Bağımsızlığın ve Özgürlüğün Simgesi Carmen

Carmen hiçbir zaman evet demeyecek, o özgür doğdu ve özgür ölecek.

Eril kuşatılma

Güney İspanya’dayız. Askerler, her yerde askerler…İtişme kakışma, gerilim, ansızın çıkan bir kavga, parlayan bıçaklar, patlayan tabancalar, saldırganlık, bağırışmalar, zehirli erkek dünyasının sınırsız gücü… Sahneye kadınlar girdiğinde erkeklerin onları her an üzerlerine saldırmaya hazır aç gözlerle dört bir yandan  kuşatmaları, hiç bitmeyen cinsiyetçi  davranışları, kaba saba maço halleri eril bir dünyanın göstergeleri.  Arabalar, içki, rekabet, yarış, hız, otomobil, boğa güreşi, saldırganlık, şiddet…

Daha ilk anda enerjik, ritmik, gerilimli bir dünyaya sokuyor bizi orkestra ve koro ( Viyana Opera Orkestrası ve Opera Korosu). Fabrika işçilerinin, kaçakçıların, askerlerin, hayat kadınlarının şiddet ve seks dolu karanlık dünyasında geçiyor Carmen’in öyküsü, köksüzlerin, vatansızların dünyasında.  

Modern bir Carmen

Viyana Operası’ndayım. İspanyol yönetmen Calixto Bieito’nun sahnelediği Carmen’i izliyorum. 2300 kişiyi alan beş katlı opera salonu tıklım tıklım dolu. Salonda tıs çıkmıyor, dikkat yoğunluğu müthiş. Işıltılı kadife sesli tenor Don Jose’nin (Piotr Beczalaer) her aryasında salon alkıştan yıkılıyor, buna karşılık daha küçük bir sesi olan yine de büyük bir müzikaliteyle  çok etkileyici söyleyen Carmen rolündeki mezzo soprano Victoria Karkacheva’ya izleyici tepkileri daha geri planda. Bunda belki de Carmen’in alışıldık Carmen figürlerinden farklı olması da etken olabilir. Carmen çılgın, yırtıcı, femme fatal bir kadın değil, tam tersine içimizden biri. Omuzuna değin dalgalanan sarı kumral saçları ve gündelik modern giysileriyle özgürlüğünü çılgınca savunan ateşli bir kadından çok, kendisini kuşatan eril dünyada bağımsızlığını her ne pahasına olursa olsun korumaya çalışan modern bir kadın. Ama ataerkillik böyle bir kadına hiç yaşam hakkı tanımaz. Nitekim Carmen’in kendisini terk etmesini kaldıramayan Don Jose onu acımasızca öldürür. Dünya erkeklerin çevresinde döndüğü sürece kadınların yaşam hakkı yoktur. 

Carmen operasından bir kare. Fotoğraf: Michael Poehn

Estetik açıdan çok farklı da olsa dünya görüşü açısından çok benzer bir yorumu bundan on yıl önce Frankfurt Operası’nda Barie Kosky’nin yönetiminde izlemiştim. Dans ve revü karışımı bu yorumda folklorik ögelerden ya da patetik sahnelerden bilinçle kaçınılıyordu. Bu nedenle de sahneyi baştan aşağı kaplayan merdivenlerle çok minimalist bir sahne tasarımı çizilmişti.  Carmen ise tıpkı Viyana’daki Carmen gibi sadece baştan çıkarıcı bir kadın değil, ataerkil sistemde her ne pahasına olursa olsun kendi özgürlüğünü korumaya, kendi olmaya çalışan bir kadındı. 

Geleneksel yorumlarda tam bir femme fatal olan Carmen’in karşıtı Don Jose’nin hanım hanımcık nişanlısı Michaella’dır. Carmen ortalığı kasıp kavururken Michaella sessizce kaderine katlanır. Michaella dupduru soprano sesiyle ( Anna Bondarenko) saf, temiz iyi kadını temsil ederken Carmen tehlikeli kötü kadındır. Bieito yorumunda böyle bir ayırım yapmaz, tam tersine dış görünümleri gibi, her iki kadın da sarı saçlıdır, giysileri birbirinden çok farklı değildir, kendinden emin duruşlarıyla, cesaretleriyle her ikisi de birbirine yakındır. Ancak kaderleri farklıdır. Çünkü Michaella yaşadığı toplumun kurallarına ayak uydurmuştur, Carmen ise başkaldırısıyla sınırları kırmaya çalışır.

Bütün erkeklerin onu elde etmeye çalıştıkları güzel bir kadındır Carmen. Ama o kimseye bağlanmaz ve özgürlüğünü her ne pahasına olursa olsun korumaya çalışır. Sevmek, aşık olmak onun da en doğal hakkıdır, ama hiçbir erkeğin, sevgilisi Don Jose’nin bile ona sahip çıkmasına izin vermez. Carmen onu sımsıkı saran bu erkek dünyasında saldırganlığıyla, öfkesiyle sürekli olarak kendisini savunma hâlindedir. Ölümü de bir savunma biçimidir. 

