Görüntü Çağında Tiyatro I

Herkes Oynarken Oyuncu Olmak

Görüntünün içinde kaybolan insan ve sahicilik arayışı

Bir zamanlar bir şeyi seyretmek için bir sahnenin kurulması gerekiyordu.

Bir hayat seçilir, kişiler belirlenir, olaylar düzenlenirdi. Oyuncular başka insanlara dönüşür, seyirci de bir süreliğine bu dönüşüme inanmayı kabul ederdi. O sahnede bazen kendimizi, bazen komşumuzu, bazen de ömrümüz boyunca karşılaşamayacağımız hayatları izlerdik.

Şimdi görünür olmak için sahneye çıkmak gerekmiyor. Hayatın kendisi devasa bir sahneye dönüştü.

Hayat Sahneye Çıkıyor

Ev, tarla, otomobil, mutfak, dükkân ve sokak artık birer gösteri alanı. İnsanlar aldıkları paketi açarken, eşleriyle yolculuk ederken, yemek yaparken, sevinirken ve üzülürken kendilerini kaydediyor. Bazı aileler neredeyse bütün günlerini bir kameranın merceğinde yaşıyor.

Bu nedenle tiyatro, dans, konser ve izlenmek üzere kurulan her disiplin artık yalnızca diğer sanat dallarıyla değil, hayatın bu kesintisiz yayınının biçimlendirdiği seyir alışkanlığıyla da karşı karşıya. Eskiden sahne hayatı temsil ederdi; şimdi hayat, kendi kendisinin gösterisine dönüşüyor.

Bunun çarpıcı örneklerinden biri Cihan Çelik. Çiftçilik yapan, hayvanlarıyla ilgilenen ve gündelik hayatından görüntüler paylaşan Çelik’i milyonlarca insan takip ediyor. Onu yalnızca çiftçilik hakkında bilgi almak için değil; konuşma biçimini, hayvanlarla kurduğu bağı ve kendiliğinden geliştiğini düşündükleri anları görmek için izliyorlar.

Peki, bir oyuncu onun yaptığını sahnede nasıl daha iyi yapabilir?

Bir oyuncu, bir çiftçinin yürüyüşünü, şivesini, mimiklerini ve toprağa dokunuşunu taklit edebilir, hatta daha etkileyici bir sahne de kurabilir. Fakat tarlasında gerçekten çalışan, yaptığı işin sonucuna ve çilesine gerçekten katlanan bir insanın karşısında ne kadar sahici kalabilir?

Belki de asıl sorun bu soruyu sormaya devam etmemizdedir. Tiyatronun görevi gerçek çiftçiden daha iyi çiftçi taklidi yapmaksa, zaten baştan kaybetmiş demektir.

Kamera Açılınca

Ancak sosyal medyada gördüğümüz hayatın bütünüyle doğal olduğunu söylemek de safça olur. Kamera oradadır ve kişi bunun farkındadır. Bir süre sonra insan yalnızca yaptığı işi yapmaz, o işi yaparken nasıl göründüğünü de tasarlamaya başlar. Tepkisini biraz büyütür, cümlesini cilalar, daha önce ilgi gören davranışını yeniden üretir. Başlangıçta gündelik hayatını kaydederken, zamanla kaydedilmeye uygun bir gündelik hayat kurar.

Bu nedenle sosyal medyadaki doğallık ile sahnedeki yapaylık arasında sandığımız kadar kesin bir sınır yoktur. Sahne, kurmaca olduğunu baştan dürüstçe söyler. Sosyal medya ise çoğu zaman “Bu benim gerçek hayatım” iddiasındadır. Fakat kamera açıldığı anda gerçek hayat da seçilmeye, düzenlenmeye ve oynanmaya başlar.

Ben bu insanlara zaman zaman sosyal medya oyuncuları diyorum. Bunu bir küçümseme ifadesi olarak söylemiyorum. Rolleri yazılı değil, sahneleri tiyatro binasında değil ve çoğunun yönetmeni kendisi. Seyircinin tepkisini anında görüyor, hangi hâlinin daha çok ilgi çektiğini öğreniyor ve bir sonraki görüntüsünü buna göre kuruyor.

Belki sosyal medyada gördüğümüz kişi tümüyle sahte değildir. Ama artık yalnızca kendisi de değildir; kendisinin seyredilebilir hâlidir.

İnsan Kendini Oynayabilir mi

Bu soruyu yalnızca sosyal medyayı izlerken değil, prova salonunda da sık sık düşünüyorum.

Bir defasında oyuncuma kendisine çok yakın bir rol vermiştim. Ondan başka bir tipe dönüşmesini değil, mümkün olduğunca kendisi gibi davranmasını istedim. Buna rağmen sahneye çıktığı anda ses tonu değişti. “Sözü iyi söyleme” kaygısı bedenine yerleşti. Elleri, yüzü ve yürüyüşü gündelik hayattakinden başka bir biçim aldı. Kendisi olmaya çalışırken, “kendisi olan birini” oynamaya başladı.

Amatör oyuncularda bunu daha açık görüyorum. Oyuncu sahnede gündelik hayattaki gibi davranırsa bunun oyunculuk sayılmayacağını düşünüyor. Ekstra bir şey eklemek istiyor: Sesini değiştiriyor, hareketi büyütüyor, duyguyu yüzüne kazıyor. Oynaması gerektiğine o kadar inanıyor ki, oynamaması istendiğinde ne yapacağını bilemiyor.

Ama belki de “Kendin ol” uyarısı göründüğü kadar basit değildir.

İnsan oyunculuğa sahnede başlamaz. Bir başkasıyla karşılaştığı anda davranışını değiştirmeye meyillidir. Sevgisini saklar, öfkesini bastırır, kıskançlığını gizler. Kırıldığı hâlde gülümser ya da korktuğu hâlde güçlü görünmeye çalışır. Kendisine karşı dürüst olduğunu varsaysak bile toplum içine çıktığında, içinden geçenle dışarıya gösterdiği şey arasına küçük bir mesafe koyar.

O zaman oyuncuya “Kendin ol” dediğimizde hangi kendisi olduğunu da sormamız gerekir: Yalnızkenki mi? Sevdiği insanın yanındaki mi? Otorite karşısında büzülen, rakibinin karşısında büyüyen, beğenilmek istediğinde şekil değiştiren mi?

Belki bunların hiçbiri tümüyle gerçek ya da tümüyle sahte değildir. İnsan farklı ilişkiler içinde farklı yüzleriyle ortaya çıkar. Fakat sahneye çıktığında bu katmanlara bir yenisi eklenir: Önce toplum içinde kurduğu kişiyi seçer, sonra o kişiyi seyircinin karşısında yeniden canlandırır. Böylece rol, rolün rolüne dönüşür.

Kamera ve izlenme sayıları işin içine girdiğinde katmanlar iyice çoğalır. İnsan kendisini göstermek isterken kendi görüntüsünün temsilcisine dönüşebilir. Ne hissettiğinden çok, hissettiği şeyin nasıl göründüğüyle ilgilenmeye başlar. Görünür oldukça kendisine değil, görüntüsüne yaklaşır; sonunda görünürlüğünün içinde kaybolur.

Duygunun Seyredilebilir Hâli

Son zamanlarda müzisyenlerin ya da ses eğitmenlerinin şarkılara tepki verdiği videoları izliyorum. Yabancı bir müzisyen ilk kez bir Türk şarkıcısını dinliyormuş gibi bekliyor; sonra gözlerini büyütüyor, yerinden fırlıyor, ellerini başına götürüyor.

Bu tepkinin ne kadarının kendiliğinden, ne kadarının kamera için büyütülmüş olduğunu bilemeyiz. Zaten önemli olan da bunu kanıtlamak değil. Önemli olan, en sahici duygunun bile kamera karşısında seyredilebilir bir biçime sokulabilmesidir.

Sosyal medya duygunun kendisini değil, hemen tanınan ve kolay tüketilen hâlini seviyor. Şaşkınlık karikatürleşiyor, sevinç taşkınlığa, beğenmeme öfkeye dönüşüyor. Aradaki nüansların, ince duyguların sesi kısılıyor.

Amatör tiyatroda oyuncudan söküp almaya çalıştığım şeylerin bir kısmını sosyal medya insanlara yeniden öğretiyor. Ben oyuncuya “Üzüntüyü gösterme, o durumun içinde kal” derken ekran ona “Duygunu hemen belli et, büyüt ve ilk üç saniyede anlaşılır kıl” diyor.

Sahneye Ne Kalıyor

Bütün bunlar sahnenin işlevsizleştiği anlamına gelmiyor. Tiyatronun amacı gerçek bir çiftçiyi çiftçiden daha iyi oynamak değildir. Fakat tiyatro, o çiftçinin yalnızlığını, toprağa bağlılığını, borç korkusunu ya da kuraklık karşısındaki sessizliğini görünür kılabilir. Sosyal medya bize onun ne yaptığını gösterebilir; sahne ise yaptığının içinde ne taşıdığını araştırır.

Herkesin kendi sahnesini kurduğu, kendi hayatını oynadığı ve duygularını seyredilebilir hâle getirdiği bir çağda oyuncu olmanın eskisinden daha zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü oyuncunun karşısında artık yalnızca başka oyuncular yok; kendi “gerçek” hayatlarını oynayan sayısız insan var.

Çözümün sosyal medyaya benzemek ya da onun hızına yetişmek olduğunu sanmıyorum. Sahnenin ilk sorusu da “Gerçeğe ne kadar benzeyebiliriz?” olmamalı.

Bana şu soru çok daha anlamlı ve hayati geliyor:

Hayatın hemen her anı zaten kesintisizce izlenebilirken sanat bize neyi gösterecek? Gördüğümüz hayatı bir kez daha mı, yoksa bütün bu görüntü bombardımanının içinde bakıp da göremediğimiz şeyi mi?


TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer yazılara buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Emin Gülören

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin