Gürcistan Tiflis Uluslararası Tiyatro Festivali İzlenimleri
Oyunlardan Geriye Bize Kalan
Tiflis Uluslararası Tiyatro Festivali’nden geriye dokuz oyun, pek çok karşılaşma ve üzerine düşünmeye devam ettiğim sorular kaldı. Gürcistan’dan yalnızca izlediğim performansların anılarıyla değil, tiyatroya ve eleştiriye yeniden bakmamı sağlayan bir deneyimle döndüm.
Bu yolculuğun önemli bir parçasını, Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin (AICT/IATC) genç eleştirmenlere yönelik düzenlediği atölye oluşturdu. Yunanistan, Macaristan, Hırvatistan, Güney Kore, Çin, Hong Kong ve Gürcistan’dan katılımcılarla bir araya geldiğimiz atölye, Çek tiyatro eleştirmeni, yönetmen, dramaturg ve akademisyen Hana Strejčková’nın yürütücülüğünde gerçekleşti. Fiziksel tiyatro, performans ve eleştirel yazı alanlarındaki çalışmalarıyla tanınan Strejčková’nın rehberliğinde farklı eleştiri pratiklerini tartıştık, çeşitli alıştırmalar yaptık ve tiyatro üzerine düşünme biçimlerimizi sorguladık. Tartışmalarımız yalnızca sahnedeki estetik tercihlerle sınırlı kalmadı; eleştirinin işlevi, sanat üretiminin koşulları ve tiyatronun toplumsal sorumluluğu da gündemimizdeydi. Bütün bu konuşmaların merkezinde ise kolayca yanıtlayamadığımız birkaç soru vardı: Bugün neden tiyatroya gidiyoruz? Neden yazmaya devam ediyoruz? Bir tiyatro eleştirmeninin sorumluluğu ne olmalı?
Bu soruların tek ve kesin cevapları yoktu. Belki de atölyenin asıl değeri, cevaplara ulaşmaktan çok, bu sorularla birlikte düşünmekti. Farklı ülkelerden gelen katılımcılar olarak kendi tiyatro ortamlarımızı, eleştirinin konumunu ve üretim koşullarını konuştuk. Bize özgü olduğunu düşündüğümüz pek çok sorunun aslında sınırları aşan ortak sorunlar olduğunu fark ettik.
Bağımsız sahnelerin ayakta kalma mücadelesi, yetersiz kaynaklar, eleştirinin geri planda kalması ve nitelikli tiyatro yazılarının tanıtım odaklı içerikler arasında yeterince yer bulamaması… Her ülkenin kendine özgü koşulları olsa da tartışmalarımızda ortak kaygılar öne çıkıyordu. Üstelik bazı ülkelerde siyasi baskılar ve ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar, tiyatro üretimini ve eleştirel düşüncenin ifade alanını daha da daraltıyordu. Benzer sorunların farklı ülkelerde de yaşandığını görmek, yaşanılan güçlükleri ortadan kaldırmasa da kendi tiyatro ortamımızı daha geniş bir perspektiften değerlendirmemize olanak sağladı.
Bir de eleştirinin kendisi vardı. Sözcüğün çoğu zaman olumsuz bir çağrışımla karşılandığı bir ortamda, iyi bir tiyatro eleştirisi nasıl olmalı? Bir performansı değerlendirmekle yetinmeyen, onu anlamaya ve tartışmaya açan bir yazı nasıl kurulur? Atölye yürütücülerimizden Hana’nın rehberliğinde bu sorular üzerine düşündük ve farklı yazma pratiklerini denedik. Performansa yalnızca anlatı ve anlam düzleminde değil, duyusal deneyim üzerinden de yaklaşmaya çalıştık. Bedenin, sesin, ritmin, mekânın ve görsel unsurların seyir deneyimimizi nasıl biçimlendirdiğini tartıştık. Bu tartışmalar, eleştirinin yalnızca sahnede olup biteni betimlemek ya da kişisel beğenileri dile getirmekten ibaret olmadığını; performansla kurduğumuz ilişkiyi anlamlandırmayı ve bu deneyimden düşünsel bir üretim çıkarmayı da içerdiğini yeniden düşünmemizi sağladı.
Festivalin programı oldukça yoğundu. Günlerimiz atölyeler ve oyunlarla geçiyor, aralarda bulduğumuz her fırsatta izlediklerimiz üzerine konuşuyorduk. Böylece oyunlar, yalnızca izleyip deneyimlediğimiz yapımlar olarak kalmıyor, birlikte yürüttüğümüz tartışmaların da bir parçasına dönüşüyordu.


Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin (AICT/IATC) genç eleştirmenler atölyesi.
Genel Gözlemler: Şehrin ve Sahnenin Politikası
Tiflis’te izlediğim oyunlarda ve şehrin gündelik hayatında politik gerilimin izlerini fark etmemek mümkün değildi. Gürcistan’da hükümetin Avrupa Birliği’yle ilişkiler konusundaki politikaları ve tartışmalı seçimlerin ardından başlayan protestolar, ülkede ciddi bir siyasi gerilim yaratmıştı. Gösterilere yönelik müdahaleler ve gözaltılar bu atmosferi daha da görünür kılıyordu.
Bu gerilim tiyatroya da yansıyordu. Bazı oyunların sonunda Ukrayna’ya yönelik destek mesajlarıyla karşılaşıyor, kimi performansların biçiminde ve içeriğinde ülkenin siyasi gündeminin izlerini görüyordum. Festival programında karşılaşılan bazı aksaklıkların ardındaki nedenleri de zamanla öğrendim. Oyuncuların ve yönetmenlerin tutuklanması, yalnızca tiyatro üretimini değil, festivalin organizasyon süreçlerini de doğrudan etkiliyordu.
Şehirde aklımda kalan görüntülerden biri, Rustaveli Caddesi boyunca uzanan yol çalışmalarıydı. Kilometreler boyunca devam eden kazılar, sökülmüş yollar ve dağılmış zemin, ilk bakışta bir savaş alanını andırıyordu. Daha sonra bu caddenin, özellikle parlamento binasının çevresinin, Gürcistan’daki protestoların başlıca merkezlerinden biri olduğunu öğrendim. Protestoların yoğunluğu zaman içinde değişse de siyasi gerilim ve toplumsal hareketlilik devam ediyordu. Rustaveli Caddesi’nde karşılaştığım manzara, Tiflis’teki siyasi atmosferi benim için daha görünür ve somut kıldı.
Open Space’te Nothing Political
Bu atmosferi sahneyle doğrudan ilişkilendiren örneklerden biri, Open Space’te izlediğimiz Nothing Political oldu. Oyun, 2024 seçimlerinin ardından derinleşen siyasi kriz ve protestoların içinden doğmuştu. Dolayısıyla izlediğimiz yapım, yalnızca politik olayları konu alan bir performans değil, sanatçıların içinde bulundukları koşullara verdikleri kolektif bir yanıttı.
Akşam saatlerinde oyunu izlemeye giderken ilk başta yanlış yere gelmişiz hissine kapıldım. Şehrin çeperinde, devasa ve terk edilmiş izlenimi veren bir binanın içindeydik. Boş odalardan ve dar koridorlardan geçerek ilerledik, sonunda oyunun sahneleneceği alana ulaştık. 2016’da kurulan Open Space, 2018’de Sovyet döneminden kalma eski bir elektromekanik fabrikası olan Sakelektromankana’nın bir katına taşınmış ve burayı dönüştürerek bağımsız bir sanat mekânına çevirmişti. Performans, sergi, müzik ve eğitim gibi farklı üretim biçimlerine ev sahipliği yapan Open Space, özellikle ana akım kurumlarda kendine yer bulmakta zorlanan sanatsal ve politik meselelerin tartışılabildiği alternatif bir alan olarak şekillenmişti. Mekânın endüstriyel geçmişi ve bugünkü işlevi, oyunun ortaya çıktığı politik koşullarla birlikte düşünüldüğünde daha da anlam kazanıyordu.
Nothing Political, altı sanatçının ortak üretimiyle oluşturulmuş, belgesel malzemeye dayanan bir performans. Yönetmenin olmadığı bu kolektif üretim biçimi, anlatının tek bir bakış açısı etrafında şekillenmesi yerine, farklı deneyimlerin ve perspektiflerin yan yana var olmasına olanak tanıyordu. Protesto görüntüleri, kişisel tanıklıklar ve farklı anlatı parçaları bir araya geliyor; aşk, acı, kayıp ve mücadele, birbirini takip eden fragmanlar aracılığıyla sahneye taşınıyordu. Cinsiyet rolleri sorgulanırken trans bir performansçının şarkıları anlatının akışını kesintiye uğratarak başka bir ifade alanı açıyordu. Belgesel malzeme, canlı müzik, drag performansı ve kurmaca arasındaki geçişler, tek bir hikâyeye bağlı kalmayan eklektik bir sahne dili oluşturuyordu.


Open Space- Nothing Political
Beni etkileyen, oyunun politik meseleleri yalnızca sözcükler üzerinden ele almamasıydı. Farklı anlatım biçimleri, birbirlerini açıklamak ya da tek bir anlamda birleştirmek yerine yan yana var oluyordu. Bu parçalı yapı, politik krizin çelişkili ve çok sesli doğasını sahneye taşıyordu. Oyun, seyirciyi belirli bir duyguya zorlamak ya da kolay bir sonuca yönlendirmek yerine, acının ve mücadelenin nasıl temsil edilebileceği üzerine düşünmeye alan açıyordu. Böylece politik tavrını yalnızca anlattığı olaylarla değil, anlatıyı kurma biçimiyle de ortaya koyuyordu.
Gecenin üçüncü performansıydı. Günün yorgunluğuna rağmen dikkatimi sonuna kadar koruyabildim. Nothing Political, politik tiyatronun yalnızca ne söylediği üzerinden değil, farklı deneyimlere ve anlatılara sahnede nasıl yer açtığı üzerinden de değerlendirilebileceğini düşündürdü.
Kukla Tiyatrosu ve Rezo Gabriadze
Festival boyunca birbirinden farklı estetik yaklaşımlarla karşılaştık; kukla tiyatrosundan dans tiyatrosuna, geleneksel biçimlerle çağdaş sahne dillerini buluşturan işlere uzanan geniş bir yelpazede oyunlar izledik. Bu çeşitlilik, tiyatronun farklı koşullar altında nasıl biçimlendiğini ve kendi zamanıyla nasıl ilişki kurduğunu düşünmek için de bir alan açtı.
Festival boyunca karşılaştığımız farklı sahne dillerinden biri de kukla tiyatrosuydu. Rezo Gabriadze’nin yazdığı The Eccentrics (Sherekilebi), Rezo Gabriadze Tiyatrosu’nda Leo Gabriadze’nin yönetmenliğinde sahnelenen bir kukla tiyatrosu prodüksiyonuydu; kuklanın sahnede nasıl güçlü bir anlatım aracına dönüşebildiğini yeniden hatırladığım deneyimlerden biri oldu.
Tiyatroyla karşılaşma, oyun başlamadan önce, binanın kendisiyle başlıyor. Eski Tiflis’in tarihî dokusu içinde yer alan Gabriadze Tiyatrosu, eğik duvarları, farklı dönemlerden parçaları bir araya getiren mimarisi ve yanındaki saat kulesiyle kentin alışılmış yapılarından ayrılıyor. Rezo Gabriadze’nin sanatsal dünyasını yansıtan bu yapı, masalsı görünümüyle insanı daha içeri girmeden başka bir gerçekliğe davet ediyor. Saat başı küçük bir kapıdan çıkan meleğin çanı çalması, kulenin içindeki küçük kukla gösterisi ve cephesine yerleştirilen seramik panolar, tiyatronun dünyasının sahneyle sınırlı olmadığını gösteriyor. Bina, mimari bir mekân olmanın ötesinde, Gabriadze’nin hikâye anlatıcılığının uzantısına dönüşüyor.
The Eccentrics’te beni etkileyen, cansız görünen kuklaların hareketleriyle kazandıkları canlılıktı. Kuklaların bedenlerini, jestlerini ve ritimlerini kontrol eden oyuncuların ustalığı, en küçük hareketin bile nasıl bir duygu taşıyabildiğini gösteriyordu. Kukla burada yalnızca bir karakteri temsil eden nesne değil; hareketi, duruşu ve sahnedeki diğer ögelerle kurduğu ilişki aracılığıyla kendi varlığını kuran bir oyuncuya dönüşüyordu. Bir karakterin umutsuzluk anında bedenini yavaşça düşürmesi, iki karakterin birbirine sarılması ya da kovalamaca sahnelerinde hareketlerin birbirini izlemesi, ilişkileri ve duyguları doğrudan görünür kılıyordu. Müzik, seslendirme, ritim ve minyatür sahne dünyası da bu anlatıyı tamamlıyordu. Gürcüceyi bilmesem de hikâyeyi yalnızca altyazılar üzerinden değil, bedenler ve hareketler aracılığıyla da takip edebiliyordum. Burada bana tanıdık gelen dil değil, hikâye anlatma eyleminin kendisiydi. Farklı bir dilin içinden, daha eski ve ortak bir anlatım biçimi seyirciye ulaşıyordu.

Gabriadze’nin tiyatrosunda geleneksel kukla tekniği, geçmişten devralınmış bir biçimin olduğu gibi korunması anlamına gelmiyor. Gelenek; müzik, görsel anlatım, mizah ve sahne üzerindeki ince hareketlerle yeniden biçimleniyor. Farklı anlatım biçimleri, yapay ya da zorlama görünmeden kendi estetik bütünlüğünü kuruyor. Küçük bir hareket, bir bakış ya da sessizlik, sözcüklerle açıklanamayacak kadar yoğun bir anlam taşıyabiliyor. Bu deneyim, kukla tiyatrosunun yalnızca çocuklara yönelik bir tür olarak düşünülmesine de itiraz ediyor. Bir kuklanın seyirciyi bu kadar güçlü biçimde içine çekmesi, tiyatronun büyüsünü yeniden hatırlatıyor.
Bu büyü, tiyatronun toplumsal bellekle kurduğu ilişkiyi de düşündürüyor. Hikâyeler yalnızca sahnede olup bitenleri aktarmıyor; kişisel deneyimleri, ortak duyguları ve geçmişten taşınan izleri bir araya getiriyor. Binalar da tıpkı hikâyeler gibi, içlerinde yaşananları, karşılaşmaları ve zamanla değişen anlamları biriktiriyor. Gabriadze Tiyatrosu’nda binanın mimarisi, saat kulesi, kuklalar ve sahnede anlatılan hikâyeler aynı dünyanın parçalarına dönüşüyor. Tiflis’te bu deneyimden geriye yalnızca ustalıkla hareket ettirilen kuklaların büyüsü kalmadı. Bir kentin kültürel belleğinin yalnızca anıtlarda, arşivlerde ya da tarih kitaplarında korunmadığını, anlatılan ve yeniden anlatılan hikâyelerle de yaşadığını düşündüm. Tiyatro, geçmişi olduğu gibi muhafaza etmekten çok, onu bugünün seyircisiyle yeniden buluşturabiliyor. Gabriadze’nin dünyasında cansız görünen nesnelerin hayat bulması, belleğin de ancak yeniden anlatıldığında ve başkalarıyla paylaşıldığında yaşamaya devam ettiğini hatırlatıyor.
My Hamlet: Shakespeare’i Yeniden Yorumlamak
Festival boyunca izlediğimiz oyunlardan biri de Shakespeare’in Hamlet’ine farklı bir biçim üzerinden yaklaşan My Hamlet oldu. Fingers Theatre tarafından sahnelenen ve Beso Kupreishvili’nin yönettiği yapım, kukla tiyatrosuyla canlı oyunculuğu bir araya getirerek klasik metne farklı bir yorum getiriyor. Tiyatro okuluna kabul edilmeyen ve bir tiyatroda temizlikçi olarak çalışan Keti’nin soyunma odasında bulduğu Hamlet metnini okumaya başlamasıyla hikâye farklı bir boyut kazanıyor. Keti’nin Hamlet rolüne girmesi, diğer karakterlerin ise kuklalar aracılığıyla sahnelenmesi, Shakespeare’in metnini bir kadın karakterin deneyimi üzerinden yeniden düşünmeye alan açıyor.
Ancak bu biçimsel tercihlerin anlatıyla kurduğu ilişki her zaman aynı açıklıkta ilerlemiyor. Keti’nin gündelik hayatıyla Hamlet’in dünyası arasında başlangıçta kurulan bağ, oyun ilerledikçe yeterince derinleşmediği için karakterin hikâyesiyle Shakespeare’in metni arasındaki ilişki zaman zaman belirsizleşiyor. Canlı oyuncu ile kuklaların bir arada kullanılması sahneye görsel açıdan ilgi çekici bir boyut katarken diğer karakterlerin ve aralarındaki çatışmaların geri planda kalması, metnin farklı katmanlarını takip etmeyi güçleştiriyor.
Dil kullanımı da bu deneyimin önemli bir parçası. Alt yazılarda Shakespeare’in özgün metni korunurken sahnede daha güncel bir dilin tercih edilmesi, klasik metinle çağdaş yorum arasında farklı bir mesafe yaratıyor. Bu tercih, iki anlatım biçimi arasında bir ilişki kurma imkânı taşısa da özellikle uluslararası seyirciler için metni ve sahnede kurulan dünyayı birlikte takip etmeyi zorlaştırabiliyor. My Hamlet, kukla tiyatrosuyla canlı oyunculuğun buluştuğu özgün sahne diliyle dikkat çekse de biçimsel yeniliğin anlatıyı derinleştirebilmesi için karakterler, metin ve sahne üzerindeki farklı unsurlar arasında daha güçlü bir ilişki kurulması gerektiğini düşündürüyor.

Bir Delinin Hatıra Defteri: Biçim ve Anlatı Arasında
Gogol’un Bir Delinin Hatıra Defteri adlı yapıtının Levan Tsuladze yönetimindeki uyarlamasını, bağımsız bir tiyatro mekânı olan Theatre Factory 42’de izledik. Endüstriyel bir bölgede yer alan mekân, oyunun dünyasıyla ilişki kuran farklı bir atmosfer sunuyordu. Eser, küçük bir devlet memuru olan Poprişçin’in günlük kayıtları üzerinden giderek derinleşen ruhsal çözülüşünü anlatıyor. Toplumsal konumu ve karşılıksız aşkı nedeniyle kendisini değersiz hisseden Poprişçin, zamanla gerçeklikle bağını kaybederek kendisini İspanya kralı sanmaya başlıyor. Bireysel bir çözülüşü merkeze alan hikâye, aynı zamanda bürokratik düzeni ve toplumsal hiyerarşiyi de sorguluyor.
Yapımın görsel kompozisyonu ve hareket dramaturjisi, sahnede etkileyici bir estetik dünya kuruyor. Ancak yoğun görsel efektler ve sürekli devinim, zaman zaman sahnede bir görsel bombardımana dönüşerek anlatının önüne geçiyor. Görsel uyaranların bu yoğunluğu, dramatik yapıyı derinleştirmek yerine seyircinin dikkatini biçimsel etkiye yöneltiyor. Özellikle hareketin Poprişçin’in ruhsal çözülüşü ve iç dünyasıyla kurduğu ilişki her zaman yeterince belirginleşmiyor. Böylece hareket, karakterin psikolojisini derinleştiren bir anlatım aracına dönüşmek yerine yer yer kendi başına bir gösteri olarak kalıyor. Yapımın temel sorunu, görsel yoğunluğun dramatik anlatıyla bütünleşemediği anlarda ortaya çıkıyor.
Oyun sonrasında yönetmenle yaptığımız toplu söyleşide, dramaturjik yapının yaklaşık iki hafta gibi kısa bir sürede oluşturulduğunu öğrendik. Bu süre, bazı sahne tercihlerinin neden yeterince gelişmediğini anlamak açısından önemli bir ayrıntıydı. Yönetmen, oyunun dünyaya karşı duyarlı yaklaşımının doğrudan politik propagandaya dönüşmesini istemediğini belirtti. Ancak politik bir söylemden kaçınmakla, sahnedeki meselelerin düşünsel derinliğini korumak arasında hassas bir denge var. Görsel ve hareket tasarımıyla öne çıkan yapımda bu denge her zaman kurulamıyor; kimi sahnelerde biçimsel tercihler, ele alınan meselelerin önüne geçiyor.
Iocaste: Raw Material : Kadınların Hikâyeleri
Iocaste: Raw Material, festivalde dikkatimi çeken bir diğer yapım oldu. Haraki Theatre Company’nin sahnelediği, Sandro Kalandadze’nin yönettiği oyunda dört kadın oyuncu yer alıyor. Doğrusal olmayan anlatısıyla öne çıkan yapım, farklı zamanlara ve deneyimlere ait parçaları estetik bir bütünlük içinde bir araya getiriyor. İokaste ve Antigone’nin Antik Yunan’dan gelen hikâyeleri, 1990’ların Tiflis’indeki iç savaşla iç içe geçerek geçmiş ile bugün arasında bir ilişki kuruyor.
Kadınların hikâyelerine tanıklık ettiğimiz oyun, kişisel deneyimleri tarihsel ve toplumsal bağlamlarıyla birlikte ele alıyor. Farklı dönemlerde yaşanan çatışmaların, kayıpların ve mücadelelerin birbirine nasıl yankılandığı, parçalı anlatı aracılığıyla izlenebiliyor. Biçimsel yapı, bu hikâyeleri tek bir çizgide birleştirmek yerine aralarındaki ilişkileri görünür kılıyor ve seyirciyi parçalar arasında kendi bağlarını kurmaya davet ediyor.


Theatre Haraki- Jocasta Raw Material
Sade sahne tasarımı, dikkati oyuncuların bedenlerine, seslerine ve birbirleriyle kurdukları ilişkiye yöneltiyor. Fısıltılar, nefesler ve seslerdeki değişimler anlatının atmosferini kurarken sahnede görünmeyen bir gerilimi de hissettiriyor. Sesin zaman zaman geri çekilmesi, sözcüklerin yanı sıra sessizliği ve bedenleri de anlatının parçası hâline getiriyor. Dört oyuncunun birlikte kurduğu sahne dili, kişisel hikâyeleri birbirinden bağımsız anlatılar olarak sunmak yerine aralarında geçişler ve yankılar yaratıyor ve onları ortak bir deneyimin parçalarına dönüştürüyor.
Iocaste: Raw Material, bittikten sonra da zihinde kalıyor. Fısıltı burada söylenemeyenin sahneye çıkış biçimi; sözcüklerin ulaşamadığı yerde seyirciyi dinlemeye çağırıyor ve oyun da bu dinleme hâlinin içinde sürüyor.
Movement Theatre: Beden ve Hareketin Dili
Festival kapsamında Movement Theatre’da izlediğim First Light, bedenler arasındaki ilişkiyi kolektif bir koreografi üzerinden kuran kapsayıcı bir dans performansıydı. İngiltere merkezli Stopgap Dance Company ile Gürcistan merkezli InForm’un iş birliğiyle gerçekleştirilen dört günlük atölyenin sonunda ortaya çıkan performans, farklı bedensel deneyimlere ve hareket olanaklarına sahip katılımcıların ortak bir yaratım sürecinde buluşmasına dayanıyordu. Seyircilerin performans alanının çevresine yerleştiği, siyah zeminli geniş mekân, hareketi uzaktan izlenen bir sahne eyleminden çok, seyirciyle aynı mekânda gerçekleşen bir deneyime dönüştürüyordu.
İki kişinin yavaşça birbirine yaklaşmasıyla başlayan gösteri, diğer performansçıların da katılmasıyla giderek genişliyor ve kolektif bir koreografiye dönüşüyordu. Engelli ve engelsiz performansçıların bir arada yer aldığı bu yapımda her bedenin kendine özgü hareket olanakları ve ritmi vardı. Performansçılar birbirlerine yaklaşıyor, uzaklaşıyor ve yeniden bir araya geliyordu. Farklı hareketlerin ortak bir bütün oluşturması, bedenlerin aynılaşmadan da bir hareket dili kurabileceğini gösteriyor. Burada uyum, farklılıkların ortadan kaldırılmasından değil, farklı bedenlerin birbirleriyle ilişki kurabilmesinden doğuyor.
Gösterinin sakin ve akışkan ritmi bende de bir huzur duygusu yarattı. İzlerken hareketin her zaman hız, güç ya da fiziksel ustalık üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini düşündüm. Bazen küçük bir hareket, bir yaklaşma ya da uzaklaşma, sözcüklerle anlatılması güç bir ilişkiyi görünür kılabiliyor. First Light, farklılıkların yalnızca kabul edildiği değil, ortak bir yaratım imkânına dönüştüğü bir alan öneriyor. Bu açıdan performansın kapsayıcılık yaklaşımı, sahnedeki temsille sınırlı kalmayıp birlikte üretme biçiminde de karşılık buluyor.

Bu yazıda festival boyunca izlediğim dokuz yapımın tamamını ele almak mümkün olmasa da farklı sahne dillerini, estetik yaklaşımları ve tiyatro anlayışlarını görünür kılmaya çalıştım. Kukla tiyatrosundan kapsayıcı dans performansına, belgesel malzemeyle kurulan anlatılardan klasik metinlerin yeniden yorumlanmasına uzanan bu çeşitlilik, sahne sanatlarının biçimsel olanaklarının yanı sıra toplumsal gerçeklikle kurduğu ilişkinin de ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyor.
Tiyatro, Eleştiri ve Geride Kalan Sorular
Tiflis’te geçirdiğim günlerden geriye, izlediğim performansların yanı sıra tiyatro eleştirisinin imkânları, sınırları ve sorumluluğu üzerine devam eden bir düşünme süreci kaldı. AICT/IATC Genç Eleştirmenler Atölyesi ise bu karşılaşmaları uluslararası bir tartışma zeminine taşıdı. Farklı ülkelerden gelen eleştirmenlerle yapılan tartışmalar, tiyatro eleştirisinin yalnızca sahne üzerindeki estetik tercihleri değerlendirmekle sınırlı olmadığını; üretim koşullarını, sanatçıların karşılaştığı güçlükleri ve tiyatronun içinde bulunduğu politik bağlamı da hesaba katması gerektiğini ortaya koydu.
Gürcistan’da bağımsız tiyatro alanlarının karşı karşıya kaldığı baskılar, sanat kurumlarının varlığını sürdürme mücadelesi ve ifade özgürlüğüne yönelik tehditler, tiyatronun politik işlevini yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor. Böyle bir bağlamda tiyatro, yalnızca olup biteni temsil eden bir sanat dalı değil; kamusal alanı koruyan, farklı seslerin duyulmasını sağlayan ve mevcut koşulları sorgulamaya imkân veren bir karşılaşma alanı olarak da önem kazanıyor. Sanatçıların üretimlerini sürdürebilmeleri ve eleştirinin bu üretimlerle ilişki kurabilmesi, yalnızca kültürel yaşamın değil, özgür düşüncenin de temel meselelerinden biri.
Festival boyunca karşılaşılan farklı biçimler ve anlatılar, tiyatronun günümüz dünyasındaki yerini tek bir tanım üzerinden açıklamanın mümkün olmadığını gösteriyor. Ancak tiyatronun toplumsal ve politik koşullardan bağımsız düşünülemeyeceği açık. Eleştirinin görevi de bu ilişkinin izini sürmek; sahnede kurulan dünyanın estetik özelliklerini değerlendirirken onu mümkün kılan koşulları ve görünür kıldığı meseleleri de tartışmaya açmak. Tiflis’teki karşılaşmalar, tiyatronun öneminin yalnızca anlattığı hikâyelerde değil, bu hikâyelerin hangi koşullarda anlatılabildiğinde ve kimlerin sesine alan açabildiğinde de aranması gerektiğini hatırlatıyor.
Bu deneyimi mümkün kılan ve misafirperverlikleriyle Tiflis’te kendimizi evimizde hissetmemizi sağlayan Gürcü dostlarımıza; süreç boyunca bize destek olan iki Luca’ya ve Mari’ye, atölyede özgürce düşünmemize alan açan Hana’ya ve her aşamada yanımızda olan Natalie’ye teşekkür ederim. Bu deneyimin bir parçası olmama vesile olan hocam Hasibe Kalkan’ı da ayrıca anmak isterim. Farklı ülkelerden gelen atölye arkadaşlarımla paylaştığım düşünceler ve kurduğum dostluklar da bu deneyimin önemli bir parçası oldu. Tiflis, yalnızca tiyatro üzerine yeni düşünceler geliştirdiğim değil, güzel karşılaşmalar ve dostluklarla ayrıldığım bir yolculuk olarak hafızamda kalacak.
TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer festival yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.





