Genç Eleştiri/İki Bakış: Apsolit

Bu yazılar İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü öğrencilerinin eleştiri yazılarını merkeze alan yaz projemiz kapsamında yayınlanmaktadır.

Apsolit: Bir Tanıdık Ezgi, Bir Tanıdık İsmail

YAZAR: Yağmur Bayazit

“Ben bu sokakta yaşıyorum. Bu sokağın adı Apsolit İsmail Sokak olsun istiyorum.”

Herkesin bir hikâyesi var. Serdar-ı Ekrem’in de muhakkak. Yine de bugün İsmail yaşıyorsa bu sokakta, adını tabelada görmeyi, insanların onun sokağından geçerken ya da bahsederken adını anmasını en çok Apsolit İsmail hak ediyor.

İbrahim Barulay’ın hem yazarlığını hem oyunculuğunu yaptığı Apsolit, sınır köylerinden birinde gözlerini açmış, ardından ailesiyle göç ettiği kentte bir gözünü kapatmış İsmail Tek’in hayatını, özellikle de çocukluğunu konu alıyor. Oyunun adı, İsmail’in özel yeteneğinden ileri geliyor. Hiçbir referans almadan duyduğu her sesi melodiye dönüştürme yeteneği olarak tanımlanan apsolit, İsmail’in müzik öğretmeni tarafından mutlak kulağa sahip olduğu fark edilince birdenbire lakabına dönüşüyor: İsmail Tek, Apsolit İsmail oluyor. 

Direkt seyircilere seslenen ve onları seyir deneyimini nasıl gerçekleştirmeleri gerektiği konusunda uyaran Ferhangi açılışın ardından İsmail, çocuk haklarından bahsediyor ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildigesi’nin ilk üç maddesini söyledikten sonra bu “zırvalardan” bahsetmenin işe yaramadığına karar verip kendi hikâyesini çocukluğuna dönerek anlatmaya koyuluyor. Böylelikle anlatı, çocuk haklarından insan haklarına uzanan bir tematik izleği takip ederken kişisel olanın politik olduğunu gözler önüne seriyor. Üstelik bunu öyle altı çizili, yıldızlarla, ünlemlerle vurgulanmış cümleler ya da eylemlerle değil, bu coğrafyanın hikâyesini yine bu coğrafyanın insanına, bir an olsun ajitatif olma tuzağına düşmeden, yerel ve tanıdık ögelerle, yalnızca yaşananları olduğu gibi anlatarak, müşterek kederlerde ve sevinçlerde buluşan bu seyirci topluluğuna bir kez daha hatırlatıyor: Anlatılan senin hikâyendir. 

Dil, eşitlik, adalet, kentsel dönüşüm, gelenek, modernite gibi pek çok tema da oyunun bütününe yayılmış biçimde, zaman zaman derinleştirilerek ele alınıyor. Anlatının kültürel ve politik boyutları, güçlü katmanlar oluşturuyor. Mutlak kulağa sahip İsmail’in hikâyesiyle seyirci “mutlak kulak vermesi gereken bir hikâyeye davet ediliyor”.*

Köyde başlayan hikâyenin kentte devam etmesi geleneksel ile moderni İsmail’in hayatında İsmailce bir senteze itiyor. Bu sentez oyunun biçiminde de görülüyor. Batılı bir form olarak aşina olduğumuz tek kişilik dramatik anlatıyla meddahın anlatısı birbirine geçiyor ve bu oyuna özgü yeni bir biçim ve üslup yaratılmasında etkili oluyor. Oyunun yazarı ve oyuncusu İbrahim Barulay, yönetmeni Onur Yalçınkaya ve dramaturgu Anıl Yıldız, Semaver Kumpanya’dan tanıdığımız isimler. Dolayısıyla geleneksel olanın modernle sentezlenme hali, ekibin Semaver ekolünden beslenmiş ve bunu benimsemiş olduğunu gösterir bir unsur olarak oyunun her anına sinmiş şekilde kendini ortaya koyuyor.

Dil, oyun boyunca önemli bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum, yalnızca tek kişilik bir anlatı performansı olmasından değil, hem müziğin sözcük ötesi yeni bir anlatım dizgesi sunması ve yeni bir “dil” oluşturmasından hem de Kürtçe ve Türkçenin birlikte kullanılmasından, zaman zaman birbirine çevrilmesinden ileri geliyor. Çocuk İsmail’in köyünün ağzıyla harmanlanmış Türkçesinden hikâyeyi anlatmaya başlayan bugünün Apsolit İsmail’inin İstanbul Türkçesine geçiş de hikâyenin gelişimiyle ilintili şekilde gözleniyor. 

Apsolit oyunundan bir kare.

Müziğin önemli yer tuttuğu oyunun pek çok anında İsmail bazen çalıyor, bazen söylüyor, bazen hem çalıyor hem söylüyor. Ön oyundan itibaren duyduğumuz bugünün İsmail’inin Blues tercihi, İsmail’in ne kadar kendine özgü ve klişelerden uzak biri olduğunu yeniden hatırlatıyor. Köyden kente göçmüş, kenar mahallelerin birinde başladığı kent yaşamı sokaklarda devam eden, eğitim hakkı elinden alınmış bir çocuktan “düşkün” bir yetişkine dönüşen Apsolit İsmail’inki gibi bir hayat hikâyesinin klişe bir tercih olarak arabesk ya da rap müzikle ilişkilendirilmesindense yeni, kökü dolayısıyla yine isyankâr bir tarz olarak Blues’a başvurulması İsmail’in biricikliğini ve direngenliğini öne çıkarıyor. 

Yaklaşık 90 dakikalık oyunun aşağı yukarı ortasına denk gelen bir yerinde ani bir mola veriliyor. Bu, seyircinin yüksek tempodan kaynaklı yorulduğu/yorulabileceği göz önünde bulundurularak tercih edilmiş olsa da seyir deneyiminde kayda değer bir gedik açıyor ve hali hazırda tam anlamıyla güçlü bir temasta bulunulamamış seyirciyi daha da yabancı kılıyor. Oyunun o noktasına kadar seyirci, çoktan tempoya ayak uydurmuş, nefesini ve nabzını ayarlamış, Barulay’ın akan performansıyla yuvarlanıp giderken birden durulmaya davet ediliyor ve ardından yeniden yüksek bir performans ve ritimle karşı karşıya kalıyor. Bu durum, seyircinin yeniden uyum sağlayabilmek için -bu kez öncesine kıyasla daha fazla- efor sarfetmesine neden oluyor.

Işık ön oyunda ve az önce bahsettiğim molada salondan çekilmesi dışında performans boyunca hem salonu hem sahneyi aydınlatıyor. Zaten direkt seyirciye anlatılan bir hikâyede ‘’Bakın size anlatıyorum, sizinle konuşuyorum. Farkındasınız, değil mi?’’ diye düşündüren bu tercihten vazgeçilmesi, seyircinin akıştan kopmamasını sağlarken mevzubahis dikte edici hali ortadan kaldırabilir. Bu haliyle anlatının ve Barulay’ın performansının samimiyeti seyirciye duygusal olarak işliyor, temas ediyor fakat bu duygusal temasın gücü kimi anlarda performansın ve anlatının gücüne bel bağlandığını düşündürüyor. 

Sezonun yenilerinden olsa da uzun zamandır tanışıyormuşsunuz gibi hissedeceğiniz Apsolit’i gittiği sokaklarda yakalamalısınız. Yaşamaya, inanca, umuda, inada ve ısrara dair İsmail’den öğreneceğimiz çok şey var. İsmail’in hikâyesine ortak olarak belki de bir türlü gönlünce kullanamadığı, kırılmış kanatlarını el birliğiyle iyileştirebilir, ona tutunup kentin semalarında uçabiliriz. Korkmayalım, çünkü İsmail korkmuyor.

Apsolit: Tüm Seslerin Kulağı ve Bazı Kulakların Sesi

YAZAR: Zülal İzel Eser

İsmail bu sokağın bir parçasıdır. Bu sokakla İsmail “Tek”tir. İsmail bu sokağın kendisidir. İsmail bir apsolittir. İsmail yanınızdan geçmektedir, önünüzde durmaktadır. Siz görmeseniz de oradadır İsmail. Kanatlarınız gibi! İsmail İstanbul’un bir sokağı, sınırın mayınlı tarlaları, tüm seslerin kulağı ve bazı kulakların sesidir ve bir çocuktur İsmail; çocuktu yani, bir zamanlar. İki gözünü de hevesle kocaman açıp bir şeylere şaşırabiliyorken yani. O zamanlar henüz tanışmıyordu hep orada olan kanatlarıyla. Apsolitliği ile yani, işte bu hikâye, İsmail’in kanatlarıyla tanışmasının hikâyesidir. Kanatlarıyla tanışmış ya da bunun umuduyla yaşayan herhangi birinin seyrine açılır. Peki kanatlarının varlığını keşfettiğinde aynı kişi olabilir misin? Yoksa kanatların seni uçsuz bucaksız bir tekilliğe mi sürükler?

Apsolit, Strandom Arthouse’un 2024 yapımı tek kişilik oyunu. Kelime anlamı olarak ise, mutlak kulak, referans almadan, tüm sesleri melodiye dönüştürebilme yeteneği anlamına geliyor. Müzikli bir yerlilik hikâyesini, ötekilikler üzerinden anlatırken ister istemez çok fazla soruna temas ediyor fakat bunları organik bir iskelete yerleştirmeyi başarıyor. 

Siz bir seyreyleyen olarak sahneye girdiğinizde İsmail gitarıyla sohbet etmektedir. Sizin oradalığınızın bir karşılığı yoktur, muhabbet koyudur. Ardından herkes yerlerine teşrif ettiğinde ışık değişir ve siz belirirsiniz. İsmail için yani. Blues’a meyilli sesler çalınır kulağınıza, Blues da ağıttır ya, başka bir ağıtın kapısını açacaktır oyun sonunda ama ona daha vakit var. Seyirciliğin adabı muaşereti hatırlatılır ritimlerin arasında. Bu tanıdıktır buraların seyircisine. Tanıdıklık, Apsolit’in anahtar kelimelerinden biridir kuşkusuz. Ardından şarkı inşa olmaya başlar gözlerinizin ve kulaklarınızın tanıklığında. İşte bu yenidir. Sadece bir Loop pedalıyla İsmail parça parça bir şarkı imal etmektedir gözlerinizin önünde. Burada her şey burada oluyordur. Ritim girer, arpej, üst ritim, vokal kayıtları… Bir inşanın seyircisi olursunuz. Hem İsmail’in hem şarkısının. Ne kadar ayırt edilebilir, burası da şüphelidir. Sahnede bir gitar, Loop pedalıyla bir şarkıyı işleyen İsmail olarak tanışırsınız ilk kez Apsolit İsmail ile. Sonra İsmail sizi henüz Apsolit İsmail olmadan, İsmail Tek olduğu zamanlarla tanıştırır. Kişi çocukluğunda kurulur, o da kişiliğinin ilk ritimlerinin atıldığı çocukluğundan başlar kendini açık etmeye. Sonra İsmail parantezinden çıkıp çocuk kimliği tırnak içine alınır. Bütün çocuklara ve onların var olduğu konusunda uzlaştığımız haklarına bir göz attırdıktan sonra döneriz İsmail’e; Bir sınır köyünde, daha o yaşlarında, yeteneği oradalığını bağırmaktadır. İsmail henüz duymuyorken, cami imamı bunu duyup kendisini müezzin eğitimine sokar. Koca koca makamlar oyuncaklaşır. Oyuncaklaşır çünkü İsmail çocuktur. Çocuk tırnak içine yahut paranteze alınmalıdır. Erken yaşlarda gelişen dini pozisyonu sebebiyle itibar kazanır, onaylanır, takdir görür ama İsmail bir çocuktur.  Yani çocuktu, hâlâ. O yüzden rahatça hoş görülebilecek oyuna meyilli olma durumu pek hoş karşılanmadı. Oyunun esas numarasının da burada olduğuna kaniyim. Kültürel kodlar dolayısıyla içselleştirip normalleştirdiğimiz, bir istismar olarak görmediğimiz unsurların bir çocuk için ne kadar sarsıcı olduğunun ifşası ve çocuklar söz konusu olduğunda birkaç kez daha düşünüp birkaç milyar daha soru sormamız gerektiğini açık etmesinde. O deneyimlerin kuruculuğunun ifşası, “normal” olarak kabul edilmiş kültürel kodların aslında ne kadar soğuk bir gerçeklik yarattığı, açtığı yaralar, çocuğa açılmayan alanlar, göç, dil, kendilik baskılama öğretisi ve bunun makullüğünün anlatısı, bir yer var ki orayı geçince hasıl olan kimsesizlik, kimsen olmaya çalışanların yerleşik sistem yüzünden alaşağı edilmesi, şiddet, ayrımcılık, ötekilik, kadın, çocuk, patriarşi, müzik, sanat dallarının gündelik hayatta lalettayin bir unsur olarak görülmesi… Apsolit gerçekten çok fazla şeyden bahsediyor fakat bu bahisler organik bir iskelete asıldıklarından hiçbiri sırıtmıyor ya da rahatsız edici olmuyor. “Hepsinden bahsetmeliyim” hissini değil, “bu hikâye bunu da açık ediyor.” Dedirtecek şekilde iyi bir kurulum gerçekleştirilmiş. Oyuncu İbrahim Barulay metin yazarlığını da yapmış. Ancak ne kadar doğal bir yerleştirme yapılsa da metinde birtakım parantezler açık kalıyor. Doğrudan parmakla gösterilebilecek kadar bariz değiller fakat atılmış ilmekler akışta bir aksama yaratıyor, sahne performansı bunu örtmede oldukça iyi olduğu için gizil kalıyor. Oyunculuk performansı muazzam. Üstün taklit yeteneği, iyi ses kullanımı, güçlü bir kondisyon ve bunların üzerine hâlâ enstrümanına ve sesine hakimiyetini elinde tutabilme gücü ve sahnede harmanladığı bir tutam geleneksel, bir tutam batılı tekniklerle bu toprakların insanı olmanın bir portresini çıkarmışlar üsluplarıyla da. Esasında oyun büyük oranda bu oyunculuk üslubunun üzerine inşa edilmiş. Bariz bir ışık, dekor kullanımı yok. Oldukça minimal bir sahne tasarımı var fakat yeterli bir noktada kalıyor, bir eksiklik olarak hissedilmiyor. Yönetmenliği Onur Yalçınkaya üstlenmiş. Dramaturjide de Anıl Yıldız var. 

Kadın olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak sözlerimi İsmail’in annesinin hikâyesiyle sona erdirmek isterim. İsmail’in annesi Türkçe bilmiyor. Evde bir yaptırım gücü yok. İkincil bir figür bile değil. İstanbul’a göç etme hadisesi onu tamamen eve tutsak ediyor. Camda tanıdık birilerini görmeyi bekliyor; oğlunu ya da kocasını. Oğlunu heyecanlandıran şeyler onu da heyecanlandırıyor fakat beyine “Bey! Bırak çocuk uçsun” dahi diyemiyor. Kendi doğurduğu çocuk için hem de. Kendi oğlunun yanında bile olamıyor. İstiyor o çok belli, olamıyor ama. Oldurulmuyor. “Süleyman” türküsünü çok seviyor İsmail’in annesi. İsmail, bazen annesini çeviriyor bize. Dolaylı duyulabilir anca İsmail’in annesi, sesi yok. Ne çok İsmail’in annesi var! İsmail türlü yollardan geçip de kendi sokağına varınca, artık o nihayet noktasında “Süleyman” türküsüne blues bulaştırıp çalıyor. Ağırlar çarpışıyor. Şarkı iki dilli, bambaşka kültürlerin ve ortaklaşan deneyimlerin tek potada erimesi gibi, yani İsmail gibi. Hani girişte demiştim ya; İsmail tüm seslerin kulağı ve bazı kulakların sesidir diye. İsmail’in sesi olduğu kulaklardan olunuz. 


TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer eleştiri yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Yağmur Bayazit and Zülal İzel Eser

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin