Tiyatroda Biçimsel Arayışlar: Çirkin, Geçen Gün, Parrhesia II, Khora ve Haberci Üzerine
2025, zamanın çok hızlı geçtiği hissini yaşadığımız bir yıl oluyor. Bir yandan yoğun dikkat talep eden gündem ve zorlaşan şartlar, tiyatronun omuzlarına ağır bir yük bindirdi. Sezon ortasında yaşanan durgunluk sebebiyle yapım ve prömiyerler, yaz aylarına kadar sarktı. Sene boyunca yüzlerce yeni oyun sahnelendi. Pandemi sonrası derinleşen ekonomik kriz, mütevazı yapımların ve tek kişilik oyunların çoğalmasına neden olmuştu. Bunların yanı sıra büyük prodüksiyonlar, yeni metinler, uyarlamalar, yeni sahneleme yaklaşımları ve biçimsel arayışlar da sahnede kendine yer buldu.
Pandeminin dayattığı şartlarda, kısıtlı imkânlarla yaratılabilecek seçenekler ve dijitalleşme tartışmasına sıkışan form, bu dar alandan kurtuldu. Böylece, kendini her daim yenileme ve dönüştürmeye açık bir sanat olan tiyatronun oyun alanı, doğasına uygun bir şekilde ferahlayıp genişledi. Geleceğe ve toplumların geçirdiği değişimlere odaklanarak bu alanın nereye evrildiğine, metin, biçim ve uyarlamalar üzerinden bakabiliriz. Yapay zekânın gittikçe hızlanan gelişiminin nereye varacağını kesin olarak öngöremediğimiz günümüz dünyasında, iklim krizinin etkileri, siyasi krizler, savaşlar ve göç gibi küresel anlamda insanın dünyayı algılama şekline yansıyan değişimleri ve ekosistemdeki yerimizi konu edinen metinlerin, geleceğe dair bir sözü olduğu muhakkak. Bunun yanısıra, klasik oyunların uyarlamaları, farklı formları da içerebilen bir yeni okuma sunuyor. Yeni biçim ve yöntemlerle sahnelenen oyunlar da tiyatronun geleceğine dair önemli bir odak noktası oluşturuyor.
Biçim, bir sanat yapıtının, bir oyunun anlatmak istediği hikâyeyi ve bakış açısını aktarmanın en önemli araçlarından biri. Bu yazıda, son dönemde izlediğim birkaç oyunun biçimsel tercihleri üzerinden, tiyatronun gittiği yön ve geleceği üzerine bir okuma yapmaya çalışacağım.
Türkiye’de sahnelenen oyun örneklerini ele alırken daha geniş bir perspektif sunmak amacıyla, dünya tiyatrosunun biçim tercihlerinin son yıllardaki dönüşümünden yola çıkacağım. Bu tercihleri kategorilere ayırınca, farklı teknolojilerin entegre edildiği “immersive”, yani tiyatroyu sahnenin ötesinde seyirciyi çevreleyen bir deneyime dönüştüren sahnelemeler, belgesel tiyatro, interdisipliner çalışmalar, “devised”-ortaklaşa yaratım tiyatrosu-, postdramatik tiyatro, interaktif kurgular ve mekâna özgü işler akla gelebilir. Liste uzayıp gidecek olsa da özellikle birkaç oyuna değinmeyi değerli buluyorum. Farklı teknolojiler kullanan oyunlara örnek olarak Complicite’nin 2015 yapımı The Encounter’ı, Deutsches Theater’ın 2025 yapımı Gier’ı, National Theatre’ın 2012 yapımı The Curious Incident of the Dog in the Night Time’ını sayabiliriz. Curious Incident, aynı zamanda interdisipliner bir çalışma. Uzun yıllardır New York’ta sahnelenen Sleep No More, hem bir immersive tiyatro, hem mekâna özgü, hem postdramatik, hem de interaktif bir kurguya sahip. Belgesel tiyatro denince ilk akla gelen isimlerden Milo Rau ve onun gerçek olaylar etrafında inşa ettiği oyunların yanı sıra, Tectonic Theatre’ın 2020 yapımı The Laramie Project’ini sayabiliriz. Forced Entertainment ve The Wooster Group da devised yaklaşımını benimseyen tiyatrolar arasında yer alıyor.
Hem dünya hem ülkemiz tiyatrosunda, yukarıda bahsettiğim oyunlarda da karşılık bulan, küresel meseleleri ele alan, özgün hikâyeler anlatan, toplum dışına itilen ya da görünür olmayan yaşamları konu edinen, çevreye duyarlı, toplumsal katılımı önemseyen, erişilebilir sanat anlayışını benimseyen yaklaşımlar önemli başlıklar arasında yer alıyor. Dolayısıyla, tiyatronun geleceği inşa edilirken, insana dair söylediği sözün, kapsayıcı bir dil ve bakış açısı benimsemesi olmazsa olmazlardan.
Ülkemiz tiyatrosunda da farklı biçimlerle, alışılagelmiş ve geleneksel olmayan formlarla oluşturulan oyunların sayısı her geçen gün artıyor. Hem dünyadaki değişimlere uyum sağlamak, hem seyirciye yeni yollarla ulaşmak için bu çalışmalar çok değerli. Bütün bu değişimler,tiyatronun insanla beraber dönüşmesi anlamına da geliyor.
Son bir, bir buçuk yıldır sahnelenen ve biçimsel arayışları nedeniyle dikkatimi çeken, Haberci, Çirkin, Geçen Gün, Parrhesia II, Khora oyunları vesilesiyle, tiyatromuzda açılan alanlara mercek tutmak istiyorum. Bunlara odaklanırken iddiam, bu biçimlerin daha önce kullanılmadığı ya da sıfırdan icat edildiği değil. Fakat sınırsız imkânlar, farklı bakış açıları ve yukarıda saydığım tekniklerin çeşitli kombinasyonlarıyla, hem yeni bir perspektif yakalamak hem de mevcut koşulları değerlendirmek mümkün.
Kronolojik sıralamaya göre, bu oyunlardan ilk olarak Çirkin ve Geçen Gün, Kasım 2023’te seyirciyle buluştu. Parrhesia II, Ekim 2023’te prömiyer yaptı. Haberci ilk kez 2024 İKSV Tiyatro Festivali’nde, Khora da Aralık 2024’te sahnelendi.
Immersive Bir Deneyim: Çirkin
Seyirciyi bir masal dünyasında ağırlayan Çirkin, Firuze Engin’in kaleminden çıktı. Güray Dinçol rejisi ve Yağmur Dolkun’un yapımcılığında, arkasında kalabalık bir ekiple, Hope Alkazar’da sahnelendi. Nihal Yalçın ve Onur Berk Arslanoğlu’nun canlandırdığı karakterler, masallardaki “kötü” kraliçenin hikâyesini seyirciyi tümüyle saran bir evrende anlattılar. Arslanoğlu, fiziksel bir formla canlandırdığı tavuk rolüyle üç önemli jüri ekibinden en iyi oyuncu ödülünü aldı. Oyun, Şubat 2025’te sona erdi.
Oyun, başlamadan önce oyuncuların sahnede konumlandığı, tavuğun seyirciyle göz teması ve iletişim kurduğu bir yerden yola çıkıyor ve o andan itibaren kahramanlara ait diyara giriyoruz.

Çirkin oyunundan bir kare. Fotoğraf: Salih Üstündağ
Çirkin, masallardan aşina olduğumuz hikâyeleri, bir anti-kahramanın doğumu üzerinden anlatıyor. Yazar anlatıyı, masum, temiz bir prensese kötülük eden kraliçenin, tüm bunları neden yaptığını ortaya çıkaran ama aynı zamanda onunla empati kurabilen bir yerden kurguluyor. Yalçın, lanetlenmiş kraliçeyi, Arslanoğlu onunla beraber sonsuz döngüye, bir nevi cehennem tasvirine hapsolmuş olan ve oradan çıkmak için oyun boyu mücadele eden tavuğunu canlandırıyor. Geleneksel masalları, kraliçenin gözünden aktararak bir tür yeniden okuma öneriyor. Kötünün kraliçe, masumun genç kız olması da ayrı bir ahlaki dayatma içeriyor olabilir, dolayısıyla da kadın tanımları üzerine bir tartışma alanı açıyor. Metin, etrafını saran ışık, illüstrasyonlar, koku ve ses kullanımıyla, seyirciyi karakterlerin dünyasının tam içine yerleştiriyor. Oyunu immersive yapan da bu, tüm boyutlarıyla seyirciyi saran bir yapı. Sahnenin duvarlarını, tavanını, yerleri kaplayan teknolojik tasarım sayesinde, bu evrenin dokusu ve hissi seyirciye geçiyor, hatta seyirciyi oyunun bir parçası hâline getiriyor. Bunu yaparken seyircinin varlığını kabul ediyor ve interaktif öğelerinin yanı sıra hikâyeyi doğrudan seyirciye anlatıyor.
Bu sahnelemeyi çok boyutlu bir deneyim alanı olarak düşünebiliriz. Hayal gücümüze bırakılan şeyler de var: Masalların geçtiği coğrafi zemin birebir gösterilmiyor, ama kısıtlı dekorun yanında, tam boyutlu görseller ve semboller yardımıyla başka bir dünya yaratıyor. Koltuklar, seyirciyle hemzemin sahnenin karşısında ve yan kısımlarda konumlanmış. Yanlarda oturmak seyirciyi atmosferin daha da içine yerleştiriyor. Immersive tasarım, farklı bir ifade şekli sağlıyor ve seyir deneyimini de değiştiriyor.
Oyundaki tasarıma benzer bir kullanımla belki bir sergide karşılaşmış olabilirsiniz. Benim ilk deneyimim bir Chagall sergisindeydi. Resimlerinin orijinal, klasik hâli, özellikle renkleri bu kadar etkileyici olan bir ressamın eserlerinin dört yanını sarması ve bu deneyimin müzikle beraber tamamen içinde kaybolduğun bir şekilde gerçekleşmesi hayali bir seyahat gibiydi. Gerçeğe gittikçe daha fazla benzeyen animasyonlar, Imax sinemalar, insan deneyimini kopyalamaya yaklaşan yapay zekâ derken, sanat da kişiyi çevreleyen, daha teknolojik ama daha “gerçekçi” deneyimler sunabiliyor. Buna ek olarak Çirkin oyununda, kokunun da önemli bir unsur olduğunun altını çizeyim. Tasarımda kullanılan bütün bu detaylar ve tercihler, bundan sonra yapılacak oyunlara fikir veren, alan açan bir örnek olarak akıllarda yer ediyor.
Eko-dramaturjik Bir Yaklaşım: Geçen Gün
Gelelim bambaşka bir deneyime, Geçen Gün’e. Kerem Kurdoğlu’nun yazdığı, Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu’nun birlikte yönettiği, Esme Madra ve Ozan Çelik’in oyunculuğu üstlendiği oyun, Tophane Noise Band’in hem canlı olarak müziklerini yaptığı hem de sahnelemeye dâhil olduğu bir kurguya sahip.

Geçen Gün oyunundan bir kare. Fotoğraf: Canberk Ulusan
İki karakter, birbirinin cümlelerini tamamlayarak, telaşla bir hikâye anlatıyor. Günlük hayatın koşturmacasında düştüğümüz endişeleri, tedirginlikleri, derdini paylaşmayı, şüpheyi, yan yana ama habersiz var olmayı, sonra yüz yüze bakmayı konu ediniyor. Bunu yaparken karakterler seyirciye karşı, tekrarlanan hareketlerle kesik kesik ama bütün bir anlatı sunuyor. Aslında karakterleri tam olarak tanımıyoruz, temsil ettiklerini temas ettikleri yerden duyumsuyor ve yakın buluyoruz. Bu anlatı şekli, toplumsal bir bakışa imkân tanıyor.
Oyun da hayat gibi hiç durmuyor, durmadan akıyor, ilerliyor, paralel yollar birbirine çıkıyor, kesişiyor, elleriyle önlerine yol olarak döşedikleri tuğlalarla, rampa ve merdivenlerle inşa oluyor. Birbirine güvenmeyen şehir insanı, etrafında yabancı olan her şeyi sorguluyor, takip edilme hissinden belki birine sığınmak istiyor, ama enerjisini paylaşmak konusunda da ihtiyatlı davranıyor.
Metnin kurulumu ve oyuncuların hareketi bize bu hissi çok iyi geçiriyor. Bir yandan fonda canlı olarak Tophane Noise Band müzikleriyle şehir ayağa kalkıp bizi atmosferine davet ediyor. Bu ekibin oyuna eko-dramaturjik bir yön veren şahane bir tarafı var; tüm enstrümanlar şehirdeki atıklardan oluşturulmuş. Şehrin karmaşası, karmaşık görünen bir enstrüman bütünü içinden, gelişigüzel olmayan, ahenkli bir şehir musikisinde birleşiyor, anlamlanıyor, evcilleşiyor. Merdivenler, tuğlalar, platformlarla kurulu dekor, karakterlerin hareketiyle beraber dolaşıyor, müzisyenler de dekorları kurarken sürekli bir devinim içinde ilerliyor. Şehirle insanın iç içe geçmesine ve İstanbullunun şehirle ilişkilenmesine, doğal ve kaotik harmoni barındıran bir zemin sunuyor.
Hem post-dramatik hem de eko-dramaturjik bir yaklaşımla sahnelenen bu oyun, birbirini tamamlayan cümlelerden oluşan diyaloglarla, hareketli dekoru ve dinamizmiyle seyirciyi merakla oyunda tutan bir ritme sahip. Tiyatronun geleceğini düşündüğümüz bu zamanlarda, anlatmak istediklerimizi nasıl bir biçimle sunabileceğimiz üzerine bir yöntem önerirken seyir zevkinin ne kadar önemli bir unsur olduğunu hatırlatıyor.
Devised Tiyatro Örneği: Parrhesia II
Salih Usta’nın yönetmenliğini yaptığı Parrhesia II, Çağıl Kaya, Gülnara Golovina, Sedat Can Güvenç, Melike Kutluer, Salih Usta ve Deniz Ekinci’nin “ensemble” oyunu ve “devised” bir yapımla karşımıza çıkıyor. Oyun boyunca oyuncuların kolektif hareketi ve birbirlerinden etkilenerek oluşturdukları dalgalı bir duygu hâli ifade ediliyor. Oyuncuların kişisel hikâyelerine de yer veren metni, ne anlattığı konusunda muğlak bir alan bırakıyor. Fakat fiziksel tiyatronun önemli isimlerinden olan yönetmen Salih Usta’nın ve oyuncuların oyundaki beden kullanımı seyirciyi etkileyici bir tiyatro deneyiminin içine çekiyor.

Parrhesia II oyunundan bir kare. Fotoğraf: Nilay Eren
Bu izleme deneyimi bende birliktelik ve çatışmalarımızın yarattığı ifade alanları ve zorlukları, birbiriyle, içinde bulundukları ortamla ve toplumla uyum sorunlarını, anlaşılamamaktan gelen gerginlik hislerini çağrıştırmıştı. Bireyin hareket alanı, toplumun etik sınırları, bağ kurma denemeleri, dışlanma, öfke, özgün olmak ve elbette hakikat arayışı etrafında dönen, dinamik bir oyun. Bir “ensemble” oyunu olsa da oyuncuların her birinin ifadeleri zihninizde yer ediniyor. Bu aynı zamanda bir “performans” ve seyirciyle göz göze gerçekleşiyor. Yani bu arayışa sizi de dâhil ediyor, bir anlamda sorumlu tutuyor. Bu oyunu izlediğiniz koltuğun konumu deneyiminizi etkileyebilir, eğer gitme imkânınız olursa sahne içine oturmanızı tavsiye ederim.
Bu devised tiyatro örneğinde, ekibin kolektif çalışmasının sunduğu dil, bütünlüklü bir yapıda olmadığı için izleyicide karşılık bulmayabilir. Parçalı metin takibi zorlaştırsa da farklı unsurların, dansın, hareketin, ritmin buluştuğu yerde, durağan, başı sonu belli, geleneksel çerçevenin dışına çıkarak, yapısını bozarak, yeniliğe ve özgünlüğe açık bir üretim ve ifade imkânı sunuyor. Böylece, alıştığımız kurguları ve toplumsal normları da sorgulatıyor.
Performatif Bir Deneyim: Khora
Echoes Sahne & Ma Platform yapımı Khora ise dört bölümlü kurgulanan ve günümüzle ilişki kuran bir oyun. Salih Usta’nın rejisi, İlyas Odman’ın hareket tasarımı, Ozan Ömer Akgül’ün dramaturjisiyle Berfu Aydoğan, Ferhat Akgün, Nilsen Arıbaş ve Tanıl Yöntem’in performe ettiği oyun, farklı bir biçimsel yaklaşım benimserken güncel meseleleri de ele alıyor.
Metin anlamında Parrhesia II’yle benzer bir yaklaşım izlediği söylenebilir. Fakat ondan farklı olarak bir de metin danışmanı (Sertaç Sayın) ve daha parçalı bir kurgusu var. Birbirinden biçimsel olarak da ayrışan epizotlardan oluşuyor.
Oyun, göç meselesini, aidiyeti, kimliklerimizle ve sınırlarla ilişkimizi ve ritüellerimizi, zorlanmalarımızı ve temelde insan oluşumuzun getirdiği deneyimleri dert edinirken, bunlara rağmen beraber ürettiğimiz, birlikte olduğumuz alanlara dair bir önermeyle sonlanıyor. Hareket bu oyunun da önemli bir parçası. Toplumsal hafızada yeri olan şarkılar, tarihsel alıntılar, ritüelistik melodilerle söyleniyor. Dans yoluyla kendini ifade etmenin, yaralarını gösterdiğin yerden bir araya gelişin bir aracı olduğu, dekor kullanımının performansın bir parçası olduğu sahneler var. Monologların birbirine uyumlanma çabası ve gittikçe açılan bireysel hikâyelerin oturduğu zemine bakınca, bireysel olanın dünyadan ve ülke atmosferinden kopamayacak olmasının bir yorumu olarak algılıyorum. Bu açıdan görünür olmayana yer açan bir anlatım olarak değerlendirebiliriz. Oyun, yurt arayışı, bizi birbirimizden ayıran sınırlar, çok renkliliğimizin ötesinde belirlenmiş olana itaatimizin sorgulanması, sorunlar söz konusu olduğunda insan deneyiminin benzerliğinin hiyerarşik bir imkâna sahip olanlar tarafından göz ardı edilmesi ve nihayetinde bir çeşit öze dönüşle harmoni yakalanmasını konu ediniyor.

Khora oyunundan bir kare. Fotoğraf: Ayten Çelik
Sahneler arası bağlantılar ve geçişler kafa karıştırabilir, zira birbirine benzemediği için kopukluklar da barındırıyor. Fakat genel anlamda, özgün bir ifade alanı açarak; dansı içine katan, sürüden ayrılanı kurt kapar baskısını sahneye taşıyan ve birden çok performans stilini bir araya getiren yapısıyla seyirciye düşünme ve sorgulama imkânı tanıyor. Böylece, tiyatronun dönüşümü ve geleceğine dair söz söyleyen oyunlar arasına giriyor.
Fiziksel Bir Anlatı: Haberci
Haberci, fiziksel tiyatronun önemli isimlerinden biri olan Güray Dinçol rejisiyle sahnelenen bir oyun. Yazarı Aslı Ekici, oyuncuları ise Adem Mülazim, Çağdaş Ekin Şişman ve İbrahim Can Sayan. Mitolojik anlatımlardaki tekrarı, iktidarın dilini, var olanla anlatılanın uyumsuzluğunu fiziksel bir anlatı yoluyla konu alıyor.
Tarihi/mitolojik bir iktidar anlatısında benzer olayları arka arkaya dizen metinler ekranda paylaşılıyor ve üç karakterin senkronize hareketleri ve canlandırmalarıyla aktarılıyor. Tek tip kostüm ve makyajla, uzun uzun sözlü anlatıma girmeden, tarihsel bir özet yaptığını söyleyebiliriz.
Bu oyunda senkronizasyon çok önemli. Sınırları belli olan rejisi, tekrarlı metin yapısı bedenini ustalıkla kullanan oyuncu performansları, hareket, ışık, sahne bütünlüğüyle birbirine iyi örülmüş parçalardan oluşan bir oyun. Oyuncuların farklı karakterlere bürünmesi ve tekrarlı mizansenle, gösterimci bir yol izleyen, tempolu, ritüelistik, senkronize hareketlerle sahnedeki diğer oyunlardan ayrışan, izlemesi eğlenceli bir oyun. Her ne kadar mekanik bir görüntü aktarmış olsam da, oyuncuların performanslarına da değinmem gerek. Daha önce bu oyundakine hiç benzemeyen rollerde izlediğimiz Mülazim, Şişman ve Sayan’ın beden kullanımını öne çıkaran, çerçevesi belli olan üç karakteri, habercileri canlandırmadaki becerileri, onların oyuncu olarak çok yönlülüklerini gösteriyor.
Haberci, klasik tragedya metinlerinin en sevilen konularından biri olan iktidar meselesini böyle bir biçimle ele alarak, fiziksel tiyatronun yeni bakış açıları getirebileceğini gösteren oyunlardan biri. Uzun ve geleneksel bir anlatım yerine farklı dönemlerde görülen benzerlikleri, güç ilişkileri ve tabii bunların tarih yazımına yansımaları üzerinden göstererek, erk ve aygıtları üzerine sorular sorduruyor.

Haberci oyunundan bir kare. Fotoğraf: Ayten Çelik
Tiyatronun geleceğine ve gelecek inşasındaki rolüne ilişkin bir inceleme, oyunların yaşadıklarımızla, deneyimlerimizle, güncel olaylarla, birey ve toplum olarak geçtiğimiz değişimlerle ne kadar bağlantılı olduğuna bakmakla, insan olma hâli ve çevremizle ilişki içinde nasıl dönüştüğünü anlamakla mümkün. Tiyatro, ortak geleceğimizi birlikte oluşturabilme gücümüze, arzu, umut, isyan, sabır, direniş ve özlemlerimizi ele alarak katkı sağlıyor.
Yukarıda üzerine kısaca yazabildiğim oyunlar, farklı biçimsel uygulamalarla tiyatromuza nefes oluyor, bakış açımızı zenginleştiriyor ve tiyatro yapımında da hayal gücümüzde de yeni olanaklara imkân sağlıyor. Kurduğumuz gerçeklikleri sorgulatıyor, başka perspektifler ve var olma biçimleri öneriyor. Bu deneyimler, farklılıklarımızı, hislerimizi, özgün hâlimizi anlayıp ifade edebildiğimiz, bireysellikte yok olmadığımız ve başka türlü toplumsal düzenler hayal edebildiğimiz, birbirimizle bağ kurabildiğimiz bir zemin inşasını mümkün kılan güçlü alanlar oluşturuyor. Kalbimi kıpırdatan, ortak hislerimizi paylaşan ve bazen sadece olanı ortaya koyarak bile hafifleten, fark ettiren, düşündüren, oyundan çıktıktan sonra da aklıma takılan, canlılık katan, aylar sonra üzerine konuşma ihtiyacı hissettiren, böylesi de mümkün dedirten, tiyatronun “eski”, “sıkıcı” olmadığını, son derece heyecan verici bir sanat ve performans alanı olduğunu gösteren oyunlar, tiyatronun geleceği açısından beni umutlandırıyor. Yaratıcılığın imkânları sınırsız ve sahnede olanlar, yapılacak oyunlara da ilham veriyor.
Meltem Ersoy
Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans, Sabancı Üniversitesi Uyuşmazlık Analizi ve Çözümü Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. İlk işinde, bir içerik danışmanlık şirketinde kurumsal dergiler için yazı ve dosyalar hazırladı ve farklı sektörlerden insanlarla röportajlar yaptı. George Mason Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden doktora derecesini aldı. Sabancı Üniversitesi, Okan Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, UPEACE’te dersler verdi. İstanbul Politikalar Merkezi’nde proje yöneticiliği ve danışmanlık yaptı. Farklı sektörlerdeki profesyonellere, hukuk, siyaset, iş dünyasında iletişim, müzakere, çatışma çözümü konularında eğitim ve danışmanlık veriyor. Meltem’li Sohbetler adında, edebiyat ve tiyatro alanında video röportajlar yaptı. KoçPera’da kültür sanat sohbetleri düzenledi. City Life Inspirations adlı podcastini kurdu ve kültür sanat alanında röportajlarını yayınlamaya devam ediyor. Röportaj ve yazıları Artfulliving, Art Unlimited, Border-less gibi platformlarda yayınlandı.
TEB Oyun Dergisi‘nin 51. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






