Açık Mülk: İMÇ’de Kavramsal Emlak Turu

İstanbul Manifaturacılar Çarşısı kimsenin özel olarak davet edilmediği, işi düşenin gelip geçtiği, isteyenin artık birkaç farklı sanat mekânı da gezebildiği, düzayak girilebilen bir yer. Bulvarla arka sokağı birbirine bağlayan bir geçiş hattı. Güvenlik kontrolü olmayan, neredeyse sokak gibi işleyen bu kadar “açık bir açıklığın” ortasında “open house” yapmak daha en baştan izleyiciye göz kırpan bir muziplik.

Açık Mülk açık olanı kapatıp yeniden açan, sonra hiç kapatmamış gibi açık bırakan, dans, şarkı, çay ritüeli ve gündelik karşılaşmalarla dolu, yüksek etkileşimli bir oyun. İlk anonsla birlikte dördüncü bloktaki merdivenin başında toplanıyoruz; sanki İMÇ ancak rehberli bir turla gezilebilen, özel izin gerektiren bir yermiş gibi… Bir dakika, yoksa öyle mi? İKSV görevlilerinin bileklik takarak verdiği küçük “yetkilendirme” sahiden özel bir izin olarak işliyor. Açık olan bir yerde yapılan “open house” etkinliğinin mekân ancak kapatılıp yeniden açıldığında başlayabilmesi ironiyi perçinliyor. Gerçi burada bulunan biri, bilekliği olmadan grubun peşine takılıp oyuna katılsa kim ne diyebilir? Aynı gökyüzü altında açık hava hepimizin. Böylece Açık Mülk daha oyun başlamadan açıklık meselesini büyük bir soru işaretine çeviriyor; ilerledikçe de bu hattı bedenle ilişkiye geçirerek ve güncel politik bağlama ekleyerek genişletiyor. Bu oyun mekânın ekonomik, duygusal ve politik yükünü aynı anda taşıyıp harekete geçirebilmesi bakımından çok uğraklı ve bütünlüklü, mekâna özgü bir iş.


Arka planın özneleşmesi

Oyunda iki emlakçı izleyicilere satış turu veriyor. Bu emlakçılar geçim sıkıntısına düştüğü için ek iş yapan, Tülin Özen ve Ali Yoğurtçuoğlu adında iki oyuncu.  İMÇ’nin beşinci ve altıncı bloklarından dükkanları satmak zorundalar ama işlerini gayet memnuniyetle yaptıkları izlenimini ediniyoruz. Kendi adını kullanan oyuncular zaman geçtikçe hem kendileri hem de başkaları oluyor; kurdukları persona ile hakiki sesleri arasında gidip geliyorlar. Tur ilerledikçe Yeliz Doğan ve Berfin Ertan adındaki bir müzisyen ve sanatçıyla da yollarımız kesişiyor. Onların gelişiyle satış turu yavaş yavaş bir tanıklık alanına, sonra kişisel hikâyelerin birbirine karıştığı daha kırılgan bir sahaya dönüşüyor; oyunun ritmi emlak jargonundan sanat emeğine, oradan da kültürel belleğin çatlaklarına kayıyor. Bu kayma hâli kendi dinamiklerine göre gerçekleşirken, arka planda, kıpırdayan başka bedenler beliriyor. Çeşitli dönemeçlerde tekrar tekrar karşılaştığımız kırmızı giyimli performansçılar yavaşlatılmış adımları, ritmik hareketleri ve mekânın nabzını ölçer gibi tekrarlayan küçük jestleriyle oyunun kalbinde bir tür üst bilinç yaratarak İMÇ’nin görünmez emek rejimini sessiz ama ısrarlı bir şekilde merkeze taşıyorlar.


Kırmızı mama kaplarını dolduran kadın, sessizce sağı solu süpüren temizlik işçisi adam, tekerlekli alışveriş arabasıyla merdivenleri ağır ağır, tak tak tak inen kadın, çekiçle güm güm bir şeyler çakan işçi adam, elindeki kalabalık anahtarlığı şak şak yere düşürerek dikkatimizi dağıtan kadın, stüdyodan dışarı kutu üstüne kutu taşıyan, aramızdan geçip duran kargocu adam… Oyunun hem zamana hem birbirine karşı yarışma akışını bozan dikkat dağıtıcı mikro-müdahalelerle buranın “özneleşebilirliğine” işaret ediyor hepsi. İlk dakikalarda Tülin’in bana “Yalnız dikkatiniz bende olsun” dediği an gözümü çeviriyorum, alışveriş arabasını merdivenlerden indiren, baştan ayağı kırmızı giyinmiş bu kadının performansçı olduğunu henüz bilmiyorum.

Açık Mülk_Zeynep Nur Ayanoğlu
Fotoğraf: Zeynep Nur Ayanoğlu, Açık Mülk, 14 Kasım 2025


Tanısanız güvenirsiniz çünkü o bir star

Açık Mülk’ün daha en başta yaptığı en keskin manevralardan biri, emlakçının ağzından çıkan şu cümle. “Meslektaşım o kadar ünlü ki… birinizi kandırsa hiçbir yere kaçamaz.” Bu cümle neoliberal star sisteminin mantığını ortaya koyuyor. Güven, etik bir dayanak yerine, tanınmışlıktan türeyen bir “garanti belgesi” gibi işliyor. Sanatçının kamusal imgesi sanatın kendisinden çok daha hızlı dolaşıma girebilen bir sigorta mekaniğine dönüşüyor. Ünlüyse güvenilirdir; görünürse sorumludur; tanınıyorsa kontrol altındadır. Kaçamaz. Oyun bu tuhaf denklemle alay ederken öte yandan daha rahatsız edici bir şey de anlatıyor bence. Emlak piyasası ile sanat piyasasının yüzeyleri birbirine bu kadar benziyorsa, iki “piyasa aktörü”nü (sanatçıyı ve emlakçıyı) sahada yan yana görmek tesadüfî olmasa gerek. Sanatçının sanatından değil, imajından sorumlu tutulduğu bir ortamda sanatçı kimliği satış stratejisinin merkezine yerleşiyor. Ali ile Tülin arasındaki rekabeti de buradan okuyorum. “Aramızda küçük de olsa bir rekabet var…” diyor Ali. Tülin bunun dile getirilmesinden rahatsız, izleyiciye dönüp “Ama bu sizi ilgilendirmiyor,” diye ekleyiveriyor. Halbuki ilgilendirmemek ne kelime, o rekabetin kamçısı doğrudan bizim elimizde. Hangisi daha iyi sunum yaptı? Hangisi daha inandırıcı? Kimin sesi daha güçlü çıktı? İki oyuncu ek iş olarak emlakçılığa soyunmuş (soyunmak!); biz ise onların performansını tüketici konumlarımızdan değerlendiriyoruz, ne rahat.


Açık erişim?

Mülkiyet ve emek meselesini tartışırken, oyunun başka bir yerinde mesele bambaşka bir mecra olan bağımsız platformlar üzerinden karşımıza çıkıyor. “Pandemide Spotify kârını üç katına çıkardı. Peki onlar? Müzisyenler intihar etti.” Yeliz Doğan’ın bu cümlesi oyun boyunca duyduğumuz en sarsıcı ifadelerden. Burada mesele artık bir sektörün çöküşü ya da bir pazarın dönüşümü değil; yaşam ve ölüm. Açık Mülk bu sözlerle “açıklığın” (açık erişimin) teknofeodalizme kadar uzanan ekonomik bir yanılgı olduğunu ve üretenler için darboğaz yarattığını ortaya koyarak bir diğer eleştirel pozisyonu daha ziyaret ediyor; demek ki açık olmak o kadar büyük marifet değil, diye düşünüyoruz. Keza ardından gelen Recep Bülbülses anlatısı da İMÇ’nin başka bir yüzünü tanıtıyor. “Türkiye’nin ilk beş sesinden biridir… Her cuma bu avluda konser verirdi. Esnaf üstüne para saçar, coşku olurdu…” diyerek Yeliz eliyle avluyu işaret ettiğinde gayriihtiyari oraya bakıyorum, görebilecekmiş gibi. Halbuki bu koridorlarda bir zamanlar Sezen Aksuların, Selda Bağcanların, Ferdi Tayfurların yürüdüğünü söyleyen Tülin, bunu mekânın “duygusal değerini” göstermek için değil, dükkanların bugünkü piyasa değerini gözümüzde yükseltmek için yapıyor.

Açık Mülk_Zeynep Nur Ayanoğlu
Fotoğraf: Zeynep Nur Ayanoğlu, Açık Mülk, 14 Kasım 2025


Klimayı yok sayın… Çöp kutusunu yok sayın…

Açık Mülk’ün başka bir kırılma anı da Tülin’in bizi Sadi Diren’in İMÇ için ürettiği “Soyut Kompozisyon” isimli duvar panosuna götürdüğü sahnede yaşanıyor. Oyuncuların emlakçı rolünden çıkıp kendi olduğu bazı “elektroşok anları” var; bu da onlardan biri. Emlakçının sesindeki profesyonel “civcivli” tonlama değişiyor; Tülin kendi oluyor. Mimari mirası tanıtırken daha ciddi, daha özenli bir dil kullanıyor. Ama o ciddi ton yine ironiye teslim olup kendini sabote etmek zorunda. Panoyu görelim ama nasıl? “Arçelik klimayı yok sayın… Yeşil çöp kutusunu yok sayın…” Mümkün mü? Hayır. Karşıdaki hastane binasının cephesine asılan pankartı okuyor sonra Tülin, biz çoktan içimizden okumuşuz. “Hayata özgürce gülümseyin!” Bu da mümkün değil. Gerçek mekânın yok sayılmış bir versiyonuyla ilişki kuramıyoruz.

Üstelik az sonra, Tülin’in Süleymaniye Camii’nin siluetini “bozmuyor” diye övdüğü blokun alt katlarındayız. Sağımıza dönüp baktığımızda siluetin kapandığını gözümüzle görüyoruz; caminin minareleri kesik kesik göğe uzanıyor. Tülin’in mecazen buna göz kırpması, ama üst katlarda kesinti yok diye not düşmesi, estetik-politik çelişkiyi daha da keskinleştiriyor. O an metindeki iddia ile mekânın gerçeği çarpışıyor. Bugün bir miras alanı olan İMÇ’nin vaktiyle buraya inşa edilmesi de benzer bir bastırma edimi miydi acaba? Oyunun belirli anlarda parlayıp sönen, açık veya ima edilmiş kışkırtmaları tensel bir yankı yaratıyor üzerimde.


Kavramsal sanatçı Berfin, kavramsal emlakçı Ali

Açık Mülk kültürel miras, ortak değerler ve kolektif sorumluluk meselelerini işlerken kimseye tadını çıkarabileceği (steril demiyorum ama) temiz bir konum bırakmıyor. Örneğin İMÇ’de son yıllarda çoğalan sanat mekânları gerçekten alternatif bir damar mı açıyor, yoksa kasetçi-plakçı hattına göre daha şık ve kabul edilebilir başka bir mutenalaşma modeli mi üretiyor? İMÇ’ye yürürken arkamdan duyduğum “Oyun var, oyuna gelmiş” cümlesi bana bir ikilem yaşatıyor. Buraya ait değil miyim, yoksa yavaş yavaş ait olmaya mı başlıyorum? Cevap muhtemelen ikincisidir. İMÇ “benim gibilerin” daha sık görüldüğü bir yere dönüşüyor; hatta yakında buradaki varlığımız sıradanlaşacaktır.

Berfin Ertan’ın atölyesine geçtiğimizde kavramsal sanattan söz ederken kurduğu “Kavramsal sanat nesneden ziyade fikri öne çıkarır,” cümlesi oyunun kendi içinde bir kıvrıma dönüşüyor. Berfin’le birlikte fark ediyoruz ki emlakçılar da tıpkı kavramsal sanatçılar gibi nesneyi değil, fikri pazarlıyor. Dört duvarı değil, yaşam, üretim ve başarı vadeden bir kurgu paketini satıyorlar.

