Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri
Sahnede karışık bir oturma odası, mutfak. Bir köşede üst üste yığılmış çantalar, valizler, yerleşik düzenin alabora edildiği taşınma havası… Genç bir adam yaşamını anlatıyor, çocukluğunu, yaşadığı soğuk, sevgisiz atmosferi, dışlanmışlığını, yoksulluğu, ailesini, alkolik babasını ve depresif annesini anlatıyor. Ekranda güzel bir kadın fotoğrafı, fotoğraftaki kadın annesi. Bu resimde daha çok genç.
Ev kölesi
Genç yazar Edouard Louis’in yaşamından kesitler sunuluyor bu oyunda. Oyunun odak noktası annesi. İlginç olan annenin yaşamının doğrudan değil de oğulun bakış açısından verilmesi. Anne bir ev kölesi olarak eril sistemin içinde sıkışıp kalmış. Neredeyse otomata bağlanmış gibi ev işlerini yapıyor, alışveriş, yemek pişirme, evi temizleme, camları silme, bulaşık yıkama, çamaşır yıkama, ütü yapma, çocuklara bakma. Sahnede oğul kâh annesini anlatıyor kâh onu canlandırıyor.
Eşcinsel oğulun penceresinden
Annenin yaşadıklarını aşırı bir empatiyle dile getiren oğlu bir eşcinsel olarak baskının, ezilmişliğin, ötekileştirilmenin taşrada ne anlama geldiğini iyi biliyor. Erkeklerin parazit bir yaşam sürdürmek, içki içmek, kadınları ve çocukları aşağılamaktan başka hiçbir şey yapmadıkları bir dünyada küçük Louis annesinden de babasından da öylesine utanıyor ki onları kendi dünyasından, okulundan, öğretmenlerinden olabildiğince uzak tutmaya çalışıyor. Tuhaf bir iki yüzlülük de seziliyor anlattığı eril dünyada. Baba dış dünyada sevecen, yardımsever ve saygın biri olarak tanınırken ailede terör rüzgârı estiriyor, annesi ise kimsenin görmediği ezik bir ev kadını. Öte yandan baba yeterince erkeksi bulmadığı oğlundan da öyle utanıyor ki onu yok saymayı tercih ediyor. Anne bir gün babadan ayrılmayı başarsa da özgürlüğüne kavuşamıyor. Çünkü yeniden evleniyor. Böylece baskı ve şiddet döngüsü yeniden başlıyor. Oğlu ise bu boğucu havadan uzaklaşmanın yollarını arıyor. Sonra günün birinde çıkıp gidiyor.

Özgürlük yolunda
Yıllar sonra annesi bir gün oğlunu arıyor ve sonunda başardığını söylüyor, kendisini yıllarca hırpalayan, ezen, aşağılayan kocasını sonunda evden atmaya başardığını… Bu annenin özgürlüğe doğru attığı ilk cesur adım. Sonrası hızla gelişiyor. Anne taşradan çıkıp Paris’e yerleşiyor, kaba saba bir köylü kadını olmaktan kurtulup bakımlı, şık giyimli burjuva bir kadına dönüşüyor. O kadar değişiyor ki oğlu onu gördüğünde neredeyse tanıyamıyor. Sınıf atlamak yine de kolay değil. Annenin zarif davranmaya ve kibar sözcükler bulmaya çalıştıkça oğlunu örnek olarak görmesi, beden diliyle hep onu taklit etmesi hem dokunaklı hem de komik sahnelere yol açıyor. Anne oğul gittikleri lokantalarda anne en pahalı ve lüks içkileri ve yemekleri ısmarlayarak kendini kanıtlamaya çalışıyor.
Evet, anne gölge yaşamından kurtulduktan sonra görünür olmak için büyük çaba harcıyor. Ama bu gerçek bir özgürlük mü? Yoksa sadece annenin üstüne pek de uymayan şık bir kıyafet mi? Kim anne, kaba saba bir köylü mü, şık kentsoylu bir kadın mı, yoksa kendini bulamamış, kendi olanaklarını keşfedememiş bir kadın mı? Anne erkeklerden kurtulduğu anda mutluluğu keşfetse de oyun bizde tuhaf bir hüzün duygusu bırakıyor.
Ataerkilliği görünür kılmak
Gündelik yaşamda özel bir duyarlılığımız yoksa ataerkilliği hissetmeyiz. Tıpkı kalp atışı gibi. Yaşamamızın can damarı kalbimizdir ama kendini belli etmediği sürece onu hiç düşünmeyiz. Varlığını hissettiğimiz anda da mutlaka bedenimizde küçük ya da büyük bir arıza oluşmuştur; kalp ritim bozukluğu ya da sıkışma duygusu gibi. O zaman da panikleriz.
Ataerkilliğin de en karakteristik yanı görünmez olması, tıkır tıkır işleyen ve yaşamımızın doğal bir parçasına dönüşen bir sistemdir bu. Devlet, iş yeri, yasalar, aile her yerde işlemektedir. Sistemde bir arıza olduğunda (ki bu arızanın bileti genellikle kadınlara kesilir) yine panikleriz, ama arızanın nedenlerine inip de çözüm üreteceğimize gözlerimizi kapamayı tercih ederiz. Sistemin iyi işlemesi o kadar önemlidir ki bir sorun çıktığında, örneğin bir kadın şiddet gördüğünde bu sorunun örtbas edilmesi için neredeyse el birliğiyle çaba harcarız. Louis, aşırı duyarlı biri olarak ataerkilliğin yarattığı baskıları gözlemliyor, yaşıyor ve annesi aracılığıyla görünür kılıyor.

Sahneleme
Onur Ünsal anneyi oynayarak ve anlatarak, kâh oğul kâh anne rolüne girerek öyle bir sergiliyor ki soluk soluğa izliyoruz. Ünsal annenin nasıl bir robot gibi çalıştığını baş döndürücü bir hızla gelişen bir sahnede kendini oradan oraya atarak çok çarpıcı bir biçimde canlandırıyor. Oysa sahne yorumunda (Kemal Aydoğan) inanılmaz bir tekdüzelik var. Oyun uzadıkça uzuyor, yer yer iyice sıkıcı oluyor. Kısaca sahne yorumunda hiçbir dinamizm yok. Öte yandan kadının arafta kalışını anlatan alt metin, kadının özgürleşmiş görünse bile gerçek özgürlüğü bulamaması izleği yeterince belirginleşemiyor. Bunda büyük oranda dramaturji çalışmasının da payı olmalı. Metnin kısaltılması, tekrarların atılması, metindeki metaforik kodların sahneye taşınması oyuna bambaşka bir boyut getirebilir. Öte yandan sahne tasarımının da aşırı gerçekçi olması yadırgatıcı. Sonuçta bu oyun sadece Louis’in yaşamını gündeme getirmiyor, eril bir yaşamın içine sıkışmış milyonlarca kadının yaşamına ayna tutarak bir tür düşünce modeli çiziyor. Kafes, parmaklıklar vb. metaforik ögelerle soyutlamaya dayanan bir sahne tasarımı kadının boğucu yaşamını çok daha çarpıcı bir biçimde ortaya çıkarabilirdi. Ekran da annenin yaşamından belgeler ve fotoğraflarla çok daha yaratıcı bir biçimde kullanılabilirdi.
Brecht’e gönderme
Oyunu izlerken Bertolt Brecht’in Saygınlığını Yitirmiş Büyükanne öyküsünü düşündüm. Büyükanne bütün yaşamını kocasına, ailesine ve ev köleliğine adadıktan sonra yaşamının son iki yılında özgürlüğünün kıyasıya tadını çıkartır. Ama yaşadıkları ataerkilliği içselleştirmiş olanların gözünde tam bir rezalettir. Büyükannenin güçlü yanı sadece özgürlüğünün tadını çıkarması değil başkaları ne derlerse de hiç kulak asmamasıdır. Bu özelliği de onu neredeyse kahramanlaştırır. Bu küçücük öyküde kadının özgürleşmesine ilişkin çok şey söyler Brecht bize. Louis’in anlatısındaysa kadının kimlik değişimini ve dönüşümünü belirleyen kılık kıyafet değiştirmek ya da lokantada pahalı yemekler ısmarlamak gibi yüzeysel olgulardır. Hem şık giysilerle kendini görünür kılan hem de ucuz dükkanlardan alışveriş yaparak üç kuruşun hesabını yapan bir kadındır anne. Taşrada görünmez olan kadının büyük kentte görünür olmaya çalışmasının öyküsüdür onun öyküsü. Kısaca Louis, arafta kalan bir kadını anlatır bizlere.
Sonuçta: Düşündürücü bir metin, sağlam bir oyunculuk ama yeterince oturmamış bir sahne yorumu… Ama eksiklerin yine de zaman içinde aşılabileceğini düşünüyorum.
TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer eleştiri yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.





