinde herkesin önünde başka bir akış var. Herkes kendi seçiminin içinde tek başına seyirci; aynı zamanda kendi hayatının oyuncusu, kameramanı, yönetmeni ve yayıncısı.
Bu yeni seyircinin elinde sürekli açık bir çıkış kapısı bulunuyor. Bir görüntü yavaş başlarsa, ilk saniyelerde ilgisini çekmezse ya da beklediği duyguyu vermezse parmağını hareket ettirmesi yeterli. Karşısına hemen başka bir hayat geliyor.
Seyircinin Elindeki Zaman
Öğrencilerimde dikkatlerini bir konu üzerinde tutma sürelerinin azaldığını gözlemliyorum. Bunun tek nedeninin sosyal medya olduğunu söyleyemem. Kısa içeriklerin bu değişimi doğurduğuna dair kesin bir yargım da yok. Fakat kısa içerikle kısalan tahammülün birbirini beslediğini düşünmeden edemiyorum.
Belki gençler uzun süre dikkat kuramıyor da değildir. Sevdikleri bir diziyi, oyunu ya da yayını saatlerce izleyebiliyorlar. Fakat çoğu zaman hızını ve bırakacakları anı kendileri belirliyor. Durdurabiliyor, ileri alabiliyor, geri dönebiliyorlar. Tiyatro ise seyirciden başkasının kurduğu zamana katılmasını istiyor.
Sahne başladığında herkes için aynı anda başlıyor. Oyuncu bir cümleyi yeniden söyleyemiyor, seyirci bir anı geri alamıyor. Salondaki insanlar kısa bir süre için aynı zamana teslim oluyor. Bugün tiyatronun zorluğu kadar değeri de belki burada.
Bu nedenle uzun oyunların artık izlenemeyeceğini düşünmüyorum. Fakat bir oyunun iki perde sürmesi, yalnızca tiyatro geleneğinde böyle olduğu için kabul edilmeyebilir. Sahne seyirciden istediği zamanın karşılığını vermek zorunda. Uzunluk tek başına derinlik olmadığı gibi, kısalık da tek başına yüzeysellik değildir.
Ulaşılabilir Olan
Yaşadığım yerde bunu başka bir açıdan da görüyorum. Tiyatroyla sık karşılaşmış bir seyirci ile hayatında birkaç oyun izlemiş bir seyircinin beklentisi aynı olmayabiliyor. Burada birinin beğenisini diğerinden üstün tutmuyorum. Karşılaşma sıklığı, insanın neyi tiyatro olarak gördüğünü ve bir oyundan ne beklediğini değiştiriyor.
Tiyatro alışkanlığı olmayan biri için telefondaki kısa, tanıdık ve aracısızmış gibi görünen görüntü çok daha ulaşılabilir. Evinden çıkması, hazırlanması, bir salona gitmesi ve hakkında az şey bildiği bir oyuna zaman vermesi gerekmiyor.
Köyde tiyatro yaparken, sahnedeki oldukça basit ve zaman zaman özensiz bir taklidin bile tiyatronun doğal biçimi olarak kabul edilebildiğini görüyorum. Bu, seyircinin yetersizliğinden çok, karşılaştığı örneklerin sınırıyla ilgili. İnsan çoğu zaman gördükleri üzerinden bir beklenti kuruyor; başka bir ihtimali tanımıyorsa onu araması da kolay değil.
YouTube’un, Instagram’ın ya da TikTok’un tiyatronun yerini alacağını düşünmüyorum. Fakat tiyatroya gitme alışkanlığının oluşabileceği alanı daraltmasından kuşkulanıyorum. İnsan kolayca ulaştığı görüntülerle yetiniyorsa, henüz tanımadığı bir sanat için neden çaba göstermesi gerektiğini bilmiyor olabilir.
Tiyatroya gitmek yalnızca bilet almak da değildir. İnsan ne giyeceğini, nereye oturacağını, ne zaman alkışlayacağını bilmediği bir yere girerken kendisini yabancı hissedebilir. Telefon ekranında böyle bir eşik yoktur. Bu yüzden tiyatronun insanları yalnızca çağırması değil, o eşiği küçültmesi ve içeride kendilerine de bir yer olduğunu hissettirmesi gerekiyor.
Seyirci Ne İster?
Bütün bunları düşünürken dönüp dolaşıp aynı soruya geliyorum: Seyirci ne ister?
Belki bu sorunun tek bir cevabı yok; çünkü artık tek bir seyirci de yok. Sosyal medya herkese başka bir akış gösteriyor. Aynı evde yaşayan insanlar bile ortak bir seyir alanında buluşmak yerine kendi ilgilerine, meraklarına ve öfkelerine göre düzenlenmiş ayrı dünyaları izliyor.
Üstelik bu akış yalnızca istediğimiz şeyi önümüze getirmiyor; ne isteyeceğimizi de yavaş yavaş öğretiyor. Hangi görüntüde durduğumuzu, hangisini hemen geçtiğimizi ve neye öfkelendiğimizi izliyor. Sonra bize biraz daha fazlasını sunuyor. Bir süre sonra seçim yaptığımızı düşünürken, alıştığımız şeylerin içinde seçim yapıyor olabiliriz.
Ben bir seyirci olarak etkilenmek istiyorum. Sadece birinin bir yerden başka bir yere gidişini izlemek bana yetmiyor. O yolculuk bildiğimi sandığım şeyi kırıyorsa, aynı olaya başka bir yerden bakmamı sağlıyorsa benim için anlam kazanıyor. Bir anlatının karşısında kalmamı sağlayan şey yalnızca olayın merakı değil; bakışımın anlatı ilerledikçe değişmesidir.
Şermin Yaşar’ın bir anlatısında karşılaştığım yapı beni bu yüzden etkiledi. Aynı olay, içindeki farklı kişilerin gözünden yeniden anlatılıyordu. Birinin “Bana sinirli bakıyordu” dediği anı, diğeri bambaşka türlü hatırlıyordu. Belki sinirli değildi; ona bir şey anlatmaya çalışıyordu. Olay değişmiyor, fakat her bakış önceki gerçeği biraz yerinden oynatıyordu.
Sosyal medya bize sayısız hayat gösteriyor ama çoğu zaman kamerayı tutanın seçtiği tek bakışı sunuyor. Tiyatro aynı olaya birkaç yerden bakabilir. İlk anda inandığımız gerçeğin arkasını açabilir. Görüntü bombardımanının içinde göremediğimiz şeyi doğrudan göstermekten çok, gördüğümüz şey hakkında yeni bir kuşku uyandırabilir.
Eski Hikâyeye Yeni Bir Bakış
Kırk yıllık hikâyelerin kırk yıl önceki biçimleriyle tekrar tekrar oynanması beni bu yüzden çekmiyor. İtirazım eski metinlere değil. İnsan korkusu, iktidar arzusu, aşkı, kıskançlığı ve ölümü eskimiyor. Fakat seyircinin görme biçimi değişirken sahnenin hiç değişmemesi başka bir sorun.
Aynı ses tonları, aynı karakter kalıpları ve “Tiyatro böyle oynanır” kabulü, geleneği yaşatmak yerine onun kabuğunu tekrarlayabilir. Sorun hikâyenin eski olması değil, artık yeni bir gözle görülmemesi olabilir.
Yeni bir gözle bakmak, eski bir oyuna yalnızca bugünün kıyafetlerini giydirmek anlamına gelmiyor. Metnin bugünkü insanda hangi yaraya, korkuya ya da çelişkiye dokunduğunu yeniden aramak gerekiyor. Aksi hâlde sahne metni yaşatmıyor; ona ait eski bir fotoğrafı tekrar gösteriyor.
Tiyatronun meselesi sosyal medyanın hızına yetişmek değil, seyirciye kendi seçmediği bir zamanın içinde kalmayı yeniden önermektir. Bir görüntünün karşısında biraz daha uzun durmak, hemen hüküm vermeyi geciktirmek ve birbirinden kopmuş insanları kısa bir süre için aynı zamanda buluşturmak…
Belki salonun karanlığı hâlâ bu yüzden önemlidir. Herkesin kendi ekranında başka bir şey izlediği bir çağda, yabancılarla birlikte aynı susuşu beklemek başlı başına başka bir deneyime dönüşüyor.
Belki artık “Seyirci ne istiyor?” sorusu da yetmiyor.
Seyirci burada, başka hiçbir yerde yaşayamayacağı neyle karşılaşabilir?
Tiyatronun geleceğini belirleyecek soru biraz da bu olabilir.
TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer yazılara buradan ulaşabilirsiniz.