Carmen’in her tür romantizm ve yerellikten kaçan gerçekçi havası oyunu bugüne taşıyor. On dakikada bir kadının öldürüldüğü (femizide) dünyamızda Carmen bize çok ama çok tanıdık geliyor. Yönetmen Bieito, Carmen karakterini romantize etmeden gerçekçi yanını çıkartmak istediğini, bu açıdan da Carmen’in nasıl karmaşık bir karakter olduğunu göstermeye çalıştığını söylüyor.

Fotoğraf: Richard Hubert Smith

İlk sahnelendiğinde Carmen 

1875 yılında Carmen Paris’te Opera Comique Tiyatrosu’nda ilk sahnelendiğinde sahnede püfür püfür sigara içen, dilediğiyle flört eden, aşk yaşayan, birkaç sevgilisi olan, erkeklere başkaldıran, pişmanlık nedir bilmeyen bu çılgın roman kadını tam anlamıyla şok etkisi uyandırmıştı. Carmen açık açık dilediği gibi yaşayacağını, istediğini seveceğini, istediğini terkedeceğini söylüyordu. Birine ait olmaktansa ölmeye razıydı. Bu özgür ruhlu, başına buyruk kadın dönemin ahlak anlayışına hiç uymuyordu. Gerçi 19.yüzyılın Fransa’sında İspanya’ya, Romanlar’a, boğa güreşine, kısaca bu egzotik atmosfere ilgi büyüktü, Bizet de büyüleyici müziğiyle bu atmosferi çok güzel çıkarıyordu ama Carmen gibi bir kadın yine de çok yadırganmıştı. Öte yandan o dönemde çoğu opera, kralların, soyluların çevresinde geçiyordu. Bu operada ise ilk kez alt katman insanları, fabrika işçileri, askerler, kaçakçılar gösteriliyordu. Sonuçta Paris’te bu  opera beğenilmemişti. Gösteri sırasında birçok kimse salonu terk etmişti, basın ise bu ahlaksız kadının başrolde olmasına ateş püskürüyordu. Bu tepkilerden dolayı büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Bizet arkadaşlarına bu operanın büyük olasılıkla geleceği olmadığını yazmıştı. Prömiyerden çok kısa süre sonra da yaşamını henüz çok genç yaşta yitirdiği için operasının nasıl bir başyapıt hâline geldiğini ne yazık ki  görememişti. Nitekim Carmen prömiyerden birkaç ay sonra Viyana Operası’nda olağanüstü bir başarı elde etmiş, ondan sonra da bir başyapıt olarak dünyanın dört bir yanında sergilenmeye başlamıştı. 

1961’de Viyana’da Carmen

Çocukken izlediğim ilk operaydı Carmen. 1960 sonrası Viyana’daydık. Karayan’ın yönettiği orkestra müthişti ama beni en çok etkileyen Christa Ludwig’ın sergilediği Carmen’di. Bu Carmen tam bir ateş parçasıydı. Çevresini yakıp yıkıyor, herkesi gözünü kırpmadan yaralıyordu. Finalde gözyaşlarımı tutamamıştım. Ama gözyaşlarım Carmen’e değil Don Jose’yeydi. Böylesine büyük bir sevgi, böylesine büyük bir aşk hiçe sayılmamalıydı. Günlerce Carmen’in etkisi altında kaldığımı ve herkesi mutsuz eden bu kötü ruhlu kadına içten içe çok öfkelendiğimi anımsıyorum. Carmen’e hiç acımamıştım, o başına buyrukluğu yüzünden erkekleri harcayan acımasız ve kötü bir kadındı. 

O dönemin Carmen’i erkekleri baştan çıkararak parmağında oynatan tehlikeli kadına gönderme yapıyordu. Ama bugünün anlayışı çok değişti. Carmen özgür ve bağımsız bir kadındır ama kadını kendi malı gibi gören erkek dünyasında böyle bir kadına hiç yer yoktur. Çünkü ataerkil ve cinsiyetçi bir sistemde Carmen gibi kadınlar çok tehlikelidir. Bugünün Carmen’i hem ataerkil dünyanın kurbanı hem de kadın özgürlüğünün simgesi olarak yorumlanıyor. Viyana’da izlediğim Carmen de bu yaklaşımla çok gerçekçi sergilenmişti. Bu açıdan da eril atmosferi en çarpıcı biçimde sergileyen sahne tasarımı da çok etkileyiciydi. 

www.zehraipsiroglu.com


TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer eleştiri yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Zehra İpşiroğlu

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin