Balkan’da Dün ve Bugün: Kosova / Kuzey Makedonya Theatre Showcase 2025
Kosova’nın Prizren kentine ilk adımımı attığımda, sokaklarda dalgalanan Amerikan bayraklarını ve eski dış işleri bakanı Madelaine Albright’in büstünü gördüğümde bu küçük Balkan ülkesinin Amerika’ya duyduğu derin minnettarlığın ulusal bir duygu hâline geldiğini düşündüm. Amerika Birleşik Devletleri burada, özgürlüğün sembolü olarak görülüyor. Dışarıdan bakıldığında Kosova, küçük ama derin yaraları olan bir ülke: 2008’de bağımsızlığını ilan etmiş, hâlâ Avrupa Birliği tarafından tam olarak tanınmamış, geçmişle gelecek arasında sıkışmış bir coğrafya. Camilerin çokluğu ve şehrin merkezinde yer alan Türk Konsolosluğu ise tarihsel bağlarımızı görünür kılıyor. İlk kez geldiğim bu şehrin ortasından akan Biştriça Nehri, taş köprüleri ve Safranbolu evlerini andıran mimarisi ve güzelliğiyle yakın geçmişte bu topraklarda yaşanan savaş ve katliamların izleri neredeyse silinmiş görünse de, görünenlerin ardındakileri anlamak için Kosova Tiyatrosu’na göz atmak iyi bir yol.
Bizi Kosova’da Prizren, Gjakova ve Priştine’ye; Kuzey Makedonya’da ise Üsküp’e getiren etkinlik, Qendra Multimedia tarafından bu yıl sekizincisi düzenlenen Showcase oldu. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen yönetmenler, eleştirmenler ve sanatçılar, Kosova ve Kuzey Makedonya’daki kamusal ve bağımsız sahne üretimlerinin yanı sıra tiyatroda güncel toplumsal ve sanatsal meselelerin ele alındığı söyleşi ve panellere katıldı. Bu tür bir tiyatro etkinliği, bölge için yalnızca bir sanat vitrini değil; kültürlerarası diyalog, kimlik ve toplumsal meselelerin sahneye taşınması açısından önemli bir alan oluşturuyor. Ayrıca ortak projelerle uluslararası temaların (örneğin Güney Afrika’dan sanatçılar ve konular) eklenmesi, yerel sahneyi “kapalı döngüden” çıkararak yeni perspektifler sunmasını sağlıyor.

Hafıza ve Direniş: Under the Shade of a Tree I Sat and Wept (Bir Ağacın Gölgesinde Oturdum ve Ağladım)
Kosova’nın tanınmış yazar ve yönetmeni Yeton Neziraj’ın yeni oyunu, Güney Afrika’daki Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ile 1990’lardaki Arnavut aileleri arasındaki kan davalarına son verme kampanyasından esinleniyor. Güney Afrika Market Theatre ortak prodüksiyonu olan bu yapımda Güney Afrikalı ve Kosovalı oyuncular aynı sahneyi paylaşıyor; Oyunda Arnavutça, Zulu ve İngilizce konuşuluyor. Bu çok dilli yapı, herkesin kendi dilini koruyarak bir arada üretmeyi sağlıyor ve böylece sahneyi bir uzlaşma mekânına dönüştürüyor. Market Theatre’ın sanat yönetmeni Greg Homann, oyunun yaratım sürecinin “Güney Afrika ve Avrupa sesleri arasında gerçek bir paylaşım” olduğunu ifade ediyor. Ortak yapımın yönetmeni Blerta Neziraj’ın oyunda yönelttiği temel sorusu: “Barışmak mümkün mü?” birbirine bu kadar uzak coğrafya ve tarihe sahip iki kültürü ortak bir noktada buluşturmayı başarıyor. Bir Ağacın Gölgesinde Oturdum ve Ağladım, metinden oyunculuğa ve sahne tasarımına değin Showcase’in güçlü yapımlarından biri olarak öne çıkıyor.

Gerçek Mekânda Gerçek Hikâye: Do It or Die (Yap Ya Da Öl)
Prizren Cezaevi’nin ağır demir kapıları açılıyor, izleyiciler akşam soğuğunun çoktan çöktüğü bir saatte cezaevi avlusuna yerleştirilmiş plastik sandalyelere oturuyor. Do It or Die adlı oyun, Yugoslavya ve Sırbistan hapishanelerinde tutulan siyasi tutuklu Ukshin Hoti’nin hikâyesini konu alıyor. Hoti, savaş sırasında resmî olarak kaybolan yaklaşık 5.000 kişiden biri. 1999 yılında Dubrava Hapishanesi’nde Sırp gardiyanların yaklaşık 100 Arnavut siyasi tutukluyu katlettiği biliniyor.
Oyun, Hoti’nin yazılarına ve belgelerine dayanıyor; ayrıca eski siyasi tutuklularla yapılan röportajlardan da besleniyor. Bir sahnede, izleyicilerden biri –bir zamanlar mahkûm olmuş bir kadın– öne çağrılıyor ve anlatılanları doğruluyor. Hapishanenin soğuk atmosferi içinde izleyicinin aklına“Unutmak mümkün mü?” sorusu kazınıyor. Yap ya da Öl, rejisi Blerta Neziraj’a, dramaturjisi ise Yeton Neziraj’a ait belgesel nitelikte bir oyun ve 1960’lı yıllarda Almanya’da Nazi geçmişini sorgulayan eserleri anımsatıyor. Ancak o dönemde, başta Peter Weiss’in Soruşturma adlı oyunu olmak üzere kaleme alınan oyunlar, geçmişi unutturmamanın ötesinde güncel bir sorgulama alanı açıyordu.

Acının Sürekliliği
Showcase konuklarını Kosova tarihiyle buluşturan bir başka etkinlik de Ferdonije Qerkezi’nin Gjakova’daki evi. 1999 yılına kadar eşi, dört oğlu ve iki geliniyle yaşadığı evini bir müzeye dönüştürmüş evin sahibi Qerkezi, Sırbistan rejiminin Kosova’da uyguladığı sistematik baskıları ziyaretçilerine 27 Mart 1999’da yaşananları tüm ayrıntılarıyla anlatarak aktarmaya çalışıyor. Polis eşini ve oğullarını tutukladıktan sonra bir daha onlardan haber alamadığını, çocukları ve gelinleriyle sürdürdüğü mutlu yaşamın bir anda sona erdiğini ve yalnız kaldığını dile getiriyor. Evi gezen ziyaretçiler, duvarlardaki fotoğraflar ve anlatılan hikâyeler karşısında hüzünlenirken, yaşanan acının hâlâ ne kadar canlı olduğunu hissediyor. Onları beklemekten hiç vazgeçmediğini söyleyen bu anne, eviyle birlikte o yıllarda kaybolan 1600’den fazla kişinin anısını canlı tutuyor.

Bir Halk Düşmanı: Prishtina. The Premeditated Killing of a Dream (Priştine. Bir Rüyanın Planlı Cinayeti)
Yeton ve Blerta Neziraj bu kez yüzlerini Priştine’nin güncel sorunlarına çeviriyor. Oyun, 25 yıl önce öldürülen şehir plancısı Rexhep Luci’nin hikâyesini anlatıyor. Luci, Priştine’deki kontrolsüz inşaatlara karşı çıkan bir idealistti – tıpkı İbsen’in Bir Halk Düşmanı’ndaki Dr. Stockmann gibi. Savaşın ardından toplum, bir gecede dikilen, kalitesiz ve plansız binalarla çevrilmiş bir şehirde yaşamaya başladı. Parklar şantiyeye dönüştü; kamusal alanlar binalar tarafından yutuldu. Luci, neredeyse tek başına şehir planlamasını denetlemeye çalıştı ancak 11 Eylül 2000’de evinin önünde öldürüldü.
Neziraj’ların oyunu, yolsuzluk, betonlaşma ve hayal kırıklığıyla boğulan bir başkentin portresini çiziyor. Priştine, “ağır beton blokların altında ezilen bir vicdan” gibi, tiyatro ise burada bir vicdan muhasebesi alanına dönüşüyor. Oyun, 1995 yılında Kuşadası’nda evinin önünde öldürülen Belediye Başkanı Lütfi Suyolcu’dan, İstanbul Fikirtepe’deki kentsel dönüşüm manzaralarına uzanan tanıdık çağrışımlarıyla başarılı bir sistem eleştirisi sunuyor.

Körlük ve Umut: The Blind (Kör)
Kuzey Makedonya Türk Tiyatrosu, bir sahnesi bulunmadığı için The Blind’ı Kurşunlu Han adlı tarihi bir yapıda sergiliyor. Qëndrim Rijani’nin yönettiği ve Balkan milliyetçiliğinin körleştirici gücünü sorgulayan The Blind dört dilde —Türkçe, Arnavutça, Makedonca ve İngilizce— seyirci karşısına çıkıyor. Körlüğün sadece fiziksel değil, toplumsal olduğu vurgusunu yapan oyun, Maurice Maeterlinck’in The Blind (Kör) ve Amin Maalouf’un In the Name of Identity: Fatal Identities (Ölümcül Kimlikler) eserlerinden esinleniyor. Oyun metni tanıtımına göre Körler, Maeterlinck’in görünmezi sözcük ve imgeler aracılığıyla görünür kılma çabasıdır. Eserin temel temaları olan duyarlılık ve algı, düşmanca bir çevreyi ve bu çevreden kaynaklanan felaketi betimlemeye hizmet eder. İnsanın bilinmeyen bir kadere teslim oluşu ve körlerin iletişim kuramaması, Camus’nün “absürd” anlayışına ve Beckett ile Ionesco’nun tiyatrolarında karşımıza çıkan modern insanın durumuna bir ön gönderme niteliğindedir. On iki isimsiz karakter, geçmişlerinin labirentinde dolaşarak kişisel anılarını yeniden hatırlıyor ve varoluşsal ikilemlerle yüzleşiyor. İzlediğimiz oyun, engellere rağmen birleşen bir aşk hikâyesiyle umutla son buluyor. Rijani’nin sahnesi, post-Yugoslav, çok-etnili bir Balkan düşüne yazılmış bir aşk mektubu gibi. Oyuncuların çoşkusu ve hikâyelerin samimiyeti, soğuk havaya rağmen oyunun keyifle izlenmesini ve bol alkış almasını sağlıyor.

Tiyatronun Haritası, Balkan’ın Nabzı
Priştine’nin kontrolsüz inşaatları, Üsküp’ün mimari karmaşası… İki şehirde de aynı hikâye okunuyor: bir yanda kaos diğer yanda umut ve kimlik arayışı. Üsküp, sosyalist dönemin sert hatlarıyla 2010’larda dikilen devasa Büyük İskender heykellerinden oluşan “antik” süslemeleri arasında sıkışmış bir şehir. Ama eski çarşısında hâlâ çok dilli bir yaşam sürüyor: Makedonca, Arnavutça, Türkçe, Yunanca, Sırpça… Tıpkı tiyatroda olduğu gibi, bu şehirlerde de farklılıklar artık bir çatışma değil, bir varoluş biçimi. Showcase’in ruhu da burada yatıyor: birbirine benzemez sesleri yan yana getirmek ve bunları dünyanın çeşitli ülkelerinden katılan konuklara duyurmak.
Kosova ve Kuzey Makedonya’daki Showcase yalnızca bir festival değil; adeta bir tür ahlaki ve sanatsal meydan olma işlevini taşıyor. Yeton Neziraj ve meslektaşları, savaşın ve yolsuzluğun izlerini silmeye değil, onlarla yüzleşmeye çalışıyor. Bu nedenle tiyatroları hem politik hem de insani bir sığınak hâline geliyor. Belki tiyatro, şiddetin açtığı yaraları kapatamaz; ama onları görünür kılabiliyor. Ve görünür kıldıkça, bir toplumun kendine bakabilmesini sağlıyor. Kosova’da bu bakışın, acı dolu olduğu kadar umutlu olduğunu yalnızca oyunlarda değil, Showcase’in ev sahibi Yeton Neziraj’ın tiyatro fuayelerinde konuklarına “rakiya” ikram ederken ve dostluğa kadeh kaldırırken de görmek mümkün.
TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer festival yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.






