Lacrima: Sizinle jeopolitika tartışalım

İngiltere’den bağlanan avukat, Mumbai’deki nakış atölyesinin sahibine “Sizinle jeopolitika tartışmayacağım,” diyor. Oysa önlerindeki işin her aşaması ayrı bir jeopolitika sınavına dönüşmüş durumda. Lacrima’da, yüz yıllık gizlilik anlaşması sona erene dek kamuoyundan saklanacak sırları izliyoruz. Bir İngiliz prensesinin giyeceği, “modernizmle gelenek arasında” diye betimlenen gelinlik, modern üretim ağlarıyla kuşaktan kuşağa aktarılan zanaatları buluştururken her ikisinin de eşitsizliklerini üzerinde taşıyor. Caroline Guiela Nguyen’in yazıp yönettiği, İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılış oyunu Lacrima, bu eşitsizliklerin insanların işlerine, bedenlerine ve aile ilişkilerine nasıl yerleştiğini, üç şehirde geçen ve dört dilde ilerleyen bir anlatıyla görünür kılıyor. Latincede gözyaşı anlamına gelen “lacrima”, görkemli gelinliğin görünmez kıldığı bedelleri adında taşıyor.

O hâlde avukatın kapatmak istediği konuşmayı burada açalım, sizinle jeopolitika tartışalım.

Gelinlik Victoria & Albert Museum’da

Lacrima bir İngiliz prensesinin gelinliğinin dikim sürecini konu alıyor. İngiliz tasarımcının Paris’teki bir modaevine emanet ettiği gelinlik, Alençon’da hazırlanan el yapımı dantellerle Mumbai’de işlenen incileri bir araya getiriyor. Süreç ne plana ne takvime uygun ilerlese de ortaya çıkan giysi büyük takdir topluyor. Oyunun sonunda, isimsiz prensesin gelinliğinin Victoria & Albert Museum’da Kraliçe Elizabeth, Lady Di ve Kate Middleton’ın gelinlikleriyle yan yana sergileneceğini öğreniyoruz. Ancak bu başarıya nasıl bakacağımızı, daha ilk sahnede öğrendiğimiz bir intihar belirliyor: Paris’teki modaevinin baş terzisi Marion’un intiharı. Oyun, bu intiharın ardından zamanda geriye dönüyor; gelinliğin hazırlanışı boyunca hayatları birbirine bağlanan insanları izleyerek bu sona nasıl gelindiğini görüyoruz. Gelinliğin müzedeki yerini alacağı haberi geldiğindeyse soru çoktan zihnimize yerleşmiş oluyor. Bütün bunlara değdi mi?

Lacrima oyunundan bir kare. Fotoğraf: Jean Louis Fernandez
İç içe geçen şehirler ve hayatlar

Paris, Alençon ve Mumbai. Kraliyet gelinlik siparişini Londra’da yaşayan Britanyalı bir tasarımcıya veriyor; üretim ise bu üç şehirde gerçekleşiyor. Aynı giysi, birbirinden çok farklı koşullarda çalışan insanların hayatlarını birbirine bağlıyor. Gelinliğin her ayrıntısı başka bir yerde başka bir bedene yük bindiriyor; kimi zaman bir hayatı ezip geçiyor. Paris’te mesleki rekabet ve kıskançlıkla derinleşen bir aile dramını izliyoruz. Alençon’da yaşlı bir dantel ustasının Avustralya’da yaşayan torununun hastalanması, ailedeki genetik yatkınlıklar araştırılırken yıllardır konuşulmayan bir geçmişi açığa çıkarıyor. Dantel ustasının kız kardeşinin, bugün tedavi edilebilen bir hastalığın belirtileri yüzünden “tuhaf” diye damgalandığını ve henüz yirmi yaşındayken akıl hastanesine kapatıldığını öğreniyoruz. Mesleğe yeni katılan bir dantelcinin işitme engelli annesinin anlattıkları ise zanaatın tarihine, çalışma koşullarına ve sendikalaşma mücadelelerine pencere açıyor. Mumbai’de nakış ustası Abdul, uygunsuz çalışma koşulları nedeniyle görme yetisini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayken işinden oluyor; prensesin düğünü henüz gerçekleşmeden de kör oluyor.

Bu insanların işleriyle kurdukları bağ da yaşananları ağırlaştırıyor. Dantel ve nakış, kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilgi, yıllar içinde kazanılan bir ustalık ve gurur kaynağı. Gelinliğe verdikleri emek, geçimlerini sağlamanın yanında bu ustalığı sürdürme ve güzel bir şey üretme arzusunu da taşıyor. Ne var ki mesleğe duyulan bağlılık, çalışma koşullarına itiraz etmeyi ve bedenin sınırlarına kulak vermeyi zorlaştırabiliyor. Lacrima zanaatkârların yaptığı işe duyduğu sevginin de üretim düzeni tarafından nasıl kullanılabildiğini gösteriyor.

Mumbai’deki atölyenin sahibi, düzenli siparişler ve güvenceli sözleşmeler sunmayan Batılı müşterilerin etik standartlar dayatmasına itiraz ediyor; bu tutumu Batı üstünlükçülüğünün bir uzantısı olarak yorumluyor. Ancak bu itiraz, Abdul’ün çalışma koşullarındaki şahsi sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. İngiltere’den bağlanan avukatın “Sizinle jeopolitika tartışmayacağım,” cevabı, tam bu çelişkilerin konuşulacağı yerde tartışmayı kapatıveriyor. Oysa üretimin dağıldığı ülkeler arasındaki ücret ve çalışma koşulu eşitsizlikleri, hangi dilde kimin sözünün geçtiği ve miras alınan ayrıcalıklar tam da jeopolitiğin konusu. Avukatın bunları dışarıda tutarak etik sorumluluğu teknik gerekliliklere ve sözleşme maddelerine indirgemesi bilinçli bir tercih. O da “sadece işini yapıyor”; ironiktir ki, önceliğin kraliyet ailesine verilebilmesi ancak etik sınırların böyle çizilmesiyle mümkün. Bu koşulları yerine getiren insanların ne kadar dayanabileceği ise muamma.

Evde ve iş yerinde Marion

Marion’un evliliği, iş yerindeki güç ilişkileriyle ev içindeki tahakkümün nasıl birbirini beslediğini gösteriyor. Aynı atölyede çalışan kocası Julien’in özgüvensizliği, karısının hayatını kontrol etme saplantısıyla iç içe geçiyor. Marion’un yetkinliği evliliğinde şiddetten korunmasını sağlamıyor. Atölyede başkalarının sorunlarını çözmesi beklenen kadın, kendi ilişkisinde sürekli hesap vermeye zorlanıyor. Julien’in ondan idrarını istediği sahnede bu denetim, bedeninin en mahrem alanlarına kadar uzanıyor. Ardından anlatı, uzaklaştırma kararının ihlal edildiği bir aşamaya sıçrıyor. Marion’un bu kararı aldırmaya uzanan sürecini görememek, hikâyede bir boşluk bırakıyor. Çok sayıda hayatı eş zamanlı izleyen Lacrima’da kimi zaman bir çatışmanın çok da üzerinde durulmadan diğerine geçildiğini görüyoruz; bu durum anlatıyı küçük çaplı da olsa sekteye uğratıyor. Ancak Marion’un kocasını aldatıp aldatmadığının açıklanmamasını bu eksiklikten ayrı tutmak gerekiyor. Nguyen’in bu soruya cevap aramaması politik bir tercih… Nitekim Marion’un maruz kaldığı şiddeti tartışabilmek için önce sadakatini kanıtlaması gerekmiyor.

Bir oyuncu olarak çok dillilik

Oyunun çok dilli yapısı, anlatıya başlı başına bir katman ekliyor; neredeyse ayrı bir oyuncu gibi ilişkilerin ritmini ve yönünü belirliyor. Fransızca, İngilizce ve Tamilce arasındaki geçişler, uluslararası bir çalışma ortamını betimlemenin ötesinde, o ortamın hiyerarşilerini açığa çıkarıyor. Kimden açıklama beklendiği, kimin hangi sırayla konuştuğu, kimin tercümeye ihtiyaç duyduğu gibi meseleler var. Bir sözün söylenmesiyle anlaşılması arasındaki zamanı atlamayan bu uzun oyun üç saatini biraz da bu bekleyişlerle dolduruyor. İzleyici olarak biz de çeviriyi bekliyor, karakterleri birbirinden ayıran dil mesafesini oyun süresi içinde hissediyoruz. Mesafeyi kat edebilmek için mesafe soğukluğu yaşıyoruz bir bakıma.

Fotoğraf: Jean Louis Fernandez
“Üzerine güneş batmayan gelinlik”

Bu dünyanın merkezinde duran prensesin ise yüzünü görmüyoruz. Yeni uyandığı için makyaj yapamamış ve görüntüsünü açmak istemiyor. Başkalarının bedenlerini yakın çekimlerle izlediğimiz bir oyunda bu küçük tercih, bir ayrıcalığa işaret ediyor. Abdul’ün gülmeyen gözlerine, Marion’un dehşetli korkularına, çalışan ellerin en küçük hareketlerine kadar bakabiliyoruz. Prenses ise mahremiyet koşullarını elbette kendi belirliyor. Görüntülü toplantıda yaptığı “üzerine güneş batmayan gelinlik” şakası da sömürgeci mirası incelikli yollarla sahiplenmek gibi duyuluyor. Sadece kendisini güldüren bu kibar şaka, imparatorluk çağı gerçekten kapandı mı, diye yeniden sormamıza vesile oluyor.

Prensesin sesi ise görüntüsünün aksine hep bizimle… Dış ses ona ait. Gelinliği yapanlar tüm yorgunluk ve kırılganlıklarıyla oradayken onu giyecek kişi, romantik komedilerdeki bir günlük yazarı gibi neredeyse neşeli bir sesle, olay akışını betimleme görevini üstleniyor. Görünmeden mevcut olabilmek, basit bir isteğiyle başkalarının hayatını yönetirken kendini erişime kapatabilmek… Lacrima’nın kurduğu en etkili iktidar imgelerinden biri bu.

Bakışı yönlendiren dramaturji

Alice Duchange’ın sahne tasarımıyla video görüntülerinin birlikte çalışması, farklı şehirlerde eşzamanlı ilerleyen ve izleyicinin dikkatini kolayca dağıtabilecek hikâyeleri aynı görüş alanında buluşturuyor. Oyunlara sanatsal bir zenginlik katmak amacıyla eklenip ayrıksı kalabilen canlı video görüntüleri burada dramaturjik yapıya bütünüyle eklemleniyor. Ekrandaki yakın planlar, geniş sahnede gözden kaçabilecek bir yüz ifadesini ya da el hareketini tam zamanında hem de uzun uzun veriyor. Bakışımız farklı üretim mekânları arasında dolaşırken tek bir insanın yüzünde durabiliyor; bütün derinliği ve genişliğiyle kullanılan sahnede, üretimin en ince ayrıntılarına yaklaşabiliyoruz.

27 dakika duvak, 100 yıl sessizlik, 3 saat oyun

Baştan sona kesilmeyen müzik ise yer yer duyguyu fazla yönlendiriyor. Oyunculukta, işin tekrarında ve karakterlerin konuşmalarında net biçimde hissedilen ağırlığın atmosferik seslerle ayrıca vurgulanmasına ihtiyaç yok. Özellikle Abdul’ün göz muayenesi gibi sahnelerde sessizliğe daha fazla alan açılabilirdi. Finalde prensese ait dış sesin susmasını bu yüzden ayrıca etkili buldum. Ekranda akan yazıdan, duvağın yalnızca 27 dakika takıldığını, yapımı sırasında yaşananların açıklanabilmesi içinse 99 yıl daha geçmesi gerektiğini öğreniyoruz. Gelinlik kamusal bakışa açılırken onu yapanların hikâyeleri gizlilik altında tutuluyor.

Üretime harcanan binlerce saat, törendeki 27 dakika ve ardından gelecek uzun suskunluk… Sonuçta Zorlu PSM’de Lacrima’yla üç saat boyunca jeopolitika tartışmış olarak salondan ayrılıyor, evlere dağılıyoruz.


TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer festival yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Zeynep Nur Ayanoğlu

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin