Geleceğin Sahnesi: Geleceği Seyretmek Değil, Sahnelemek
“Zaman geleceğe doğru akan bir nehir değildir yalnızca. Kimi zaman sahnede kırılır, bazen bir karakterin suskunluğunda yankılanır. Tiyatro, bu kırılganlıklardan geçerek kendi zamanını kurar.”
Artık geleceği konuşmak, yalnızca takvim yapraklarının ardı ardına düşmesini izlemek değildir. Zamanın doğrusal akışına olan inancını yitiren modern-sonrası düşünce, geleceği sabit bir varış noktası değil; kolektif olarak inşa edilmesi gereken, çoklukla örülü bir süreç olarak kavramsallaştırır [1].
Benim için “geleceği seyretmek” düşüncesi, işte tam bu kırılmada, sahneyle seyirci arasında kurulan o bağda doğar. Tiyatro salonunun karanlığında, henüz doğmamış bir zamanın parıltısı belirir. Seyirci olmak, burada edilgen bir bekleyişe değil; henüz var olmamış olana yöneltilmiş aktif bir dikkate dönüşür. Seyir, yalnızca bir tanıklık biçimi değil bir olasılık yaratma alanıdır.
Bu bağlamda “gelecek”, edilgen bir bekleyişin nesnesi değil; etkin bir varoluş pratiğinin öznesi hâline gelir. Ve bu dönüşümün sahnesi, tiyatroda düşündüğümüzden çok daha maddi bir düzlemde kuruludur
Tiyatro, zamanın çizgisel (lineer) akışını askıya alarak onu döngüsel, kırılgan ve çok katmanlı bir yapıya dönüştürür. Sahne üzerinde gelişen dramaturji, yalnızca geçmişin izlerini ya da bugünün yansımalarını değil; henüz deneyimlenmemiş, dili bulunmamış, varlığı tahayyülde dahi kırılgan olanı çağırır. Bu nedenle tiyatro, geleceği temsil etmenin ötesine geçerek onun bir provasını yapar. Her sahneleme, sadece bir hikâye anlatmaz aynı zamanda bir olasılıklar uzamı kurar.
Bugün tiyatroya yalnızca bir sanat formu olarak değil; bir düşünce alanı, bir karşılaşma mekânı ve müşterek hayal gücünün faal zeminlerinden biri olarak yaklaşmak mümkündür. Sahne, yalnızca olanı sunmaz; olmamışı çağırır, olanı sorgular ve olacak olana dair sezgisel bir zemin yaratır. Bu yönüyle tiyatro, temsilin sınırlarını aşarak, seyirciyi geleceğin oluşumuna dâhil eden bir düşünce koreografisi yaratır [2].
Her replik, her duraksama, her jest; yalnızca karakterin içsel evrenine değil, aynı zamanda daha büyük bir zamansal ve toplumsal tahayyül alanına açılır. Tiyatro burada yalnızca bir “anlatı” kurmaz; anlatının ötesinde, düşünsel ve duyusal bir deneyim inşa eder. Böylece sahne, olup biteni kaydeden bir yüzey olmaktan çıkar; henüz gerçekleşmemiş olanın koşullarını araştıran dinamik bir uzama dönüşür.

Bu çerçevede tiyatro, geleceği seyredilecek bir manzara olarak değil; birlikte kurulacak, birlikte sorgulanacak bir hakikat alanı olarak ele alır. Çünkü bazen bir suskunluk, bir boşluk, bir kırılma anı; geleceğe dair yazılmış yüzlerce sayfalık kuramdan daha fazla şey söyler. Bu hakikat, yalnızca sözcüklerle değil; oyuncunun bedeni, mekânın kurgusu, ritmin düzeni, ışığın yorumu, oyuncunun sahnede yarattığı bekleme anları ve sessizlik gibi araçlarla kurulur.
Bu noktada farklı tiyatro biçimleri bu hakikati farklı yollarla açığa çıkarır: Epik tiyatro, seyirciyle arasına mesafe koyarak onu düşünmeye davet eder; fiziksel tiyatro, sözü geri plana iterek bedensel ve duyusal bir deneyim yaratır; postdramatik tiyatro ise parçalanmış yapı ve çok sesli anlam örgüsüyle hakikati çoğullaştırır. Böylece sahne, seyircinin yalnızca duygusal değil, aynı zamanda düşünsel olarak da uyarıldığı, her seferinde yeniden kurulan bir anlamlar ağına dönüşür. Her temsil, yalnızca sahnede değil; seyircinin belleğinde, bedeninde ve tahayyülünde de yeniden varlık bulur.
Tiyatro bu alanı, seyircinin yalnızca duygusal bir özdeşlik kurduğu bir yer olarak değil; düşünsel olarak uyarıldığı, sarsıldığı, belki de kendi hakikatini yeniden kurmaya çağrıldığı bir zemin olarak kurar. Dolayısıyla bu hakikat, tekil bir doğrunun ifşası değil; birlikte kurulan, her seferinde yeniden şekillenen çoğul bir anlamlar ağıdır. Bu anlamda her temsil, sadece sahnede değil; seyircinin belleğinde, bedeninde ve tahayyülünde yeniden kurulur.
Zamanın Kırıldığı Yer: Sahne
Tiyatroda zaman, doğrusal bir çizgide ilerleyen sabit bir akış olmaktan çıkar; bükülür, katmanlanır, çoğalır ve kimi zaman da kırılır. Sahne, zamanın yalnızca aktığı değil; yeniden kurulduğu, hissedildiği ve sorgulandığı bir eşik alanına dönüşür. Burada zaman, anlatının dışında duran bir ölçü değil; dramaturjik, bedensel ve duygusal olarak yeniden kurulan bir yapıdır.
Bana göre tiyatroda zaman dediğimiz kavram, yalnızca sahne üstündeki olayların sıralanışı değil; bedenle, mekânla ve seyirciyle birlikte örülen canlı bir deneyimdir. Bir karakterin sahneye çıkışı, sadece hikâyeyi ilerletmez; o anla birlikte geçmişin izlerini, şimdinin çatışmalarını ve geleceğe dair sezgileri de taşır. Judith Butler’ın bedeni bir performans alanı olarak tanımlayan yaklaşımı, bana tiyatronun zamanla kurduğu ilişkiyi düşündürür. Çünkü sahnede beden, yalnızca anlatan değil; zamanı taşıyan, bozan ve yeniden kuran bir varlık hâline gelir [3].
Işık, sesin geliş zamanı, bir oyuncunun bekleyerek sahneye girmesi, hatta bir suskunluğun süresi; bunların hepsi zamanın sahnede nasıl hissedileceğini belirler. Erika Fischer-Lichte’nin performans estetiğinde söylediği gibi, tiyatroda zaman ölçülen bir şey değil; bedenle yaşanan bir deneyimdir[4]. Ve bu tiyatronun izleyicide dönüştürücü etki yaratmasının en güçlü yollarından biridir.
Sahne deneyiminin bir parçası da seyircidir. Jacques Rancière’in de ifade ettiği gibi, seyirci yalnızca izleyen değil; düşünen, hisseden ve kendi anlamını kuran bir öznedir [5]. Tiyatro, böylece yalnızca bir anlatı sunmaz; ortak bir düşünme ve hissetme alanı açar. Zaman da bu alanın en önemli taşıyıcısı hâline gelir.
Tiyatroda geçen her an, yalnızca “olan”ı değil, “olabilecek olanı” da sahneye taşır. Her suskunluk, söylenmemiş ihtimalleri çağırır; her jest, başka bir dünyayı sezdirir. Zaman burada, anlatının taşıyıcısı değil; anlamın ve duygunun bizzat kurucusudur. Bu yüzden tiyatro, zamanın sınırlarını esnetir; kimi zaman onu parçalar, kimi zaman yeniden örer. İzlediğimiz bir oyun zamanla belleğimizden silinebilir, ama onun bıraktığı iz, bedenimizde yaşamaya devam eder.
Bu bağlamda tiyatro, yalnızca izlenen bir eylem değil; yaşanan, bedenlenen ve içselleştirilen bir zamansal deneyimdir. Tıpkı bir rüya gibi: hatırlanması zor, ama etkisi uzun süre silinmez. Bazı oyunlar zamanla belleğimizden uçup gidebilir, ama onların sahnede bıraktığı duygusal iz, bedenimizde yaşamaya devam eder. Çünkü tiyatroda zaman, yalnızca kronolojik bir akış değil; hissettiklerimizle genişleyen, sustuklarımızla derinleşen bir varoluş biçimidir.

Gelecek Kuluçkası: Tiyatronun Kurucu Gücü
Tiyatro bir zaman makinesi değildir; bir “gelecek kuluçkası”dır. Bu ifade, sahnenin yalnızca geçmişi yeniden üretmediğini, aynı zamanda henüz doğmamış olanı –yeni fikirleri, yeni duyguları, yeni toplumsal olasılıkları– içinde taşıyan bir hazırlık alanı olduğunu ima eder. Tıpkı bir kuluçka sürecinde olduğu gibi, tiyatroda da görünmeyen bir dönüşüm başlar; fikirler, duygular ve ilişkiler sahnenin sıcaklığında olgunlaşır. Gelecek, tiyatronun içinde uzak bir istikamet değil; her an yeniden kurulan, bozulan, değişen bir varoluş hâlidir. Her sahne, içinde yeni bir ihtimali taşır. Her prova, yarına açılan küçük bir aralıktır. Tiyatroda umut temsil edilmez; varlığı hissettirilir. Sahne üzerinde bedenlenen bu umut, kırılgan ama dirençli, gerçek ama mecazîdir.
Bugünün dünyasında —toplumsal çöküşlerin, krizlerin ve belirsizliklerin gölgesinde— geleceği düşünmek cesaret ister. Tiyatro, işte tam da bu cesareti sahnede mümkün kılar. Çünkü sahne, yalnızca hikâye anlatılan bir yer değil; belirsizlikle başa çıkmanın, birlikte dayanmanın ve yeniden hayal etmenin ortak alanıdır.
Bu cesaret, büyük sözlerden değil; sahnedeki küçük ama etkili anlardan doğar: bir oyuncunun titreyen sesiyle, sessiz bir anda seyirciyle kurulan ortak nefeste ya da bir jestin ardından gelen kırılgan bakışta. Tiyatro, kontrol edilemeyenle yüzleşmenin provasını yapar; seyirciyi edilgen olmaktan çıkarır, tanıklık eden ve düşünen bir özneye dönüştürür. Böylece gelecek, soyut bir ütopya olmaktan çıkar; hep birlikte kurulan bir düşünme biçimine, bir deneme alanına dönüşür.
Tiyatroyu yalnızca geçmişin izlerini taşıyan bir anlatıcı olarak değil, geleceğin düşünsel ve duygusal altyapısını kuran bir mekân olarak düşünmek gerekir. Çünkü burada anlatılan sadece hikâyeler değildir; sahnede açılan boşluklarda, söylenmeyen sözcüklerde, birlikte susulan anlarda yeni bir “biz” şekillenmeye başlar.
Gelecek, tam da o kolektif sessizlikte filizlenir.
Kolektif Bir Ritüel Olarak Sahne
Tiyatro, yalnızca bir estetik deneyim değil; aynı zamanda kolektif bir hafıza pratiğidir. Ancak bu hafıza, donmuş ya da geçmişe ait sabit bir arşiv değildir. Aksine, her oyunla yeniden aktive edilen, bugünün kırılgan bağlamında tekrar tekrar okunan ve geleceğe doğru sorular fırlatan canlı, devingen bir bellektir. Sahne, geçmişi yalnızca tekrar etmez; onu şimdiyle çarpıştırır, zamanın katmanları arasında titreşen yeni anlamlar yaratır.
Peki tiyatro bu kolektif hafızayı nasıl kurar ve nasıl canlı tutar?
Her temsilde farklı bedenlerle, farklı mekânlarda ama ortak duygular ve ritüeller aracılığıyla yeniden var edilen bu hafıza, tiyatronun kamusal bir alan olma işleviyle doğrudan ilişkilidir. Sahne, yalnızca temsilin gerçekleştiği bir yer değil; bir araya gelmenin, birlikte düşünmenin ve ortak geçmişe farklı açılardan bakmanın mümkün olduğu bir kamusal karşılaşma mekânıdır. Tiyatro bu anlamda, kişisel hikâyeleri kolektifleştirir, unutulmuş seslerin, bastırılmış duyguların yeniden dile geldiği bir alan açar. Her oyun, geçmişin izini sürerken bugünün sesini de duyar ve geleceğe dair bir iz bırakır.
Sahne, bu yönüyle yalnızca gösteri yapılan bir yüzey değil; kolektif bir ritüelin mekânıdır. Seyirciler orada yalnızca izleyici değil; belleği taşıyan, dönüştüren ve yeniden yazan bir topluluğun parçası hâline gelir. Ve bu topluluk, her temsilin sonunda sessizce dağılmış gibi görünse de, aslında o anları içlerinde taşımaya devam eder.

Her temsilde, yalnızca bir metin ya da hikâye değil; bir çağrı, bir davet gizlidir. Ve bu çağrı, yalnızca seyretmeye değil; birlikte düşünmeye, hissetmeye, dönüştürmeye yöneliktir. Sahne üzerindeki her detay -bir bakış, bir duruş, bir boşluk- seyirciyi şu sorularla baş başa bırakır:
“Birlikte başka bir yol kurmamız mümkün mü?”
“Burada anlatılanların ötesinde gerçek bir karşılaşma yaşayabilir miyiz? Yalnızca bir temsil değil ortak bir varoluş yaratabilir miyiz?”
Bu sorularla tiyatro, yalnızca bir sanat formu olmaktan çıkar; direnişin poetik bir biçimi, dayanışmanın bedensel bir dili ve varoluşun sahnelenen hâli olur. Her oyun, yalnızca bir anlatı değil; kolektif hafızanın yeniden kurulduğu bir karşılaşma törenidir. Seyirci ve oyuncu yalnızca göz göze gelmez; zaman, hafıza ve duygu düzlemlerinde de temas eder. Bu temas, geçmişte bastırılmış olanla, şimdi unutulmuş gibi görünenle ya da gelecekte umut edilenle bir bağ kurar.
Bazen bu bağ sarsıcı bir sessizlikle, bazen hafif bir tebessümle, bazen de içimize işleyen bir bakışla kurulur. Ama her temasta bir iz kalır. Çünkü bu sahne, yalnızca izlenen bir yüzey değil; paylaşılan hatıraların ve ortak duyguların saklandığı bir bellektir. Her oyun, o belleği biraz daha derinleştirir, genişletir, başkalarıyla örer.
Ve bu nedenle tiyatroda, her temsil bir dönüşüm taşır. Sessizce ama etkili bir biçimde bir şey değişir. Biz değişiriz.
Bu değişimin zemini ise, sabit olmayan, geçirgen ve esnek bir alandır. Kişisel kimliklerin, bireysel sınırların, toplumsal kabullerin çözüldüğü ve yeniden kurulduğu bir geçiş hâli: Victor Turner’ın tanımıyla bir “liminal alan” yani bir eşik [6]. Tiyatroda bu eşik, sahne ile seyirci arasında kurulmaz yalnızca; oyuncunun bedeninde, dramaturjideki kopuşlarda, repliğin ortasındaki suskunlukta, hatta ışığın kararmasında beliren bir hâl olarak var olur. Burada birey artık yalnızca “ben” değil; ortak bir hafızanın, ortak bir özlemin ve ortak bir yarının taşıyıcısı hâline gelir.
Bu eşikler, yalnızca kurguya değil, duyguya da açılır. Bir oyuncunun gözleri dolduğunda, o gözyaşı yalnızca karaktere değil, seyircinin bastırdığı duygulara da dokunur. Seyirci, sahnede gördüğüyle kendi hayatı arasında bir köprü kurar bazen bilinçli, bazen sezgisel. İşte bu temas, dönüşümün başladığı andır. Tiyatro dönüştürücüdür çünkü seyirciyi yalnızca izlemeye değil, içsel bir hareketlenmeye davet eder. Ancak bu dönüşüm her zaman dramatik ya da görünür olmak zorunda değildir.
Bazen yalnızca bakışımız değişir. Aynı sokağa başka bir gözle döneriz. Aynı soruya bu kez içten bir yanıt ararız. Aynı sessizliğe bu kez başka bir anlam yükleriz.
Çünkü bazı dönüşümler yer değiştirmeden de olur.
Bazı başkalaşımlar sahnede değil, içimizde gerçekleşir.
Bir seyircinin, yıllar önce izlediği bir oyunda duyduğu tek bir cümleyi hâlâ taşıyor olması, o eşikten geçtiğinin ve dönüşümün bir izini içinde taşıdığının kanıtıdır. Bazen tek bir bakış, tek bir suskunluk, bize artık aynı kişi olmadığımızı hatırlatır.
Ve bazen, yalnızca başka bir gözle bakmak yeterlidir.
Geleceği Birlikte Kurmak
Tiyatroyu yalnızca bir temsil biçimi olarak değil; birlikte düşünmenin, hissetmenin ve hayal etmenin sahnesi olarak görebiliriz. Gelecek, burada yalnızca bir umut ya da kaygı nesnesi değil; birlikte taşıdığımız, birlikte yaşadığımız, birlikte unuttuğumuz ve birlikte hatırladığımız kolektif bir varlıktır.
Sahne, bu kolektifliğin provasını yapar. Her gösterim bir öneri, her sessiz an bir çağrı, her kapanış bir başlangıç gibidir. Çünkü tiyatroda hiçbir şey yalnızca “orada” kalmaz. Her şey seyircinin içine siner, onunla dışarı çıkar ve hayata karışır.
Gelecek bazen bir kelimenin ucunda belirir.
Bazen bir suskunluğun içinde şekil alır.
Ve sahnede, gözümüzle değil içimizle gördüğümüz o anlarda geleceği birlikte duyumsarız.
Belki de bu yüzden,
Gelecek yalnızca seyredilmez.
Gelecek birlikte sahnelenir.
Dipnotlar
[1] Harvey, D. (1989). The Condition of Postmodernity. Blackwell Publishing. (pp. 120–125)
[2] Lehmann, H.-T. (2006). Postdramatic Theatre. Routledge. (pp. 77–83)
[3] Butler, J. (1990). Gender Trouble. Routledge. (pp. 45–50)
[4] Fischer-Lichte, E. (2008). The Transformative Power of Performance: A New Aesthetics. Routledge. (pp. 143–147)
[5] Rancière, J. (2009). The Emancipated Spectator. Verso Books. (pp. 30–35)
[6] Turner, V. (1982). From Ritual to Theatre: The Human Seriousness of Play. PAJ Publications. (pp. 94–97)
Neyran Yıldırım
Marka iletişimi ve stratejik hikâye anlatıcılığı alanında çalışan, aynı zamanda sahneye ve sahneye dair düşünmeye tutkuyla bağlı bir oyuncuyum. Bahçeşehir Üniversitesi Konservatuarı’nda tiyatro kuramı üzerine yayımlanmış akademik çalışmalarımın yanı sıra, Cihangir Atölye Sahnesi oyunculuk atölyesi öğrencisiyim ve aktif sahne pratiğimin yanı sıra performans teorisiyle de yakından ilgileniyorum. Bu yazı, hem düşünsel hem de bedensel bir deneyimin içinden doğan bir zaman ve tiyatro düşüncesidir.
TEB Oyun Dergisi‘nin 51. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






