Lena, Leyla ve Diğerleri
Yazar Zehra İpşiroğlu’nun kaleminden Lena, Leyla ve Diğerleri kitabını okuduğumda, bu hikâye bana hep görünmeyen bulutları çağrıştırdı. Kimi zaman fark edilmeyen, kimi zaman görmezden gelinen, yaşadıkları coğrafyaya göre şekillenen bulutları gördüm. Tipi, şekli, ebatı farklı ama kendi yerini bulmaya çalışan kadınların sesli hâlini duydum. Bu, tek bir kadının yalnızlığını değil; okuyanda empati yaratan, kimlik arayışına girmiş tüm kadınların bunalımını anlatan bir hikâyeydi.
Peki ya sizinki Lena gibi parçalanmış bir göç hikâyesiyse, bilmediğiniz topraklarda nasıl var olurdunuz? Dayatılmış ve kısıtlanmış Leyla ruhuyla mı? Lena’nın özgürlük arayışıyla mı? Ya da çoğul konuştuğumuz, sesi bastırılanların ve görünmez kılınanların hikâyesi olan “Diğerleri”yle mi?
Lena, Leyla ve Diğerleri İstanbul’da seyircisiyle buluştu. İzmir Nar Tiyatro’nun sahnelediği oyun, Semih Çelenk yönetmenliğinde ve Nilüfer Akcan Tekin’in performansıyla 16 Nisan’da ilk kez İstanbul Barış Manço Kültür Merkezi’nde sahnelendi. Sahnede, bir kadının sesiyle binlerce kadının iç sesini duyduk.
Ve perde önce mavi elbiseli Lena’nın çaldığı enstrüman ve güçlü sesiyle açıldı. Ardından Lena’nın söylediği Ukraynaca şarkı bizi uzaklara götürdü. Anlamını bilmediğimiz bu şarkıda saklı bir hüzün sahneye yayılmıştı bile. Oyun adım adım ilerlerken sahnede kurulmuş gölgeli perdenin arkasında Lena’nın muhafazakâr Leyla’ya dönüşümünü seyrettik. Bu dönüşüme tanıklık etmek, anlamını bilmediğimiz şarkının saklı yanını göstermişti bile ve artık baskıyla değişime uğramış Leyla konuşacaktı.
Perde arkasından gelip doktorunun karşısına oturan Leyla’nın ne anlatacağını merak ederken sessizlik birden Leyla’nın tutuk şivesi, kendini anlatma çabasıyla bozuldu. Göç ettiği ülkede var olmaya çalışan bu kadının değişimi, eril düzen, toplumsal arka plan, din ve gelenekler olduğunu duydukça hikâye daha da devleşiyordu. İster istemez bir seyirci olarak şu soruyu sordurtuyordu: Değişim bu kadar kolay mıydı? İnsan inandıklarından ya da inanmadıklarından bu kadar kolay vazgeçer miydi ya da vazgeçtikleri buna değer miydi?

Peki ya görmediklerimiz, duymadıklarımız, yani “diğerleri”? Yönetmen Semih Çelenk, oyunun mottosu olan “sesi kısılmaya çalışılmış tüm kadınları” oyunun sonuna kadar sahneye taşımayı başarmıştı. Hem de diğerleriyle… Metnin mihenk taşı olan farklı kadınların kimlikleri, seçimleri ve bedellerini kolektif yapıda buluşturan yönetmen Semih Çelenk adeta güçlü bir kadınlar korosu yaratmıştı.
Elbette oyuncu Nilüfer Akcan Tekin’in performansıyla… Bu kadınlar korosunun bir dili vardı. Hafif tutuk, kelimeleri eksik, harfleri yer yer yuvarlanan, nefesi bazen yarım kalan bir dildi bu. Oyuncu Nilüfer Akcan Tekin, Ukrayna’dan Türkiye’ye göç etmiş Lena’nın Leyla’ya dönüşen dilini, sonradan öğrenilmiş Türkçe’nin kendine özgü şivesiyle oyunun sonuna kadar hiç sekteye uğratmadan izleyiciye aktardı. Bu çatışmanın dile yansımış hâli son derece samimi ve inandırıcı bir hâl alıyordu ve bir seyirci olarak bu doğallık, Leyla’ya dönüşmüş bu kadının hikâyesini dinleme isteğini daha da artırıyordu diyebilirim.
Oyunun ilerleyen bölümlerinde ise metnin en dramaturjik mesajı olan Lena’nın Türkçeyi ya da başka bir dili öğrenme süreci olmadığını; asıl meselenin Leyla’nın eril bir kültür içinde kendine yer açma ve var olma mücadelesi olduğunu fark etmek çok çarpıcıydı. Bu mesajı perçinleyen ise yönetmen Semih Çelenk’in oyunun omurgası olan çatışmadan hiç vazgeçmeden oyunu sahnelemesiydi. Birçok kadının çatışarak var olmaya çalıştığı bu dünyada, çatışmayı sanatın gücüne dönüştürmek binlerce ses demekti. Ve bu “sesler sahnenin tasarımıyla beyaza bürünmüştü. Sahnedeki beyaz koltuk, yerdeki beyaz fon ve arkadaki beyaz perde, daha ilk anda seyirciyi içine çeken bir yalnızlığı simgeliyordu.” Bu sahne düzeni bana Dario Fo’nun Ulrike Bağırıyor oyununu anımsattı. Orada beyaz, ceza ve işkenceyle ilişkilendirilen bir unsurken, burada bir kadının hem saf hem de son derece şeffaf dünyasını anlatan bir zemine dönüşüyordu.
Ancak reji açısından bakıldığında, ışık kullanımının yer yer oldukça minimalist kaldığını ve tek bir düzlemde ilerlediğini düşündüm. Bazı anlarda bu sadelik, çatışmayı desteklemek yerine geri planda bırakıyordu. Oyun kişisinin ruh hâline ve metin içinde açılan her yeni öyküye eşlik eden, zaman zaman kararan, zaman zaman yoğunlaşan bir ışık kurgusu olsaydı, sahnenin dramatik etkisi çok daha derinleşebilirdi.
Tek solukta ilerleyen bu oyun, ötekileştirilmiş kadınların kesintisiz sıkışmışlık duygusunu derin bir şekilde hissettirirken, perdenin hiç kapanmaması Lena’nın kendini arayışı için umut verici bir alan açıyordu. Tıpkı adı gibi gün ışığıyla kendini buluyor, bulmak isteyenlere de yol gösteriyordu.
Bir kez daha sanatın görüneni değil, saklananı ve görünmeyeni gösterdiği bu oyunda; yalnızca Ukraynalı bir kadının göç hikâyesinin değil, özgürlüğü kısıtlanan tüm kadınların mücadelesinin anlatıldığını görmek umut vericiydi.
TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer eleştiri yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.





