Sesle Hakikati Anlatmak: Okuma Tiyatrosu
Okuma tiyatrosu için yirminci yüzyılın ortalarından günümüze kadar uzanmış ve sesin karakterlere büründüğü, güçlü bir anlatı biçimi diyebiliriz elbette. Fiziksel eylemden büyük ölçüde arınmış bir metnin, oyuncunun sesiyle var olması hem zor hem de etkileyici bir anlatı biçimi bence… Ancak kelimelerin gücünün yalnızca okuduğumuz kitaplarda, izlediğimiz filmlerde ya da kurduğumuz cümlelerde saklı olduğunu düşünmüyorum. Aksine, henüz hiç anlatılmamış hikâyelerin içinde, büyüleyici kelimeler gizlidir. Ve bence okuma tiyatrosu, tam da ismine tezat en saf anlatma biçimlerinden biri. Tıpkı o anı yaşıyor gibi anlatmak… Hem de bir oyuncu için hiçbir fiziksel aksiyon almadan bunu yaşıyor gibi anlatmak hem zor hem de çok etkiliyici. Oyuncu için sınırlayıcı olan bu alanı seyirciye sesinizle hatta bir esle, sessizliğinizle anlatmak işte buna sanatın yaratıcı gücü diyebiliriz.
Bu konuda yaptığım araştırmalar bu formun coğrafyayla, devrimle, savaşla, hatta bir eylemle ne kadar iç içe olduğunu gösterdi bana. Örneğin bu form İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde önemli bir ivme kazanmış. Savaşın yıkımıyla sahne olanaklarının azalması, sansür ve politik baskılar, tiyatronun daha sade ve doğrudan biçimlerle var olmasına zemin hazırlamış ve okuma tiyatrosu da bu zorunluluklardan doğan yaratıcı bir çözüm olmuş, örneğin Almanya’da The Investigation (Soruşturma) – Peter Weiss (1965) Auschwitz toplama kampındaki Nazi savaş suçlularının Frankfurt duruşmalarını temel alan, belgesel nitelikli bir okuma tiyatrosu. Gerçek mahkeme tutanaklarına dayanarak sahnelenmiş. Soruşturma’nın seyirciyi tarihin karanlık yüzüyle etkileyici bir biçimde buluşturduğunu söyleyebiliriz. Ya da 1986 Çernobil felaketine tanıklık etmiş bireylerin anlatıları üzerine kurulu Voices from Chernobyl– Svetlana Alexievich’ten uyarlanan bu metin için, bireysel travmaların kolektif hafızaya dönüşümünün sesli anlatı hâli diyebiliriz.

Türkiye’de ise bu türün örnekleri az olmakla beraber, oldukça etkileyici eserler ile görebiliyoruz. Darbe dönemlerindeki insan hakları ihlallerini konu alan Turgut Özakman’ın Sorgu metni (1973) zamanla okuma tiyatrosu formatında da sahnelenmiş, politik tiyatronun önemli örneklerinden biri hâline gelmiş. 1984’ten Mektuplar – Kolektif ise 12 Eylül sonrası cezaevlerinden ve sürgünden yazılmış mektupların bir araya getirildiği bir proje, sesli performanslarla sahnelenmiş ve bireysel anlatıların kolektif hafızaya etkisini güçlü bir biçimde ortaya koymuş.
Bugün okuma tiyatrosu, yalnızca teknik ya da ekonomik sınırlamaların değil; düşünsel derinlik arayışının, sadeleşme ihtiyacının ve seyirciyle doğrudan bağ kurma isteğinin bir sonucu olarak yeniden değer kazanıyor. Özellikle anlam yoğunluğu yüksek metinlerde, bu yalın ama etkileyici form, tiyatronun özünü yeniden hatırlatıyor bizlere.
Benim için okuma tiyatrosunu tanımlamak bir metnin ilk nefesi gibi diyebilirim. Sahneye konmadan önce duyulan o ilk ses, karakterin içinden doğup seyirciye ulaştığı o eşsiz an… aslında okumanın değil anlatmanın büyüsü olarak tam da burada başlıyor.
Hatırlayamadıklarımız ise benim için “sesin hafızayla buluştuğu yüzleşme alanı” oldu diyebilirim.
Bu projenin kapılarını bize aralayan sevgili Zehra İpşiroğlu oldu. Ekibi kurmak ise hiç zor olmadı. Bu işe gönül veren beş oyuncu arkadaşıma projeyi anlattıktan sonra, onlardan öncelikle Hatırlayamadıklarımız kitabını okumalarını rica ettim. Sonra fark ettim ki, kitabı okuyan her arkadaşım konunun derinliği ve anlatım gücünden etkilenmişti. Hepsi, projede yer almak istediklerini heyecanla dile getirdiler.
Ve böylece biz, altı oyuncu olarak Hatırlayamadıklarımız ile bir okuma tiyatrosu deneyimine adım attık. Altı farklı ses, altı farklı tını… Ortak bir hakikatin peşinde bir araya geldik. Moderatörlüğümüzü sevgili Zehra Hoca üstlendi ve seyirciyle aramızda güçlü bir köprü oluşturdu. Çünkü herkesin içinde tuttuğu, bastırdığı; zamanla bedensel hastalıklara, ölümlere, vicdan azabına dönüşen yaraları metne taşıyan Zehra İpşiroğlu, metnin sesle buluştuğu anlarda seyirciyle aramızda empatik bir bağ kurmamıza olanak sağladı. Öyle ki oyunlarıyla Türk tiyatrosuna birçok eser vermiş Zehra Hoca’nın Babalar, Amcalar ve Diğerleri kitabını okuduğumda, aslında Hatırlayamadıklarımız’ın tarihçesini, ilk tohumlarını görmüş oldum diyebilirim.
Bu kitabın, belgesel anlatı öğeleri taşımasının yanı sıra, tanıklık etmenin temel bir izlek olduğu güçlü bir oyun metni olduğunu farkettim .

Babalar, Amcalar ve Diğerleri, hikâyenin başlangıcını tanıklık üzerinden aktarırken, Hatırlayamadıklarımız daha katmanlı, daha içsel bir yolculukla romana dönüşmüştü. Tıpkı Suzan ve Selen’in kardeşliği gibi, bu iki eser de birbirini bir hakikat üzerinden iki farklı dille var etmiş. Biz ise aynı hakikatin izini süren iki farklı anlatıyla yoğrulmuş Hatırlayamadıklarımız’ı okuma tiyatrosuyla sahneye taşıdık. Hatırlayamadıklarımız’ın karakterleri; cinsel istismar, bastırılmış hafızalar, sessizliğin gücü ve görmezden gelinen toplumsal travmaların taşıyıcısıydı elbette. Zehra Hoca karakterlerin yaşadığı travmaları yalnızca kişisel düzlemde ele almakla kalmamış, toplumun ortak suskunluklarını da bu travmaların ayrılmaz bir parçası olarak ifşa etmişti.
İşte tam da bu bağlamda, bir oyuncu olarak sanatın derinlikli dünyası beni daha çok düşündürmeye başladı. Sanat, bazen bir roman aracılığıyla okuyucunun zihninde hayalî bir evren kurar; bazen de tiyatro yoluyla izleyiciyi canlı yaşanmışlığın tam kalbine yerleştirir. Okuma tiyatrosunda fark ettim ki yalnızca kelimeler dile gelmiyor; aslında bir yaşanmışlığı anlatmanın kendine özgü biçimine dönüşüyor.
Sanki o anı yeniden yaşıyormuşsun gibi…
Bir arkadaşına, annene, babana acını ya da sevincini anlatır gibi o kadar hayatın içinden, o kadar gerçek…
Ses titreşiyor, çarpıyor, yaralıyor ve iyileştiriyor.
Okuduğumuz karakterler yalnızca kurgu değil, aynı zamanda toplumsal gerçekliğin yankılarıydı. İçlerinden özellikle Selen ve Suzan, sesin taşıyıcılığı üzerinden en derin yüzleşmeleri izleyiciye aktaran karakterler olarak öne çıktılar.
Selen ve Suzan, aynı kültürel bağlamda büyümüş fakat hayatla kurdukları ilişkiler farklı yönlere savrulmuş iki kadın figürü. Suzan, istismar dolu bir dünyanın içinde görünür olmak için çabalarken fark edilmemiş, sessizliğiyle varlığını haykırmış ve sonunda bu görünmemenin bedelini ölümüyle ödemiş. Selen ise babasının Suzan’a yani kuzenine yaptığı istismarı önce inkâr etmiş, ardından adım adım yüzleşmiş; meseleyi “baba” figürüyle bastırmak yerine hukuki ve kamusal bir mücadeleye dönüştürecek kadar cesur bir kadın portresi çizmiş. Onun sesi, yalnızca bir karakteri değil; bir hafızayı, bir direnişi, bir yüzleşme çağrısını sahneye taşımıştı. Bu iki karakter bana okuma tiyatrosunda seyircinin tanıklık ettiği şeyin yalnızca metnin seslendirilmesi olmadığını öğretti. Seslerin karakterlerle bütünleştiğinde ne kadar sahicilik kazandıgını gösterdi. Böyle olduğunda ortaya çıkan performans, yalnızca bir okuma değildi. Bir tür hakikatti.
Bu hakikatin en büyüleyici yanı nedir diye sorarsanız size cevabım: Hatırlayamadıklarımız’ın hatırlayabildiklerimize dönüşümünü görmekti derdim. Seyirciden yükselen “Çocuktum, ben de yaşadım; anlatamadım! Ama şimdi anlatıyorum” cümlesi, bir anda kolektif bir geçmişin empati coğrafyasına dönüşüyordu. Bu, bir “okuma”dan çok daha fazlasıydı; hissederek aktarmanın, seyirciyle ortak bir paydada buluşmanın en özel yansımasıydı bence. Şimdilerde okuma tiyatrosunun büyüsünü soranlara diyorum ki, “hakikati sesinizle okumak değil, anlatmaktır.”
TEB Oyun Dergisi‘nin 52. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






