Bütüncül Bir Tiyatro Anlayışıyla Parçalı Bir Dil Oluşturmak Üzerine Notlar
1990’ların başında Kerem Kurdoğlu’yla birlikte kurduğumuz Kumpanya, deneysel (experimental), öncü (avangard), çağdaş (contemporary) ya da yenilikçi olarak da değerlendirildi. Bunlar da doğru olabilir ama örgütlenme modelimiz, başka bir dil arayışımız, oyunculuk araştırmalarımız, kabul görmüş kalıpların dışında farklı ifade biçimleri aramamız nedeniyle, yaptığımız tiyatro türünün bazı akademisyenlerce “Öteki Tiyatro” olarak tanımlanmasını da çok doğru ve kendi anlayışımıza yakın buluyorum.
1993’de gerçekleştirilen İKSV Uluslararası 5. Tiyatro Festivali’nin kataloğunda, Öteki Tiyatro için “..Çağın değişen gerçeklerinin farkında olması, tiyatro gerçekliği içinde kendi biçimini araması, anlatım olanaklarını araştırarak daha zengin bir oyun dili oluşturması, dekor değil seyirciyi içine alan uzam, ışığın oyunun bütünündeki etkin işlevi, seyircisini yeniden yaratması, seyircinin seyirci kalmaması..” gibi ifadeler yer alıyordu.
O yıllardan başlayarak Kerem’le birlikte hayal ettiğimiz ve inandığımız şeyleri, kendi dilimizde ifade ederken bir gösteriden çok, bir tat, bir tiyatro dili ve yeni bir algılama biçimi oluşturmayı hedefliyoruz. Metin, mekân, zaman, ışık, oyuncu ve aksiyon ile seyirci arasında belirli bir ilişki biçimi kurmak istiyoruz. İnsani ve toplumsal durumların evrensel karşılıkları üzerine, kendi gerçekliğini yeniden üreten bir anlayışla, sahici anlardan oluşan ve iz sürmeye davet eden bir deneyim paylaşımı sağlamaya çalışıyoruz. Sanata ve yaşama dair sorularımızı araştırdığımız bütünsel bir tiyatro dili kullanarak kendi özgün gösterilerimizi yaratıyoruz.
Bizim anlayışımızdaki bir tiyatronun üretim süreci de farklı gelişiyor. Bu anlayış bünyemize nüfuz etmiş olduğu için başka bir mekân ihtiyacı, başka bir dil arayışı, başka bir ifade biçimi ve başka içeriklerle ilgili arayış yaşam boyu devam ediyor. Üretim sürecinde olan biten her şeyin sonuca yansıdığını düşünüyorum.

Kim O? oyunundan bir kare.
Yeni bir projeye başlarken neleri yapmak istemediğimizden emin oluyoruz. Bu eğilimimiz ve her projenin çalışma sürecinde gelişen kendi dinamikleri, çalışma yöntemimizi ve her şeyi etkiliyor. Her projenin üretim biçiminin, o projenin özgün amaçlarına göre değişebileceğine, değişmesi gerektiğine, tiyatroda tüm öğelerin birbirlerinden ayrıştırılamaz birlikteliğine inanan bir anlayışla farklı üretim biçimlerinin olasılığını araştırıyoruz. Gündelik yaşantıyı taklit ederek, olduğu gibi kurgulamak yerine, onu soyutlayarak, yeni bir bakışla algılanmasını sağlayacak estetik bir formla yeniden üretmek, bizim vazgeçilmez kurallarımızdan biri.
Projelerimizin başlama biçimleri de birbirinden çok farklı olabiliyor. Bazen tek bir cümleden yola çıkabildiğimiz gibi, kavramları kullanarak yeniden düzenlenmiş bir mekândan, tek bir fotoğraftan, bir duygudan, bazen seslerden, bir karakterden ya da ışıktan yola çıkabiliyoruz. Hatta bir proje, herhangi bir metin veya doğaçlama konusu olmadan, çalışmanın ilk adımı olarak, oyunculara konsepti aktarmakla başlayabiliyor.
Birlikte çalıştığımız herkesin, paylaşmak istediğimiz fikrin veya duygunun bir parçası olduğunu bilmesi ve kişisel birikimleri bizim için önemli. Her proje için yeniden tasarladığımız çalışma metodu vesilesiyle tema herkes için ayrı anlamlar kazanıyor ve oyunun katmanlarını çoğaltıyor. Temanın kendi dilinin oyuncularda ve tasarımcılarda yarattığı çağrışımlarla herkes kendi kişisel tarihinden parçalar getiriyor. Bu da metnin kullanılış biçiminden oyunculuk yönetimine kadar her şeyin farklı şekilde ele alınmasını gerektiriyor.
Seyircilerle oyun alanının birbirine mesafesi, oyuncunun konumu, ışık ve ses kullanımı gibi kararlar, seyirciye her projede birbirinden farklı boş alanlar bırakıyor. Estetik tercihlerimiz ve sanatsal üslubumuz vesilesiyle seyircimizle düşünsel boyutta bir paylaşım platformu oluşturarak ele aldığımız konuyu tartışmaya açmayı hedefliyoruz. Hareketin, sesin, sözün, nesnelerin, ışığın, giysilerin, mekânın birbirine dönüşebilmesini sağlamak, bunu yaparken seyirciyle sahici bir iletişim kurabilmek, oyunun izlenme halinin de tasarlanması, mekânın doğru kullanımı bizim için en az oyun alanında oynanacak oyun kadar önemli. Tiyatronun her yerde yapılabileceğine inanıyoruz. Kent içinde veya dışında, kapalı veya açık alanda, farklı amaçlarla tasarlanmış yapılarda oyun, seyir ilişkilerinin yeniden üretilerek farklı anlamlar kazanabileceği her yerde olabilir. Bir vapurda veya trende, bir otomobilin orasında, burasında. Uzam-zaman-beden ilişkilerinin yeniden tasarlanabildiği her yerde. O yerin sınırlarını yeniden düşünmek koşuluyla bir manastırda, bir kitabın sayfalarında, şehrin merkezindeki bir parkta ya da meydanlarda, kaba inşaatı bitmiş bir yapıda, hatta geleneksel kutu sahnenin de yer aldığı bir tiyatro salonunda bile yapılabilir.

Geçen Gün oyunundan bir kare. Fotoğraf: Canberk Ulusan
Nasıl bir yer olursa olsun, ele alınan konuların ve daha da önemlisi o konuların işleniş biçimlerinin ve kullanılan anlatım tekniklerinin kurulacak sanatsal dil açısından mekân anlayışıyla içiçe bütüncül bir model oluşturması gerektiğini düşünüyoruz. Örgütlenme biçimi ve üretim sürecinin de tüm bunlarla birlikte düşünülmesi başka bir denge oluşturuyor.
Genellikle zihnimizi meşgul eden konularla ilgili uzun süren detaylı çalışmalar yaparak sahne üstü göstergelerin birlikte ve birbirlerini etkileyerek kullanıldığı bütünsel bir tiyatro dili oluşturmayı amaçlıyoruz. Bu çalışmalar bazen daha kısa bir zamanda sonuca ulaşıp tanıklık edilebilecek, izlenebilecek bir şeye dönüşüyor. Bazen de sadece bizi besleyen bir çalışma olarak kalıp bir gösteriye ya da başka bir biçime dönüşmek için zamanını bekliyor. Bu durumu iyi ifade edebileceğini düşündüğüm iki çalışmamızı örnek olarak göstermek istiyorum. Azınlık olmakla ilgili bir ruh halini tanımlayan cümleyi oyunculara aktarmamla başlayan Kim O? isimli oyunumuzun doğaçlama çalışmaları ile eşzamanlı olarak ilerleyen metin yazımı ve sabitleme çalışmaları yaklaşık sekiz ay sürmüştü. Oyunun provaları oyunculara farklı konu başlıkları verip çalışmalarını izleyerek, bana yakın gelen aksiyon veya söz parçalarını kaydederek ilerliyordu. Oyun, o çalışmalarda birikmiş yüzlerce fikir arasından yapılan seçimlerin bir “gösteri akış planı” olarak yeniden yazılması ve sıfırdan yeniden çalışılması sonucunda biçimlendi. Kerem’in o oyunun bir parçasına yazdığı metin yıllar sonra Geçen Gün isimli gösterimizin başlangıcını oluşturdu. Geçen Gün‘ ün temel fikri, Kim O? çalışmaları sırasında verdiğim bir konu başlığı için Kerem’in yazdığı ve kısa bir gösteri olarak sunduğu, sonra da oyunda kullandığımız bir sahneden çıktı. İki oyuncunun kelime kelime paylaşarak, “Geçen – gün – yolda – yürüyordum – polis – yolumu – kesti” diye devam eden bir anlatıyı ortak olarak üstlendikleri bir sahneydi. Kerem de ben de o sahneyi çok seviyorduk. O fikri başlı başına bir oyun olarak yazıp sahnelemek düşüncesi Kerem’in hep aklındaydı. “Kim O?” dan yıllar sonra 2024’de, Mihran Tomasyan bize ortak bir çalışma teklif edince o fikirden yola çıkarak, yaklaşık bir saat sürecek yeni bir metin yazdı ve çalışmaya başladık. Hatta Kim O? nun içindeki sahne metin olarak neredeyse aynı şekilde bu oyunun içinde de kullanılıyor ama mizansen farklı.
Biz Kerem’le birlikte çok oyun yaptık, ama Geçen Gün, yönetmen olarak Kerem’le birlikte çalıştığımız ilk oyun oldu. Daha önceki oyunlarımızda ya benim projemde Kerem çalıştı, ya da Kerem’in projesinde ben çalıştım. Bazen dekor, kostüm tasarımcısı, bazen reji asistanı, bazen oyuncu, bazen yazar olarak yer aldık birbirimizin projelerinde. Birlikte kurgu yaptığımız işlerimiz de oldu. O oyunlarda hangimiz yönetmensek son söz hakkı onun oluyordu. Aslında Geçen Gün‘de de pratik olarak çok farklı bir şekilde çalışmadık, ama son söz hakkını ikimiz birlikte kullandık.

Geçen Gün oyunundan bir kare. Fotoğraf: Canberk Ulusan
Oldukça net bir hedef belirledik, genel hatlarıyla nasıl bir gösteri amaçladığımızı tanımlayan bir çerçeve çizdik ve ekiple paylaştık: Her bir öğe kendi başına o kadar güçlü olmalıydı ki, örneğin bu gösteriden hareketi ve sözü çıkartsak, geriye kalan “şey” bir saatlik bir konser olarak izlenebilmeliydi. Veya müzik ve sözü çıkartsak, kalan “şey” bir dans gösterisi olarak izlenebilme değerine sahip olmalıydı. Aynı şekilde dansı çıkartsak, geriye müzikli bir oyun kalmalıydı. Dekor ve ışık tasarımı konusunda da aynı anlayışı devam ettirdik. Oynanmakta olan sahnelerin sadece doğru aydınlatılmasını yeterli bulmadık. Işığı kullanarak, her birine uzun uzun bakmak isteyeceğimiz “tablolar” oluşturmayı hedefledik. Dekor değişimlerini hareket tasarımının ve gösterinin, izlemeye değer önemli bir aksiyon kategorisi olarak değerlendirmek de bu konudaki yaklaşımımızın parçalarıydı.
Geçen Gün birlikte çalıştığımız ekipten gelen öneri ve katkıları çok önemsediğimiz ve mümkün olduğunca değerlendirmeye çalıştığımız reji anlayışımız nedeniyle tam anlamıyla bir ekip çalışması oldu. Birçok konuya ve detaya yaklaşımımızda ortak eğilimler olduğu gibi farklılıklar da vardı. Kurduğumuz parçalı yapı, oyunculardan, koreograflardan ve Tophane Noise Band’dan gelen farklı katkılarla, “bütünsel bir tiyatro” diline ulaşmamızı sağladı. Projeyi birlikte tamamladığımız arkadaşlarımızın hemen hemen hepsiyle paylaştığımız söz, ses, hareket kavramlarına yaklaşımımız, sahici olmak ve bilineni tersyüz etmek isteğimiz, birlikte ürettiğimiz işe olumlu olarak yansıdı.
Önceden denenmiş ve işlediği bilinen yöntemleri ve formları kullanan bir tiyatro anlayışıyla çalışmak bize yakın gelmiyor; geleneksel düşünme, yazma, oynama, izleme, algılama ve örgütlenme alışkanlıkları yerine her projede yeniden düşünülerek üretilen metotlarla çalışmayı tercih ediyoruz. Yenilikçi olmayı hedefleyerek değil, zihnimiz böyle çalıştığı için “yenilikçi” olarak tanımlanan şeyler yapıyoruz. Bünyesel bir durum yani. Beslendiğimiz kaynaklar sanki kendiliğinden bir işlemden geçiyor ve böyle işlere dönüşüyor gibi bir şey.
Tersyüz ederek yeni bir dengeye ulaşma tutkumuz hep devam ediyor.
TEB Oyun Dergisi‘nin 50. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.





