Sevmiyor, Trepl(r)ev kimseyi sevmiyor!

Bu yazı İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü öğrencilerinin eleştiri yazılarını merkeze alan yaz projemiz kapsamında yayınlanmaktadır.

Anton Çehov’un Martı’sı, yıllardır bir komedi olarak kabul edilip edilmeyeceği konusunda tartışılagelmiştir. Pek çok saygın eleştirmen, Çehov’un yaptığı bu tanımlamayı yetersiz bulur hatta yakışık almaz bulanlar da vardır. Bu karşı çıkış, gerçek bir tartışma olarak, hala Dünya Tiyatro Tarihi’nde tüm heybetiyle arz-ı endam edebilmektedir. (Hayret!)  Bu noktadan hareketle De Collage Art Space’in Treplevinde Ümit Erlim ve Başak Kıvılcım Ertanoğlu Martı‘yı içerik ve biçimsel tartışmalarından birlikte tutarak neden bir komedi olduğunu, klasik kabulleri aşan bir yerden tespit edip, Türkiye için yenilikçi bir sahnelemeyle İstanbul seyircisine sunmuşlardır. Uyumsuz ve karikatürize edilmeye açık karakter, durumlar ve diyaloglar ile Treplev karakterinin yeni biçim arayışlarını üst üste koyduğumuzda, özellikle yeni biçimlerin neredeyse ana akım haline geldiği günümüzde, pekâlâ Post-modern bir Martı okuması yapılabileceğinin tespitini yapıp, sahnelemeyi bunun üzerine inşa ettikleri söylenebilir.

1895 yılında, solan Çarlık Rusya’sının henüz yeni parlayan güneşi Anton Çehov Martı’yı kaleme almış; eserde bir grup entelektüel üzerinden varoluş buhranları ve içsel çatışmalarını resmetmiştir. Arkadina; Geçmişteki ihtişamının gölgesine hapsolmuş bir aktris, Treplev; Görünmezlik ve yetersizlik duygularıyla yeni biçim arayışları üzerinden hesaplaşan, günün normlarında başarısız bir yazar, Nina; Aktris olmayı idealize etmiş başarısız bir oyuncu, Trigorin; Tercih hakkı sunulsa balıkçılığı seçecek olsa da zamanın meşhur yazarlarından. Aynı zamanda Arkadina’nın sevgilisi ve gelecekte Nina’nın çocuğunun babası… Nina’ya meftun, Arkadina tarafından görülmeyen Treplev; yarenini, annesinin sevgilisine kaptırdıktan ve yazarlığının kıymetinin kendisine takdim edilmeyeceğine ikna olduğunda intihar ediyor. Çehov’un Treplev’i öldükten sonra gazeteye verilen bir ölüm ilanıyla De Collage Art Space’in Treplev’i uyanıyor.

Oyun üç katta geçiyor. İlk katında birtakım renklerden hareketle Treplev’in yaşamı tablolaştırılıyor. Bu tablo sahnenin yaklaşık olarak yarısı boyunca boyalarla hazırlanıp ana figürler yapıştırıldıktan sonra dikey hale getirilip sahne içinde, oyun anında bir dekor değişimi gerçekleştiriliyor. Aynı zamanda dekor hem oyun esnasında hazırlanmış hem de oyun esnasında yerleştirilmiş oluyor. Ortada pullu, siyah ceketiyle sahnede her ne isterse onu olabilen en az herkes kadar sıkılgan ve zalim tanrı, kadın iktidar; Başak Kıvılcım Ertanoğlu, lavaboya kafasını gömmüş bir Treplev ve sağda sahnenin ses akışını düzenleyen, oyunun hem içinde hem de dışında bir teknik ekip üyesi tablosuyla karşılaşıyoruz. Seyirci, oyuncu, yönetmen, yazar, teknik ekip gibi ayrıştırılmış öğeler iç içe geçiyor. Oyun, Treplev’in ölüm ilanında adının yanlış yazılması üzerinden açılıyor. Şımarık, ilgi budalası ve üzülerek söylemek zorundayım ki dedikoducu Treplev hayatındaki insanları kevgirden geçiriyor. Karakterin uç, şımarık yanları köpürtülmüş ve karikatürize edilmişse de Treplev olmanın sınırlarından taşmadığı görülüyor. O yine yeni biçimlerin peşinde, üstelik bugün yeni biçim arayışlarını sahneden, kendi gözünden anlatıyor. Şimdiye dek izlenilen Martı sahnelerinde Treplev’in sesinin ne kadar kapatıldığı, onun yok sayılmışlığı ifşa oluyor. Kendinizin ve külliyatın Arkadinalığı ile yüzleşiyorsunuz. Hem de oyunun tüm arzu çizgileri Treplev’in üzerinden geçerken. Bizim bu yeni yüzleşmişliğimizle hâlihazırda hemhâl olan Treplev de başlıyor veryansına. Üstelik bu kez ölü! Bu, klasikleri yıkacağım iddiasıyla yola çıkıp, halihâzırda yıkılmış eserlerin üzerinde tepinmeden de başarılı bir şekilde eserin üstesinden gelinebileceğinin örneği olarak gösterilebilir bir dramaturjik tercihler silsilesine işaret ediyor. Oyunu yapmadan önce Çehov’u, Martı’nın dramaturjik yapısını ve karakterlerini titiz biçimde çalışmışlar. Ölümünden sonra tüm Martı karakterlerini seyirciye şikâyet eden bir Treplev çizip karakterin fotoğraflarını yapay zekâ aracılığı ile oyunun Treplev’inin yüzü üzerinden yaratmak bunu sahneden okunur kılan unsurlardan biri. Oyunlaştırma sürecinde ise suistimale açık yanlarını zalimce karikatürize etmişler. Hatta oyunun kimliği bunun üzerine kurulu. İlk katta genel hatlarıyla yaşamını çizdiğimiz Treplev’in ikinci katta boyunun ölçüsünü alıyor son katta da Treplev’in cenazesine iştirak edip siyahlar içinde, manipüle edilebilir bir geri sayımla kendisini paketliyoruz. (RIP)

Treplev oyunundan bir kare.

Tiyatro’nun uzun süredir aktüel kalan tartışması pasif seyirci, aktif seyirci ayrımını seyirciyi kattan kata, biçimden biçime taşıyarak sahne dinamizmini oyuncu bedeninden taşırıp, seyirci bedenine aktaran oldukça akıllıca bir hamleyle aşıyorlar. Treplev’in açılış katında kimi seyircilerin ellerine Martı karakterlerinin fotoğraflarını tutuşturup seyir kültürü edilgen olan seyirciyi, meşhur kurbağa deneyindeki gibi, fark etmeden oyunun içine alıp etkileşime girebilir vaziyete getiriyorlar. Seyircinin oyun üzerinde bir yaptırım gücü olduğunu, onu dönüştürebildiğini söyleyemeyiz; seyircinin de iletişime geçebildiği bir deneyim tasarımı demek daha doğru olacaktır. Çok boyutlu bir yabancılaştırma stratejisi var oyunun. En belirgin unsurlarından biri de daimî olarak vuku bulan uzam kırma tavrı. Seyir sürecinde oturacağınız üç farklı koltuğun da portatif olması bunu nesnel boyutta desteklerken oyunun kendi mekânsallığı, yani seyir sürecinde orası kılınan yer de oyun sürecinde daima kırılıyor. Bu sadece katlar arasıyla sınırlı kalmayıp, kat içinde de gözlemlenebilen bir durum. Burada uzam kırma, oyuncu-seyirci alanının kaynaşmasından ziyade seyirciyi deneyimin bir parçası kılan performatifliğin altını kalın çizgilerle çizen bir deneyim tasarımı olarak kendini gösteriyor.

Oyunculuklara değinecek olursak Başak Kıvılcım Ertanoğlu çok fazla kişi ve şey olduğu yüklerin altından başarıyla kalkmış. Ümit Erlim’in beden kontrolü çok yüksek. Sadece, özellikle de rap performansı kısımlarında, belirli bir artikülasyon problemi varlığı rahatsız edici olabiliyor. Açıkçası bazı takılma alanları da fazla belirgin ve görünür ki kasti bile yapılmış olsa ki buna çok büyük bir ihtimal veriyorum yine de gerekli olduğunu sanmıyorum. Yabancılaştırma unsurları tüm sahneye öylesine hâkim ki bir yerden sonra duyarsızlaşıp normalleştirebiliyorsunuz bu öğeleri. Gelgelelim bu değerlendirmenin bir “Treplev” paketinin içinde geçerli olduğunu söylemek zorundayım. Klasik bir oyunculuk, klasik bir oyun talebindeyseniz, var gücünüzle Shakespeare’lere Moliere’lere Çehov’lara sıkı sıkı tutunuyorsanız, zamanın ruhuna eşlikçi bir deneyim arayışınız yoksa ne yaptığım herhangi bir tahlile katılacağınızı ne de sahnelemeden haz alabileceğinizi sanmam. Treplev çok açık bir biçimde Martı oyununa ve yeni biçimlere aşina seyirciye hitap ediyor. Çağdaş sahnelemelerin tiyatronun kendisine dönük, onunla konuşan, onunla kavga eden, daha sektörün içindeki insana iş işleme durumu çok sık rastladığım ve ne kadar zamanın ruhuna bağlı olsa da şahsen problem olarak tespit ettiğim bir durum fakat Treplev bu eğilimin en iyi örneklerinden olarak anılabilir. Esasında Martı ile tanışmamış insanlar da kör sağır kalmazlar oyunda, fakat deneyim paketi büyük oranda değişecektir böyle bir durumda. Kendi deneyimimden yola çıkarak, metnin kendisiyle biraz samimiyetiniz varsa, samimi bir arkadaş ortamında Martı üzerine eğlenceli bir sohbet etmenin hazzını alabileceğinizi iddia edebilirim. 


TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer eleştiri yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Zülal İzel Eser

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin