Zamanın Ötesinde Gelecek Tahayyülü

Gelecek kurgusu, aslında geçmişin gölgeleriyle konuşan bir aynadır. Thomas More’un düşlediği ada, Avrupa’nın çürüyen vicdanına yazılmış bir ağıttır. Orwell’in kasvetli 1984’ü ise yalnızca bir kâbus değil, gözlerimizin içine baka baka söylenmiş bir kehanettir. İnsan, kendi sınırlarına mahkûm bir varlıktır: zamanla sınırlıdır, ömrüyle sınırlıdır, bilgiyle sınırlıdır. Ama işte tam da bu sınırlılığın içinden, gelecek düşleri doğar. Çünkü gelecek, henüz kimsenin sahip olmadığı bir özgürlük alanıdır. Gelecek, edebiyatta bir felaketin öncesi değil sadece, aynı zamanda direncin, sorumluluğun ve tahayyülün öyküsüdür.

Edebiyatın gelecek ile kurduğu ilişki, umut ve korku arasında salınan bir sarkaç gibidir. Bu sarkaçta her salınım, şimdiki zamana dair derin bir eleştiri, her düşleyiş bir yadsıma, her distopya bir uyarıdır. Gelecek, edebî tahayyülde asla sadece gelecek değildir; o, şimdiye yöneltilmiş çok katmanlı bir soru, bazen cevapsız bir ağıttır. Bu bağlamda edebiyat, zamanı aşan değil; zamanı açan, onu estetik ve etik bağlamlarda yeniden düşünmeye zorlayan bir etkinliktir. Ve belki de en çok bu yüzden, geleceğe dair edebî metinler, kendi zamanlarını aşan bir yankı gibi okunmaya devam edecektir.

Bu noktada umut devreye girer. Psikolojik düzlemde, geleceği düşlemek, zihnin kendini koruma refleksidir. Umut, belirsizliğe karşı zihnin inşa ettiği içsel bir sığınaktır. İnsanın tahammül sınırlarını genişletir. Bu, Viktor Frankl’ın Nazi kamplarındaki gözlemlerinde çarpıcı biçimde açığa çıkar: İnsanı ayakta tutan şey, koşullardan çok, geleceğe dair bir anlamın varlığıdır. Ancak her düş bir huzur değildir. Geleceği düşlemek, aynı zamanda korkunun da doğumudur. Çünkü insan, bilinmeyene karşı çift kutuplu bir ilişki geliştirir: merak ve tedirginlik. Freud’un “kaygı” kavramı burada belirginleşir; gelecek, bilinçaltımızda yalnızca umutla değil, bastırılmış korkularla da örülüdür. Dolayısıyla geleceği düşlemek bir “seçenek” değil, bilincin doğal meyli, benliğin yapısal bir gereğidir.

Nietzsche’nin “sonsuz dönüş” fikriyle tehdit ettiği o tekerrür düşüncesi, geleceğe dair umudun yokluğudur. Ve insan, böyle bir düzlemsizlikte uzun süre yaşayamaz. Geleceğe dair edebî tahayyüller, modernitenin ilerleme mitine karşı geliştirilen estetik ve düşünsel müdahalelerdir.

Belki de insan, zamanı sadece saatlerle ölçülemeyen bir şey olarak ilk kez iç acısıyla kavradı. Geçmeyen bir an, bitmeyen bir bekleyiş ya da çocuklukta uzayıp giden bir yaz… Bütün bunlar, zamanın çizgisel değil, duygusal olduğunu fısıldar kulağımıza. İşte tam bu kırılma noktasında, edebiyat devreye girer. Çünkü edebiyat, zamanı yalnızca anlatmaz; onu yeniden kurar. Bir karakterin susuşu, bir cümledeki boşluk, bir sahnede uzayan sessizlik… Hepsi geleceğe dair söylenmemiş bir şeyi işaret eder. Ve insan, bazen bir romanın içinde ya da bir oyunun repliğinde, kendi ihtimallerini görür. Henüz yaşanmamış bir hayatın yankısı gibi…

Zamanla baş edemeyen insan, geleceği düşleyerek kendini avutur belki de. Ama bu bir kaçış değil; aksine, yaşama tutunmanın kırılgan ama dirençli bir biçimidir. Her sabah, bilinmeze doğru uyanmak ve yine de yürümeye devam etmek… Bu, tiyatro sahnesinde perdelerin açılması gibi bir şeydir: Ne olacağını bilmezsin ama rolünü oynamaktan başka çaren yoktur. Ve bazen o rol, sana ait değildir bile. Yine de giyinirsin o kimliği, ezberlenmiş bir repliği mırıldanır gibi yürürsün hayatın içinde. Çünkü insan, çoğu zaman kendini değil, olmayı umut ettiği kişiyi canlandırır.

Belki de bu yüzden oyunlar, yalnızca seyredilmek için değildir. Onlar bize bizim dışımızdaki versiyonlarımızı gösterir. Sahnedeki bir figür, senin sustuğun yerde konuşur. Bir monolog, yıllardır içinden çıkamadığın sessizliğe ses verir. Ve bazen bir karakterin çöküşü, senin içindeki direnişi hatırlatır. İşte o anda anlarsın ki, edebiyat ve tiyatro, yalnızca bir düş değil; insanın kendine tuttuğu en samimi aynalardan biridir.

Oyunlar, artık yalnızca biletle girilen bir etkinlik değil. En derinde, insanın kendini aradığı yarı karanlık bir yerdir sahne. Salonun ışıkları söndüğünde, izleyici yalnızca koltuğuna değil, kendi iç boşluğuna da oturur. Sahnedeki replikler kadar kendi iç sesini de dinler. Çünkü iyi bir oyun, izlenmekten çok yaşanır. İnsanın kendisiyle yüzleştiği o tuhaf zaman aralığında, oyuncunun adımı, seyircinin içinden geçen bir tereddüt olabilir. Perdede dönen hikâye, seyircinin gizliden gizliye yaşayıp adını koyamadığı duyguların yeniden sahneye konmasıdır.

Bu yüzden sanat, süslü bir estetikten ibaret değildir. Gerçek sanat, cilalı değil dokunulabilir olandır. Bazen bir jestin kırıklığı, büyük bir sahne dekorundan daha sahicidir. Bir oyuncunun kelimeyi unutması, metnin bütünlüğünden değil, yaşamın kesintililiğinden haber verir. Ve belki de en kıymetlisi, bir karakterin göz göze geldiği anda oyuncu olmaktan çıkıp “insan” gibi durmasıdır. O an, seyirci de artık seyirci değildir. O artık kendi yasıyla, sevinciyle, umuduyla oradadır.

Çünkü bazen insan, geleceğe bakamaz. Karanlık çok yoğundur; umut, ağızda dağılmış bir kelime gibi yutulur. İşte o zaman oyunlar devreye girer. Bir başkasının acısıyla kendi kırığını onarır insan. Başkasının çığlığına bakarak içinden sessizce bağırır. Tiyatronun o kırılgan büyüsünde, insan yalnız kalmaz; yarası sahneye dağılır, karanlığı oyuncunun gözbebeğinde seyrelir. Oyunlar, hayata duyulan bıkkınlığın, geleceğe duyulan öfkenin, “hiçbir şey değişmeyecek” hissinin karşısında durur.

Sahne, yalnızca anlatmak için değil, söndürmek içindir. İçimizde biriken nefreti, umutsuzluğu, anlamsızlığı… Bir oyunun sonunda gözyaşı varsa, bu oyuncunun başarısı değil; insanın içinde hâlâ bir yerin kıpırdadığına işarettir. İşte bu yüzden sahneler yanmalı ama yakmamalıdır. Oyunlar sarsmalı ama yıkmamalı. Çünkü gerçek sanat, sadece canımızı acıtmak için değil, canımızın hâlâ yandığını hatırlatmak için vardır. Ve belki de bu yüzden en sahici oyun, insana sadece “ne olacak?” değil, “ben ne oluyorum?” sorusunu sorduran oyundur.

Belki de bu yüzden oyunlar, zamanın içinde değil; zamanın ötesinde yaşar. Seyirci salondan çıkıp gündeliğe karıştığında bile, bir replik içinden dolanmaya devam eder. Çünkü tiyatro, insana geleceği değil, şimdiyle ne yapacağını sorar. Karanlığa bir ışık, umutsuzluğa bir gölge, öfkeye bir sahicilik bırakır. Oyun biter, perde kapanır, ışıklar açılır… ama insan, kendi iç sahnesinden henüz inmemiştir. Ve belki tam da bu yüzden, bir oyun asla sadece bir oyun değildir. O, yarım kalmış bir duanın sahneye dökülmüş hâlidir. Bir yerlerde hâlâ umut olduğuna dair, sessizce söylenmiş bir ihtimal.


Hazal Yağmur Keskin

23 yaşında ve Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 3. sınıf öğrencisiyim. Aynı zamanda Adalet ön lisans mezunuyum. Akademik gelişimin yanı sıra edebiyata derin bir sevgi, tiyatroya ise özel bir ilgi duyuyorum. Yazmak, düşüncelerimi ifade etmenin ve kendimi keşfetmenin en özgün yolu. Tiyatro sahnesinde ise hayatın farklı yüzlerini anlamaya çalışıyorum. Hukuk, toplum ve insan üzerine düşünmek beni besliyor. Gelecekte topluma fayda sağlayacak alanlarda yer almak istiyorum; bu yolda öğrenmeye ve üretmeye devam ediyorum.


TEB Oyun Dergisi‘nin 51. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Hazal Yağmur Keskin

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin