Atölyeden Oyuna Kısa Bir Yolculuk: Yönetmen Louis Villinger ile Maria Stuart Oyunu Üzerine Bir Röportaj
Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde 5-6-7-8 Ekim 2026 tarihlerinde yapılan “Alman Tiyatro Pratiğine Bakış: Maria Stuart Oyunu Üzerinden Monolog Çalışması” başlıklı atölye çalışması hakkında Almanya’da hem öğretim görevliliği hem de rejisörlük yapan Louis Villinger ile konuştuk.
Aynur Demircan: Öncelikle ülkemize, Ankara’ya ve Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’ne hoşgeldiniz. Kendiniz ve tiyatro geçmişiniz hakkında bilgi verebilir misiniz?
Louis Villinger: Drama, müzikal tiyatro ve büyük ölçekli açık hava yapımları dâhil olmak üzere çok çeşitli tür ve biçimlerde çalışan bir Alman tiyatro yönetmeniyim. Mümkün olan her fırsatta, farklı sanat disiplinlerini bir araya getiren projelerde yer almaktan keyif alıyorum.
Münih’teki Bavyera Tiyatro Akademisi August Everding’de (Bayerische Theaterakademie August Everding) tiyatro yönetmenliği eğitimi aldım ve 2009 yılında mezun oldum. 2010 yılından bu yana serbest yönetmen olarak çalışmaktayım. 2013-2018 yılları arasında Stendal’daki Theater der Altmark’ta kadrolu yönetmen olarak görev yaptım. Kariyerim boyunca Almanya genelinde pek çok devlet tiyatrosu ve belediye tiyatrosunda çalıştım; 70’ten fazla sahne yapımının yönetmenliğini üstlendim. Sahnelediğim eserler bölgesel ve ulusal düzeyde ödüller kazandı ve çeşitli tiyatro festivallerinde izleyiciyle buluştu.
Hâlihazırda, Almanya’nın en önemli açık hava tiyatro festivallerinden biri olan ve Rügen Adası’nda düzenlenen Störtebeker Festivali’nde sanat yönetmeni ve sahne yönetmeni olarak görev yapmaktayım. Yönetmenlik çalışmalarımın yanı sıra, Berlin’deki Ernst Busch Dramatik Sanatlar Akademisi (Ernst Busch Academy of Dramatic Arts) dâhil olmak üzere çeşitli kurumlarda oyunculuk ve sahne çalışması üzerine dersler veriyorum. Özellikle genç oyuncularla çalışmaktan; oyunculukta psikolojik süreçler, bedensel ifade ve dramatik metin arasındaki ilişkiyi keşfetmekten büyük keyif alıyorum.

A.D: Ankara şehri ve Ankara Devlet Konservatuarı hakkında neler düşündünüz? Kısaca izlenimlerinizden bahsedebilir misiniz?
L.V: Konservatuvarı gençlerin büyük bir özveri ve neşeyle kendi sanatsal kimliklerini geliştirmeye başladıkları bir yer olarak deneyimledim.
Öğrencilerin, dıştan içe doğru çalışma ya da bir karakteri biçimsel ve fiziksel araçlarla keşfetme gibi —elbette her zaman açık bir kalple yaklaştıkları— kendileri için tamamen yeni olabilen oyunculuk yöntemlerine karşı gösterdikleri açıklık ise özellikle etkileyiciydi.
Öğrencilerin tiyatroya dair sağlam bir teorik kavrayışa sahip olduklarını görmek benim açımdan memnuniyet vericiydi. Bununla birlikte, bireysel konuşma ve ses eğitimi, fiziksel eğitim, dans ve sahne dövüşü gibi pratik disiplinlere müfredatta daha az yer ayrıldığını gözlemlemek dikkatimi çekti. Almanya’daki oyunculuk programlarında bu tür fiziksel ve ses eğitimi süreçlerine çok daha fazla zaman ayrılıyor.
Ziyaretimi özellikle unutulmaz kılan şey, konservatuvarda karşılaştığım sıcaklık ve misafirperverlikti. Ankara, oldukça canlı bir tiyatro ortamına sahip. Keşke bu ortamı daha yakından deneyimlemek için daha fazla vaktim olsaydı.
A.D: Atölye çalışması için ikinci sınıf öğrencilerimizle dört gün süren bir zaman aralığının sonunda, 50 dakika kadar süren kısa bir oyun çıkarmayı başardınız? Bu süreçte öğrencilerimizle çalışmalarınız ve geleceğin oyuncuları hakkında hangi gözlemlerde bulundunuz?
L.V: 50 dakikalık bu performans, dört günlük çok yoğun bir çalışmanın ürünü olan gerçek bir ustalık gösterisiydi. Zehra Öykü Sarı-Beckmann yönetimindeki ısınma çalışmaları, tüm süreç boyunca son derece faydalı oldu.Kendi yapımlarımda, bir kısmını fiziksel egzersizlerden yola çıkarak geliştirdiğim koreografik unsurlarla çalışmaktan keyif alırım. Bu atölye çalışmasında da aynı yaklaşımı benimsedik. Öğrenciler çalışmaya büyük bir özveriyle bağlandılar. Uyguladığımız bazı yöntemler onları hem şaşırttı hem de oldukça zorladı, ancak bu zorlukların üstesinden kayda değer bir esneklikle geldiler.
Çalışmalarını güvenli ve destekleyici bir ortamda sunacak olmaları, öğrencilerin kendi beklentilerinin de ötesine geçmeleri için kuşkusuz başka bir motivasyon kaynağıydı.Bu çok kısa süre zarfında, bazı öğrenciler tam anlamıyla eğitimli, profesyonel oyuncuların seviyesini anımsatan sonuçlara ulaşmayı başardılar.
Dolayısıyla, Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nün, uluslararası ölçekte kıyaslandığında hiçbir eksiği olmayan, yarının tiyatro yeteneklerini yetiştirdiğini söyleyebilirim.

A.D: Atölyedeki öğrencilerle çalıştığınız oyun olan Schiller’in Maria Stuart oyununa nasıl karar verdiniz? Oyunun sonunda konservatuar öğrencileri ile ailelerine ve isteyen kişilere açık olacak oyununuzda Alman seyircisinin iyi bildiği bir şair-yazar olan Schiller ve yazıldığı ve oynandığı bir dönemde ses getiren bir oyun olmasına rağmen, Maria Stuart’ın Türk seyircisinin üzerinde nasıl bir etki yaratmasını hedeflemiştiniz?
L.V: Schiller’in Maria Stuart adlı eserini seçmemin nedenleri, metnin yapısında gizliydi. Klasik bir metinle çalışmak ve bu metin aracılığıyla –kısmen Bertolt Brecht’in etkisiyle– Alman tiyatrosunda oldukça aşina olunan tiyatral ilkeleri keşfetmek bana heyecan verici geldi. Bu ilkeler arasında, fiziksel formlarla çalışmak ve oyuncuların mekân içindeki konumlandırılması gibi unsurlar da yer alıyor. Bu yaklaşım, aynı zamanda kendi sanatsal üslubumu –ki bu üslup genellikle tiyatral imgeler yaratan, dansı andıran, geniş kapsamlı hareketleri içerir– esere dâhil etmeme de olanak tanıdı.
Ayrıca, bir Alman oyun yazarını seçmeyi hem ilgi çekici hem de önemli buldum. Maria Stuart eserine zaten aşinaydım; daha önce Theater Gera’da bu oyunun yönetmenliğini üstlenmiştim.
Oyunda beni özellikle cezbeden şey, son derece karmaşık iki büyük kadın karakterin yanı sıra, oldukça ilginç erkek karakterlere de yer vermesi. Eser iktidarın insanları nasıl değiştirebildiğini, nasıl yozlaştırabildiğini, korkuya sürükleyebildiğini, hatta nasıl çürüttüğünü gözler önüne seriyor. Ayrıca, iktidar sahibi bir bireyin yaşadığı güvensizlik hissinin çevresindeki herkesi nasıl etkileyebileceğini ve bunun tüm bir ülkeye uzanabilecek sonuçlar doğurabileceğini de gösteriyor.
Siyasi değişimlerin her an yeniden şekillendirdiği bir dünyada yaşıyoruz. İşte bu yüzden, Almanya’da sahnelediğim dönemde de bu oyun benim için büyük önem taşıyordu. Aynı şekilde, Türk öğrenciler için de anlamlı olabileceğini düşündüm. Ayrıca, oyunun barındırdığı dramatik derinliğin davetli konuklar üzerinde de bir etki bırakacağını umut ettim.
A.D: Orijinal hâli beş perde ve 23 kişi ile oynanan ve son derece girift bir oyun yapısına sahip olan kapalı biçim bir trajedi oyununu 5 kişi ile oynanacak şekilde yeniden ele alıp, yer yer açık biçim göstermeci teknikleri de kullanarak güncelleştirirken neyi düşündünüz? Oyun metnini ya da İngiliz tarihinin bu kesintisini bilmeyen biri için nasıl bir seyirlik ortaya koymayı hedeflemiştiniz?
L.V: Theater Gera’daki prodüksiyonum için, diğer tiyatro projelerim üzerindeki çalışmalarımın yanı sıra, altı aylık bir süre zarfında oyunun bir uyarlamasını hazırladım ve karakter sayısını dokuza indirdim.
Schiller’in metnini yazarına büyük bir saygı duyarak bir malzeme olarak ele aldım. Örneğin, orijinalinde üçüncü tekil şahıs ağzından yazılmış bölümlerle, birinci tekil şahıs ağzından yazılmış bölümleri birleştirerek yeni metinler oluşturdum. Bu yöntem, karmaşık anlatıyı sadeleştirmemi ve oyunun özünü açığa çıkarmamı sağladı.Schiller’in oyunu, kapalı bir dramatik yapıya sahip olsa da, klasik eylem, zaman ve mekân birliklerine her zaman bağlı kalmadan da yorumlanabilir. Çalışmamda, açık biçim dramatik biçimler ile koro çalışmaları ve aynı karakterin birden fazla oyuncu tarafından canlandırılması gibi çağdaş tiyatro teknikleri büyük önem taşıyordu. Bu yaklaşımların, oyunculuk öğrencilerinin birer performans sanatçısı olarak daha da gelişmeleri adına değerli birer esin kaynağı olduğunu düşünüyorum.
Gera’daki uyarlamamdan yola çıkarak metni daha da yoğunlaştırdım ve kademeli olarak en yalın hâline indirgedim.
Çatışmaları odak noktasına alıp olay örgüsünü beş karaktere indirgememin -ki bu karakterler çok daha fazla sayıda oyunculuk öğrencisi tarafından canlandırılıyordu- izleyicinin metne girişini kolaylaştırdığını umuyorum. Bir istisna dışında, yalnızca sahnede gerçekten görünen karakterlerin isimlerine yer verildi ve bu isimler her ortaya çıkışlarında da tekrarlandı.
Dolayısıyla, oyunun kendisine veya tarihsel arka planına dair önceden bir bilgi sahibi olunmasa dahi, temel çatışmaların anlaşılabilir olduğunu umuyorum. Performansı izlemek, kuşkusuz uyanık bir zihin ve tiyatronun bu özel biçimine karşı bir açıklık gerektiriyordu.
A.D: Maria Stuart oyunun başkahramanı olmakla birlikte onun hikâyesine koşut olarak ilerleyen bir de Kraliçe Elizabeth hikâyesi var. Oyunun en dramatik noktasında ise birinin yaşamını devam ettirebilmesi için diğerinin ölmesi gerekiyor: “Onun yaşamı senin için ölüm/Onun ölümü ise senin yaşamın” denilerek, Elizabeth’in hayatı boyunca hiç görmediği kuzeninin idam cezasını imzalaması sağlanıyor. Schiller, oyunun önsözünde Maria Stuart’ı tartışmalı ve problemli bir oyun kişisi olarak göstermek istediğini ve oyun kişisine acıma (merhamet/pity) ile değil de, oyunun tamamına yayılmış bir patetik duygu ile yakınlaşmamızı hedeflediğini söylüyor. Sizin oyununuzda dışarıda her iki kadının aleyhine onlarca tuzak ve entrika dolaşırken, ikisinin de her şeyin kurbanı gibi gösterilmesi bilinçli bir reji müdahalesi mi?
L.V: Her iki kadın da içinde bulundukları dünyanın, çevrelerindeki insanların -özellikle de erkeklerin- bir ürünüdür. İkisi de bir yük taşımaktadır. Bir bakıma, her ikisi de kendi koşullarının tutsağıdır. Dolayısıyla, her ne kadar yaşamları için mücadele edip olaylarda aktif roller üstlenseler de, onların birer kurban oldukları yönündeki yorumu anlayabiliyorum.
Her iki kadın da sürekli olarak çevrelerindeki erkeklerin etki ve manipülasyon girişimlerine maruz kalıyorlar. Ancak bu, yalnızca cinsiyetle ilgili bir mesele değil; aynı zamanda siyasi iktidarın doğasında ve bir hükümdarın konumunda da var olan bir durumdur. Soylular ve danışmanlar kendi çıkarlarının peşinde koşar ve hükümdarın kararlarını etkilemeye çalışırlar. Sanırım Rönesans döneminde hükümdar olmanın ne anlama geldiğine dair bazen oldukça basitleştirilmiş bir anlayışa sahibiz. Asıl soru şudur: Bir hükümdarın bağımsız hareket edebilme gücü ne kadardı ve kararları çevresindeki siyasi güçler tarafından ne ölçüde şekillendiriliyordu?
Bu oyunu benim için özellikle dikkat çekici kılan şey, erkek egemen bir dünyada -özellikle de tahtta oturan bir hükümdar olarak Elizabeth’in- bu iki kraliçenin kendilerini nasıl kabul ettirebildikleridir. Elizabeth’in, İngiliz tarihinde genellikle “Altın Çağ” olarak tanımlanan döneme yöneticilik ettiğini biliyoruz. Ne var ki, Mary’nin ölümü de bu tarihin bir parçasıdır. Ve Mary’nin idamı, Elizabeth’in siyasi başarısına rağmen, kuşkusuz bir başarısızlık olarak görülebilir. İşte bu çelişki, hikâyeyi benim için bu denli büyüleyici kılan unsurlardan biridir.Nihayetinde, oyunda asıl başarısız olan kişinin Elizabeth olduğunu söyleyebiliriz; o, insancıl ideallerin gereğini yerine getiremeyişiyle bu duruma düşer. Üstelik bu tür bir başarısızlığı yaşayanın bizzat “karşıt karakter” (antagonist) olması bana göre Schiller’in trajedisinin en dikkat çekici yönlerinden biridir.


Maria Stuart oyunundan kareler. Fotoğraf: Louis Villinger
A.D: Sahnede bir oyun kişisinin bazen 3 hatta 4 değişik oyuncu ile oynanmasından ötürü izleyenlerde bir zihin karışıklığının ortaya çıkması riskini bilerek mi bu çeşitliliği tercih ettiniz?
L.V: Öncelikle, tiyatronun zaman zaman izleyicisinin kafasını karıştırmasına da izin verilmesi gerektiğine inanıyorum; yeter ki izleyiciyi elinden tutup ona tatmin edici bir deneyim sunsun ve sürekli olarak bağ kurabileceği noktalar sağlasın.
Bir yönetmen olarak, izleyiciden gelebilecek her türlü tepkiyi öngöremem; zaten bunu istemem de. Elbette kendimi yazar, sanatsal vizyonum ve izleyici arasında bir aracı olarak görüyorum. Ancak izleyiciyi ciddiye aldığımız ve onlara performansın içine girebilmeleri için fırsatlar sunduğumuz sürece, onları yapıcı ve dostça bir biçimde zorlayabileceğimizi düşünüyorum.
Aynı karakteri birden fazla oyuncunun canlandırması kararı, Zehra Öykü Sarı-Beckmann ile birlikte aldığımız bir karardı. Bu, bir yandan pedagojik bir tercihti; tüm oyunculuk öğrencilerinin, güçlü çatışmalar barındıran ilginç ve zorlu rolleri üstlenmelerine olanak tanıyordu. Aynı zamanda, karakterlerine dair ortak bir anlayış geliştirmeleri için teşvik edildiler; kimi zaman fiziksel olarak birbirlerini yansıttılar, kimi zaman da yorumları arasında bilinçli olarak zıtlıklar yarattılar. Bu, başlı başına harika bir oyunculuk sınavıydı.
Örneğin, sahnede aynı anda iki Elizabeth vardı ve her biri karakterin farklı bir yönünü temsil ediyordu.
Sanatsal açıdan, Elizabeth’in bu farklı yönlerinin iki ayrı oyuncu tarafından ete kemiğe büründürülmesini büyüleyici buluyorum. Ya da Mortimer’ın giderek artan tehditkâr tavrını ve gittikçe rahatsız edici hâle gelen davranışlarını birden fazla oyuncu aracılığıyla keşfetmek gibi. Farklı öğrencilerin Mortimer’ı canlandırması, pek çok gencin onun gibi bir fanatiğe dönüşme potansiyeli taşıdığı fikrini de çağrıştırabilir. Ayrıca, karakterin varlığının çoğaltılması ona belli bir güç kazandırdı; özellikle de tüm Mortimer’lar hep birlikte Mary’nin hapishanesinin etrafında kol gezerken. Dolayısıyla benim için bu yaklaşım, hem pedagojik hem de estetik açıdan son derece ilgi çekiciydi.
A.D: Oyun kişilerinin çeşitliliği kadar rollerin birbirlerinden farklı şekilde icra edilmelerinden ötürü ortaya çıkan başka bir izlenme zorluğundan söz edebilir miyiz?
L.V: Daha fazla vaktimiz olsaydı, biçimsel açıdan daha bütünlüklü bir performans ortaya koymak için kesinlikle çabalardım. Ne var ki, elimizdeki kısıtlı süre nedeniyle her bir biçimsel beklentiyi karşılamak mümkün olmadı.
Bununla birlikte, performansın kurgusu üç farklı düzlem üzerinde çalışmayı gerektiriyordu: metnin yer almadığı, tamamen fiziksel ve çağrışımsal bir düzlem; kısa metin parçalarının kullanıldığı performatif bir düzlem ve yine oldukça stilize bir biçim içinde kalsa da her an gerçek duygularla beslenen, daha somut bir oyunculuk düzlemi. Metinde pek çok eksiltmeye gittiğimiz göz önüne alındığında, bu farklı düzlemlerin performansın bazı bölümlerini anlaşılması daha kolay hâle getirdiğini de savunabiliriz. Umarım, tamamen fiziksel olan sekanslar izleyicinin anlatıyı takip etmesine yardımcı olmuştur.
Yine de her bir izleyicinin kendine has bakış açısına ve görüşüne sonuna dek saygı duyuyorum. Hatta bazı izleyiciler için bu performansın oldukça zorlayıcı bulunmuş olması da gayet muhtemeldir.
A.D: Oyunda kullandığınız reji teknikleri için neler söyleyebilirsiniz? Sizin reji anlayışınızı oluştururken etkilendiğiniz tiyatro insanları ya da rejisörler kimlerdir? 70 kadar oyun yönetmiş ve çeşitli ödüller almış bir yönetmen olarak kendi reji tekniğinizi nasıl tarif edersiniz?
L.V: Brecht’in yabancılaştırma efektleri ve postmodern tiyatro teknikleri çalışmalarım üzerinde güçlü bir etkiye sahip olmuştur. Yönetmen Andreas Kriegenburg ile çalışırken, entelektüel olarak açıklanabilen ancak her şeyden önce sezgisel olarak kavranabilen tiyatral imgelere -beni büyüleyen bu imgelere- ve onların gücüne güvenmeyi öğrendim. Pina Bausch, özellikle insan bedenine, harekete ve ifadeye yönelik radikal odaklanışıyla fiziksel tiyatro anlayışım üzerinde önemli bir ilham kaynağı oldu. Onun çalışmaları, performans sanatına olan ilgimi de tetiklemiştir. Einar Schleef’in yapımlarındaki konuşma koroları da -her ne kadar onları yalnızca video kayıtlarından bilsem de- üzerimde derin bir etki bıraktı. Bunun yanı sıra, klasik tiyatrodan da güçlü bir şekilde etkilendim. Çocukluğumda ve gençliğimde Peter Zadek, Thomas Stein ve Dieter Dorn’un sahnelediği yapımları izleme fırsatım oldu. Bu deneyimler, oyun yazarına her zaman saygı duymanın ve oyunculara güvenmenin önemi de dâhil olmak üzere, tiyatro anlayışımı daha erken yaşlardan itibaren şekillendirdi.

A.D: Oyunda oldukça az dekor ve aksesuar kullanılan yalın ve sade bir reji ile oyunculukları ön plana çıkaran tercihler yaptığınız görülüyor. Buna rağmen sahnede ışık ve ışığın çok farklı şekillerde vurgulamalarla kullanılması ise dikkat çekici. Müzik ise neredeyse yok denecek kadar az bir yer kaplıyor. Oyunda en çok akılda kalan sahne üstü uygulamalardan biri fosforlu şerit hâlinde bir kare içine hapsedilmiş olan Maria Stuart. Stuart’ın kıstırılmışlığının bir işareti olarak şerit neredeyse bir rol kişisi kadar ilgi çekici hâle gelebiliyor. Arka planda ise, ironik de olsa 3 farklı Elizabeth kendileri ve kuzeni için yazılacak olan kaderi Moiralar gibi bekliyorlar. Bu iki küçük gibi görünen ama uzamda derinleşen göstergelerle oyunun seyir zevki artıyor. Sahne üstü seçimlerinizi nasıl yapmayı tercih edersiniz? Basit ama vurucu şekilde mi?
L.V: Bu gözlemleriniz için çok teşekkür ederim. Sanatsal konseptimin ardındaki niyetleri fark etmiş olmanız beni çok mutlu etti.
Boş ve net bir şekilde tanımlanmış bir mekâna, atmosferik bir aydınlatmaya, minimalist bir müziğe yapılan radikal indirgemenin anlatılanın özünü çok daha güçlü bir biçimde ön plana çıkarabileceğine inanıyorum.Böyle bir ortamda, alınan her sanatsal karar özel bir anlam kazanır. İzleyici kendi sonuçlarına varır ve birtakım çağrışımlar geliştirir; bu çağrışımların bazıları, benim bilinçli olarak amaçladığım ya da algıladığımın bile ötesine geçebilir. Yine de edindiğim tecrübelere göre, bu çağrışımlar çoğu zaman ele alınan materyale dair daha derin bir gerçeği gün yüzüne çıkarır.
Bununla birlikte, çalışmalarım arasında bir istisna, yani çok daha farklı bir üslupsal yaklaşım benimsediğim bir proje mevcut: Störtebeker Festspiele.
A.D: Störtebeker Festspiele için başlı başına bir fenomen denilebilir. Gerçek bir açık hava festivali ve aylar öncesinden biletleri alınan çok büyük bir yaz mevsimi konseptli, hayret verici bir organizasyon. Bize kısaca Festspiele’den de bahsederseniz seviniriz.
L.V: Söylediğiniz gibi, Störtebeker Festspiele, Baltık Denizi’ndeki Rügen Adası’nda her yıl düzenlenen bir açık hava tiyatro şöleni. Tiyatro alanı doğrudan su kıyısında yer alıyor; buradan geçen gemiler, piroteknik efektlerle desteklenen top atışları bile yapıyorlar. İzleyici alanı yaklaşık 9.000 kişiden oluşuyor.
Gösteride kartallar, baykuşlar ve şahinlerin yanı sıra yaklaşık 30 at ve at arabası var. Ayrıca özel bir piroteknik departmanı da söz konusu. Her yıl, Orta Çağ Avrupa’sındaki kasaba ve yapıları andıran yepyeni dekorlar inşa edilir. Tuğla, taş ve kil görünümlü yüzeyler aslında metal ve ahşap iskeletler üzerine monte edilmiş boyalı plastik panellerden oluşur ve şaşırtıcı derecede gerçekçi bir görünüm elde edilir. Üç aydan uzun süren sezon boyunca, her yıl yaklaşık 350.000 kişi bu görsel şöleni deneyimlemek için buraya gelir.
Störtebeker Festspiele, Orta Çağ’ın romantize edilmiş, aksiyon dolu bir versiyonunu sunar. Denizlerin “Robin Hood”u sayılabilecek tarihi bir figür olan Klaus Störtebeker’in hikâyesini anlatır. Efsaneye göre, zengin tüccarları soyar ve elde ettiği hazineleri mürettebatı arasında eşit şekilde paylaştırır; kendisi için diğerlerinden daha büyük bir pay almazdı. Bu eşit paylaşım ilkesi, tarihi kayıtlarda da kendine yer bulur. Ayrıca, servetinin bir kısmını yoksullara dağıttığı da söylenir. Böyle bir figür, Almanya’da büyük bir ilgi uyandırmaya devam ediyor. Almanlar genellikle düzeni seven, ilke ve kurallara bağlı kalan, dakikliğe önem veren, görev bilinci ve görgü kuralları konusunda hassas insanlar olarak bilinirler. Ancak aynı zamanda, Klaus Störtebeker gibi figürler de bizi büyülemektedir. Üstelik o, bu türdeki tek örnek de değil; kendi kurallarına göre yaşayan, olağanüstü bir özgürlükle hayat süren, zenginlerden alıp yoksullara veren başka tarihi figürler de vardır.Türk kültüründe de benzer figürlerin olup olmadığını araştırmanın çok ilgi çekici olacağını düşünüyorum. Belki de kolektif özlemlerimiz, kendi kültürel ortamımızda eksik olduğunu hissettiğimiz şeylere işaret ediyordur.
Störtebeker Festspiele üzerinde çalışmak bana büyük bir keyif veriyor; çünkü bana görkemli tiyatral imgeler yaratma imkânı tanıyor. Çalışmalarım genellikle güçlü bir indirgeme anlayışıyla ilişkilendirilse de, yaratıcı ekibimle birlikte öyle bir görsel dil ve yoğunlukta olan tiyatral etkili bir teknik geliştirmeyi başardık ki, festivali yakından bilenlere göre, bu durum festivalin 30 yıllık tarihinde daha önce hiç görülmemişti. Bir bakıma, kendimi bile şaşırttım.


Störtebeker Festspiele. Fotoğraflar: Fransizska Lorenz, Madeleine Krüger
A.D: Dört günde insanüstü bir çalışmayla, Tiyatro Bölümü’nün ikinci sınıf öğrencileriyle kısa da olsa, Maria Stuart oyununu çıkarmayı başardınız ve oyunda yer alan öğrenciler de bu kadar kısa bir zaman aralığında çalışmış olmalarına rağmen hedefe konsantre olarak, sahnede performanslarını en üst düzeyde icra etmek için oldukça fazla çaba gösterdiler. Atölye aşamasında onların oyunculuklarını geliştirmeleri için yeni yollar arayıp bulmalarında nasıl teknikler uyguladınız? Kısaca atölyenin başındaki hedefleriniz ve sonuçlar arasında nasıl bir korelasyon olduğunu anlatır mısınız?
L.V: Nazik sözleriniz için çok teşekkür ederim. Gerçekten yoğun geçen dört gündü; öğrencilerin gösterdiği özveri ve kararlılıktan çok etkilendim.
Zehra Öykü Sarı-Beckmann ve benim temel eğitim hedefimiz, öğrencileri Alman tiyatro pratiğiyle tanıştırmak ve onlara oyunculuk üzerine yeni bakış açıları sunmaktı.
Daha somut olarak; öğrencilere daha önce aşina olmadıkları, dolayısıyla onlar için heyecan verici olabilecek egzersizler, tiyatral biçimler ile karakter geliştirme ve oyunculuk yaklaşımları kazandırmak istedik. Zehra Öykü Sarı-Beckmann, koreograf Mary Overlie tarafından geliştirilen ve daha sonra Anne Bogart ile Tina Landau tarafından tiyatroya uyarlanıp genişletilen “Viewpoints” (Bakış Açıları) yaklaşımına dayalı fiziksel egzersizlerle çalıştı. Ben de bu egzersizlere oldukça aşinayım ve Almanya’daki eğitim çalışmalarımda bunlardan yararlanıyorum. Ayrıca, kendi eğitim sürecimde karşılaştığım ve Berlin’deki Ernst Busch Dramatik Sanatlar Akademisi’nin oyunculuk geleneğiyle yakından ilişkili olan oyunculuk egzersizlerine de yer verdik.
Atölye çalışmasının final sunumu, özellikle öğrencilerle çalışmak için yalnızca dört günümüz olduğu göz önüne alındığında, eğitim hedeflerimize ulaştığımızı gösterdi.
A.D: Özverili çabanız, çalışkanlığınız ve kısa bir zamanda da olsa keyifli, avangard ve çarpıcı bir yapımla bizleri karşı karşıya bıraktığınız için hepimiz adına çok teşekkür ediyoruz. Gelecekteki çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.
L.V: Çok teşekkür ederim. Hacettepe Üniversitesi öğrencileriyle çalışmak büyük bir keyifti. Gösterilen sıcak karşılama, misafirperverlik ve emeği geçen herkesle gerçekleştirilen harika iş birliği için minnettarım.
Ayrıca, atölye çalışmasındaki değerli katkıları ve sergilediği harika iş birliği için Zehra Öykü Sarı-Beckmann’a ayrıca teşekkür etmek isterim.
Gelecekte başka bir atölye çalışması için ya da bir yapımın yönetmenliğini üstlenmek üzere Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’na tekrar gelmekten büyük mutluluk duyarım.
TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer söyleşi yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.