Açık Mülk_Zeynep Nur Ayanoğlu
Fotoğraf: Zeynep Nur Ayanoğlu, Açık Mülk, 14 Kasım 2025

Berfin’in kirasını annesinin ödemesi, Ali’nin atılarak “Üstelik iki yılı peşin” diye eklemesi biraz da bu yüzden çarpıcı. Sınıfsal asimetri sularına girdiğimizi anladığımızda, aralarındaki atışma anlamlı bir zemine oturuyor. Ali daha yırtıcı, hatta daha itici; Berfin daha konforlu, daha yüksekte. Ali’nin yan yana üç dükkanı modüler tak çıkar mantığıyla anlatırken hop-hop-hop demesiyle dalga geçen Berfin de çok sempatik bir sanatçı sayılmaz; arada bilmişlik taslıyor. Ne biriyle ne diğeriyle duygudaşlık kurabiliyoruz ve “hop” diye değişiyor roller. “Kavramsal sanatçı” Berfin’in karşısında Ali “kavramsal emlakçı”ya dönüşüyor. Böylece tartıştıkları kültürel miras konusu pano ya da avlu meselesi olmaktan çıkıp ekonomik gerçekliklerin süpürdüğü zeminde ayakta kalma mücadelesini işaretliyor.


Pozisyonlar kumkuması

Berfin’in Bergamo’daki üniversite eğitiminden gelen otoriteye dayanarak yaptığı anlatımda Ali’nin zafiyet sezip Ayasofya çelişkisini kondurması da boşuna değil. Kültürel miras tartışmasının en çarpıcı anlarından biri, Ali’nin kurduğu güç oyununda beliriyor. Önce Berfin’i “Ta Avrupa’dan burası için döndün değil mi, burası senin için önemli bir kültürel miras mı?” diye iğneliyor. Berfin ise miras kisvesi altında ehlileştirilen yapılardan, hafızanın vitrinde değil gündelik pratikte kurulduğundan söz ederek güçlü bir teorik pozisyon alıyor. Ancak bu pozisyonun rahatlığı uzun sürmüyor. Ali’nin “Bu mantığa göre Ayasofya’nın da camii olması doğru bir uygulama mı?” sorusu, Berfin’in yaşayan miras vurgusunu aniden Türkiye’deki hegemonik miras söylemiyle yan yana getiriyor. Şaka yapıyorum, diyerek geri adım atsa da, Ali’nin sorusu havada asılı kalıyor. Oyun tam da bu gibi taktiklerle kimsenin haklılığın tadını çıkarmasına izin vermiyor. Berfin’in kültürel sermayesi yüksek konumu da, Ali’nin daha kaba ama sezgisel açık arama hamlesi de pozisyonlar kumkumasının içine karışıyor. Böylelikle oyun sınıfsal ayrıcalığı sayesinde sanat üretebildiğini anladığımız Berfin’i bağımsız sanatçı diye yüceltmekten de kaçınıyor. Görüyoruz ki herkes bir yönüyle “makbul” yani herkesin bir ayağı bağlı. [1] Açık Mülk’ün başardığı şey, kimseyi temize çekmeden, herkesi kendi kırılganlığı, çelişkileri ve bağlılıkları içinde göstermek. Bu yüzden ortaya bir “pozisyonlar kumkuması” çıkıyor. Biraz mağdur, biraz failiz. İMÇ’nin modernist mirasına sarılmakla onu değerli bir emlak varlığına dönüştürmek arasında zikzaklar çizerek yürüyoruz.


Süre(k)li devrim?

Mekâna özgü bir tiyatro oyununun hem teorik hem pratik yönleriyle bu denli güçlü kurgulanıp üretilebilmesi, hem kapsayıcı bir çerçeve kurup hem de son derece spesifik konulara değinebilmesi heyecan verici. Üstelik bunu yalnızca iyi bir sahneleme üzerinden değil, düşünsel pozisyonlar arasında sürekli yer değiştirerek, izleyiciyi de aynı hareketliliğe davet ederek yapıyor. Eleştirel düşüncenin tiyatroya bu kadar katmanlı, bu kadar canlı bir biçimde yansıması güçlü bir entelektüel stimülasyon yaratıyor. Açık Mülk net bir pozisyon almaktan kaçınmıyor; fakat ahlaki üstünlük de kurmuyor, yani erdem taslamıyor. Bolca ironik, hafif hüzünlü, yer yer kızgın ama asla didaktik değil. Küçük ama etkili, seksen dakikalık “süreli bir devrim” diyeyim. Bu ifadenin Troçki’nin “sürekli devrim” önerisini akla getireceği malum; keza oyunun süre ile sürek arasındaki ilişkiyi yokladığını da düşünüyorum. Her gün yeniden nasıl devrim yapılır, bunu arzu etsek bile bilmiyoruz. Ama bir oyunun, yalnızca açıp kapayarak, gezdirip durdurarak, akışı kesip yeniden başlatarak bu soruyu duyumsatması gerçekten çarpıcı.


Herkese şükran

Açık Mülk’ün bu kadar katmana ulaşabilmesi, hem gündeliğin saçaklarında dolaşıp hem de kültürel miras, mülkiyet, hafıza, emek, piyasa gibi devasa kavramlara aynı anda temas edebilmesi sahiden hassas bir ortak emeğin sonucu. Barış Arman’ın konsepti ve rejisi, Efe Reis’in yeterince kapsayıcı ve yeterince spesifik kalemi sayesinde oyun kendi üstüne katlanan bir yapıya dönüşüyor ki buna güncel sahne işlerinde pek sık rastlamıyoruz. İpek M. Sur’un dramaturjik kararları sayesinde iskelet sağlam. Dilan Yoğun’un koreografisi ile, kırmızı giyimli performansçılar Ece Çamlı, Yunus Emre Şahin ve Zeynep Duman’ın varlığı İMÇ’yi insan olarak bir bedene kavuşturuyor.

Tülin Özen’in emlakçı tonlamasıyla kendi sesi arasında gidip gelmesi, Ali Yoğurtçuoğlu’nun ısrarla kurduğu rekabetçi persona, Yeliz Doğan’ın sahici bir yakarışla sürdürdüğü direniş ve Berfin Ertan’ın saniyesinde aktardığı ironik geçişler çok eğlenceli. Labirent gibi koridorlarda bu kadar kontrollü bir karmaşa yaratabilmek ve mekânı bir kurgu partnerine dönüştürmek kolay iş değil. Son olarak yaratıcı yapımı üstlenen, Türkiye’den Dolkun Production ve Hollanda’dan 7 Hills Foundation’a böyle bir işi izleyiciye kazandırdıkları için teşekkür ederiz. Emeği geçen herkese şükran.



[1] Apaçık Radyo’da Aylin Vartanyan’ın “Hikayenin Her Hali” programına konuk olan Mürüvet Esra Yıldırım The Making of the Makbul Father kitabını anlatırken, başlığa taşıdığı makbul kavramını harf devrimi sonucunda kazandığı ikinci anlam nedeniyle “bir ayağı bağlı olmak” şeklinde tanımlıyor. https://open.spotify.com/episode/0XNhRSa9TqqPiLj4NQyYpd?si=a88fce

Künye

Yapım: Dolkun Production (Türkiye), 7 Hills Foundation (Hollanda)

Yöneten, Tasarlayan: Barış Arman

Genel Sanat Yönetmeni, Dramaturji: İpek M. Sur

Yaratıcı Yapımcı: Yağmur Dolkun

Yazar: Efe Reis

Koreograf: Dilan Yoğun

Sahne Amiri: Umutsu

Proje Ekibi: Sena Bıyıkoğlu, Atakan Uyanık, Alara Erdem

Mimari Modelleme: Beyda Geldi

Görsel Tasarım: aRthuR

Yaratıcı Dansçılar: Ece Çamlı, Yunus Emre Şahin, Zeynep Duman

Oynayanlar: Tülin Özen, Ali Yoğurtcuoğlu, Yeliz Doğan, Berfin Ertan


TEB Oyun Dergisi’ndeki eleştiri yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Zeynep Nur Ayanoğlu

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin