Döngüsel Bir Yok Oluş Hikâyesi, Küller Küllere

“(…) Dağ nerde

Yandı bitti kül oldu”

Güzele dair hemen her şeyin yok olduğu, buharlaştığı ve zihinlerimizin de bu hayhuyda gittikçe bulanıklaştığı bir çağda ne sözcüklere ne de hafızamıza çapa atabiliyoruz. Mihenk taşını yitirmiş faniler olarak algımız oradan oraya savruluyor. Kimi zaman söylediklerimiz düşündüklerimize yetmiyor, kimi zamansa düşündüklerimiz anlamını bulamıyor. Dağın bile yok olduğu tekerlemelerdeki gibi absürt realitemizde etimiz derimize dar geliyor. İşte Harold Pinter’ın Küller Külleresi de bu uçucu, bunaltıcı ve bir o kadar da ürkütücü gerçekliği anlatıyor. Mehmet Dikkaya çevirisiyle Türkçeye aktarılan oyun günlerdir beni insanlığın makus talihi üzerine düşündürüyor.

Galata Postane’nin terasının insanı zamanlar ve kültürler arasında bir yolculuğa çıkaran atmosferinde şekillenen algımız, oyun başladığında zamansız bir çağrışımlar yumağının içine düşüyor. Bu noktada izleyici olarak ne kostüm tercihlerinden ne de bir halat, sallanan bir lamba ve bir sandalyeden ibaret dekordan medet umma ihtimalimiz yok. Tüm o göstergeler ve belirsiz göndermeler silsilesi içerisinde yapayalnızız. Tıpkı Rebecca (Dilek Güler) ya da onun bedeninde simgeselleşen tüm insanlar gibi… Devlin (İnanç Bükülen) ve Rebecca arasında geçen diyalog ya da karşılıklı monologlar bir hesap soruşa dönüşüyor.  

Her ne kadar sahnede fiziken iki oyuncu mevcutsa da Devlin’in varlığından bir türlü emin olamıyoruz. Attığı bir adımla tüm personası değişen Devlin bir yandan otoritenin o yakıcı, yıkıcı, acıtan hâlini en vahşi şekilde gözler önüne sererken, bir yandan da üslubunu değiştirip tekinsiz bir dosta dönüşebiliyor. Bizler de Devlin tarafından oyun boyunca ama şiddet kullanılarak ama yapmacık bir şefkatle kandırılarak sürekli sorgulandığımızı hissediyoruz. Rebecca ile kurduğu zihinsel ilişki halatın çizdiği sınırın içi ve dışı olarak öyle keskin ayrılıyor ve sahneleme bu durumu bize öyle kolayca kabullendiriyor ki… Bunu mümkün kılan İnanç Bükülen’in oyunculuğuna şapka çıkartıyoruz. 

Oyuncuların yanı sıra ışık (ve dolayısıyla gölge) ile barkovizyon da ayrı birer dil konuşan ve anlam dünyasına olasılıkları sonsuz bir çok seslilik katan diğer unsurlardı. Rebecca’nın anlık beliren çocuksu neşesine renkli ve uçuşan ışıklarla şahit olurken, Devlin’in bitmeyen hiddetine; sert renk geçişleri, sıkça kullanılan karanlık unsuru ve menhus el fenerlerinin ışığıyla maruz kalıyoruz. Tüm bu geçişlerde barkovizyondaki genellikle deniz odaklı görseller sahnelemenin eşliğinde; ıssızlık, umut, boşa çıkan umut, çaresizlik, yaşam ve ölüm gibi anlamlar üretmemizin önünü açıyor. Bu noktada bir de yankıya ya da sahnelemede onun görsel bir türevi olarak kullanılan gölgeye değinmekte fayda var. 

Oyun metninde adeta bir karakter gibi anlam üretmekte faydalanılan yankı (audio echo / ya da oyun metninde yer aldığı şekliyle “echo”) unsuruyla oyunun başından itibaren karşılaşıyoruz. Yankı oyunun başında olduğu gibi kimi zaman anlamı bulanıklaştıran, sözcükleri yutan bir unsurken, kimi zamansa Rebecca’nın iç dünyasında çapa atamadığımız anlamlara ulaşmamıza vesile olan bir vurgu olarak beliriyor. Bu çok sesliliğe bir de gölgelerin yarattığı görsel yankı (visual echo) eklenince, sahnede oluşan görsel ve işitsel katmanlılık bizi temsil edilenin şimdi ve burada olandan çok ötelere götürdüğünü sezinlememizin önünü açıyor. Bu çok dilli yapının inşasını gerçekleştirmekte büyük rol oynayan Dramaturg Büşra Kuruca ve Görüntü Yönetmeni Ali Portakal’ı tebrik etmek gerekli. Ekin Yazın Dostları 2024 Tiyatro Ödülleri kapsamında Yılın Işık Tasarımı Ödülü’ne layık görülen oyunun anlatısına boyut kazandıran ışık tasarımı ise Murat Kural imzası taşıyor. 

Küller Küllere oyunundan kareler.

Tüm bu kolajı oluşturan yönetmen Cem Burçin Bengisu’nun sahnelemedeki başarısında kendi çokkültürlü geçmişinin ona kazandırdığı esnekliğin de büyük payı olduğunu düşünüyorum.  Oyun sonrası yapılan söyleşide, yönetmenin ailesinde de -tıpkı oyunun yazarı Pinter’ın aile geçmişinde olduğu gibi- bir soykırım gerçeğinin varlığını öğrenmem; sahneden bize geçen ama betimlenmesi çok da mümkün olmayan o hissiyatın kaynağını berrak bir şekilde görmemi sağladı. Her gerçek acı gibi bu acı da sahnelemede kendisini varyantlarıyla var etmeyi başarmıştı. 

Her ne kadar oyunun sonunda yer alan barkovizyon gösterisinde yer alan görseller ağırlıklı olarak soykırım imgesine bir gönderme yapsa da kanımca ne Harold Pinter’ın ne de Cem Burçin Bengisu’nun hedefledikleri olasılıklar denizi bununla sınırlı değil. Absürt yapının olanaklı kıldığı o muğlak alan; bize ezen ezilen ilişkisini mikro ve makro düzeylerde sayısız şekilde okuma imkânı sağladı. Savaşlar, soykırımlar, baskıcı rejim ya da kişiler, istismarcı ilişkiler ve daha niceleri…  Bir umudun kara sonunu anlatan Küller Küllere’nin çok sezon eskiteceğinden ise hiç şüphem yok. 


TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer eleştiri yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Bihter Esin Yücel Süar

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin