Geleceğin Cimrisi

Klasik tiyatro metinleri, onları çağlar boyunca diri tutan güçlü sorularla doludur. Elbette bu soruların anlamı, her dönemin toplumsal koşullarıyla birlikte değişir. Bu yüzden bir klasik metni yeniden sahneye koymak, yalnızca eski bir hikâyeyi bugüne taşımak değil; geçmişin sorularını bugünün sorunları ve yarından beklentilerimizle yeniden düşünmektir. Tiyatronun geleceği de tam burada, bugün klasiklere nasıl baktığımızla şekillenir. 

Klasik metinleri eleştirel bir bakışla tekrar tekrar sahneye taşırken karakterlerin temsil ettikleri düzeni kalıcılaştırıyor olabilir miyiz? Molière’in Cimri’sinde ana karakter Harpagon, yüzyıllardır sahnelerde açgözlülüğün simgesi olarak karşımıza çıkmakta. Oyun, değişen ve dönüşen zamanla beraber güncellenerek yeniden sahnelenmeye devam ediyor. Moliere’in yazdığı oyun Paris’te geçiyor olsa da oyunun evrenselliği onu her ülkeye, her döneme ait kılıyor. Bu sebeple belki de Harpagon ‘‘cimri’’ diyebildiğimiz bütün figürleri temsil eden bir özneye dönüşebiliyor.  Yine de Harpagon’u tanımlama biçimimiz değiştiğinde bile değişmeyen bir şey var: Harpagon!

Özünde Cimri’yi yalnızca Harpagon’un hikâyesi olarak tanımlayamayız. Meselenin aslı, Harpagon’un çevresinde şekillenen ve onunla birlikte işleyen bir sistemin hikâyesidir. Cimrilik sadece Harpagon’da değil; sessiz kalanlarda, ona razı gelenlerde, karşı çıkmayı erteleyenlerde de gizlidir. Bu sebeple sahnede sürekli aynı kişiyi merkeze almak, eleştirdiğimizi sandığımız şeyi yeniden üretiyor olabilir mi? Toplumsal yapıya dair eleştirel bakışımızı bireysel figürler üzerinden yürüttüğümüzde bireylerin temsil ettikleri sistemler ya da ilişki ağları arka planda kalabilir. Oysa sahnede figürden çok yapının ve sistemin kendisine odaklanmak, toplumsal dönüşümün hayalini kurma düşüncesiyle hepimiz için cesaret verici olabilir.

L’avare, Harpagon (Molière)

Cimrilik yalnızca parayla, maddiyatla ilişkilendirebileceğimiz bir kavramdan daha fazlasıdır. Oyuna ikinci bir gözle baktığımızda cimriliğe dair farklı izlerle karşılaşmamız mümkündür. Öyle ki herkesin Harpagon eleştirisinde bile nasıl Harpagon’a benzediğini görebiliriz. Mesela Cléante, babası Harpagon’un baskısı altında ezilir ama kendi aşkını kurtarmak için fırsat kollamaktan geri durmaz. Frosine, Harpagon’un açgözlülüğünü bildiği hâlde bundan faydalanmak için kurnazlık yapmayı seçer. Bu karakterlerin hiçbiri Harpagon’a açıkça başkaldırmaz; aksine çoğu kendi amaçlarına ulaşmak için onun cimriliğini bir araç olarak kullanır. Böylece oyun bireysel açgözlülükten çok, kolektif bir menfaat zincirini sahneye taşır. Burada izleyiciye sunulan, yalnızca bir bireyin ahlaki zaafları değil, aynı zamanda çevresindekilerin bu zaafları nasıl meşrulaştırdığıdır. Bu durum, izleyicide “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunu da beraberinde getirir. Belki de asıl trajedi, herkesin Harpagon’un cimriliğine eklemlenerek sistemin taşıyıcısı hâline gelmesidir.

 Oyunun en başında Valere’in Harpagon için söylediklerinde dürüstlüğün cimriliğine şahit oluruz. 

VALERE: Bunun için neler yaptığımı görüyorsun. Hizmetine girebilmek için az mı şeytanca yarandım ona? Takınmadığını surat, dökmediğim dil mi kaldı hoşuna gitmek için? Maymuna dönüyorum her gün, sevdireyim diye kendimi. Ama bir hayli ilerledim bu yolda. Bakıyorum da, insanları kazanmak için en iyi çare onların sevdiklerini sever görünmek, doğru dediklerine doğru demek, kusurlarını övmek, her yaptıklarını alkışlamak. Yaranacak mısın, aşırı gitmekten hiç korkma. Yalan söylediğin istediği kadar belli olsun, suratından aksın, en zeki insanlar bile kanıveriyorlar dalkavukluğa. Pohpohu bastınız mı, en gülünç, en yüzsüzce söylenmiş sözleri bile yutuyorlar. Bu benim yaptığım işte insan dürüstlüğünü yitiriyor biraz; ama insanlara muhtaç oldunuz mu, uymak zorundasınız onlara. Onları başka yoldan kazanmıyorsa insan, kabahat pohpohlayanda değil, pohpoh isteyende. (s:5)

Uşak La Fleche’in Harpagon’la konuşmasındaysa apaçık bir çalma isteği görürüz.

LA FLECHE: Ah, işte böylesinin korktuğu başına gelmeli ki değsin. Ne seve seve çalardım bir şeyini bulsam! (s:6)

Oyun, başka bir gözle baktığımızda bu ve bunun gibi birçok örnekle doludur. Oyunun geçtiği Harpagon’un evi aslında onu var eden bir sistemi, bir dünyayı işaret eder. Eleştiri oklarının nereden geldiğine çoğunlukla bakmayız. Karakterlerin Harpagon’la yaşadıkları durumlara ve verdikleri tepkilere güler geçeriz. Bir noktada oyunu, karakterleri, Harpagon’u neden komik bulduğumuz düşünülmesi gereken bir detaydır. Molière’in ustalığı, Harpagon’un korkunç açgözlülüğünü abartarak seyircide hem gülme hem de rahatsız olma etkisi yaratmasında saklıdır. Bu çift etki, izleyiciyi düşünmeye zorlar: Gülüyor muyum, yoksa gülmem gerektiği için mi gülüyorum? Yoksa bu kahkaha bir savunma mekanizması mı?

Moliére, Harpagon, The Miser

Henri Bergson’un neyi komik bulduğumuz üzerine düşünceleri bu noktada çok değerlidir. 

“Sizden ‘Kıskanç’ adlı bir oyun düşünmenizi istesem, aklınıza Sganarelle ya da George Dandin gelecektir; ama Othello değil. ‘Kıskanç’, yalnızca bir komedya adı olabilir, çünkü bir komik kötü huy istediği kadar kişilerle sıkı sıkıya birleşsin, gene de bağımsız, sade varlığını korur; hem görünmeyen hem de orada olan ortadaki kişidir; gerçek, yani etten ve kemikten kişiler sahnede ona asılıdırlar… Komedya ozanının sanatı bu kötü huyu öylesine iyi tanıtmakta, biz izleyicileri kendisine öyle yakın yapmakta toplanır ki, sonunda oynattığı kuklanın iplerinden kimilerini onun elinden alıp, biz de bu kuklayı oynatırız. Buna inanmak için bir komik kişinin genellikle gülünçlüğünden habersiz olduğu ölçüde komik duruma düştüğünü görmek yeterlidir. Komik bilinçdışıdır.” (s. 20).

Moliere’in usta bir şekilde tanıttığı kötü huyu cimriliğe biz de izleyici olarak yakınlaşır, onu sever ve kabul ederiz. Belki de bütün bu karakterlerin cimriliğini görünmez yapan da komik diye adlandırmamıza sebep olan itkidir. Bütün bunları düşündüğümüzde, geçmişi bugüne taşırken güldüğümüz sorunu yeniden ortaya koymakla yetinmek bugünün tiyatrosu için yeterli mi? Tiyatronun gücü, “Değiştiremediğimiz şeye dönüşmek zorunda mıyız?” sorusunu sahneden haykırabilmesinde yatmaz mı?

Tiyatro metinlerini yeniden sahneye koymanın en çarpıcı yanlarından biri de onların bugüne değil, yarına dair bir önerme olup olamayacağını test etme fırsatıdır. Burada gelecek derken kast edilen bilinmeyen, uzak bir zaman değil; içinde yaşadığımız günleri başka bir mesafeden, hatta bir yabancının gözleriyle görebilmektir. Çünkü ancak o zaman, bazı anlatı kalıplarının neden inatla tekrarlanıp durduğunu, hangi imgelerin ve karakterlerin bizi hâlâ şömine ettiğini fark edebiliriz.

Peki Harpagon neden hep başrolde karşımıza çıkar? Çünkü onu sahnede tutmak, izleyicinin eleştirel okunu tek bir figüre yönlendirerek içinde yaşadığımız süregelen sistemi görünmez kılar. Oysa Harpagon’un sistemi tek başına kuramayacağı açıktır, onun varlığını sürdürmesini sağlayan çevresindeki suskunluk ve iş birliğidir. Bu sebeple Harpagon’u her defasında merkezde tutmak farkında olmadan eleştirdiğimiz şeyi yeniden üretmek anlamına gelebilir. Onunla her seferinde yeniden savaşmak, onu tekrar tekrar görünür kılmak, aslında onu merkezde tutmak demektir. Elbette bu durum yalnızca bizim tercihlerimizle değil, sistemin kendi kendini yeniden üretme biçimiyle de ilgilidir. Bu durumun kökeninde korkular, güvensizlikler ve aidiyet arayışları yatıyor olabilir. İnsanlar, sistemin yarattığı belirsizlik ve rekabet ortamında hayatta kalma stratejisi olarak bencilliğe, çekingenliğe ve paylaşmaktan kaçınmaya yönelebilirler. Bu noktada cimrilik, bir savunma mekanizması hâlini alır; hem bireysel hem de kolektif düzeyde ilişkilerin gerilmesine, kopmalarına ve yalnızlaşmaya yol açar.

Peki ya Harpagon sahneden çekilseydi? Ya da diğer karakterler onunla uzlaşmak yerine başka yollar deneseydi oyun bambaşka bir yere evrilmez miydi? Bu perspektiften baktığımızda Cimri, Harpagon’un hikâyesi değil, onun yokluğunda ne olabileceğimizin hikâyesi de olabilir. Bu nedenle klasik metinlerle kurduğumuz ilişkiyi dönüştürmenin yeni ve özgün yöntemlerini aramalıyız. 

Don Juan, Moliere, Polish Theater, Poster Designer: Franciszek Starowieyski

Suçladığımız figürle baş etmenin yolu onun gibi davranmak mıdır? Onu, onun silahıyla vurmaya çalışırsak ondan ne farkımız kalır? 

Tüm bu soruların işaret ettiği “Geleceğin Cimrisi” bir karakter değil; bir davranış biçimi, bir alışkanlık, bir temsil protokolüdür. Harpagon’un kim olduğunu, bugün neyi temsil ettiğini anlamak kadar; onun çevresindekilerin kim olduğu, neyi simgeledikleri üzerinde de düşünmek gerekir. Örneğin Frosine, Elise ve Cléante günümüz bağlamında hangi toplulukların ya da yapıların temsilcisi olabilir? Onlar bugün hangi değerleri, hangi toplumsal ilişkileri, hangi ekonomik sistemleri var etmektedir? Hangi davranış kalıplarını sürdürmekte ya da sorgulamaktadır?

Bu sorulara verilecek farklı cevaplar, Cimri oyununun en baştan tamamen başka bir yapıda, başka bir biçimde şekillenmesine olanak tanıyacaktır. Önemli olan bu soruları sormak ve henüz verilmemiş yeni cevaplar aramaktır. Ancak o zaman, klasik metni bugünün sorunlarına ve yarının olasılıklarına uygun şekilde dönüştürebiliriz.

Sonuç olarak, klasik metinleri sahneye taşırken yalnızca olayları güncellemek değil, anlatının merkezini kaydırmak, yapıyı bozmak ve mücadele yöntemlerini geliştirmek, şimdinin ve geleceğin tiyatrosu için dönüştürücü bir güç olabilir. Aksi takdirde, geçmişin dilini kullanarak bugünü anlatmaya çalışırken aslında geçmişi bugüne taşıyıp yarını da geçmişe mahkûm edebiliriz. Çünkü “Geleceğin Cimrisi”ni anlatmak, eleştirdiğimiz şeyin sadece yüzeyini değil, köklerini de görmeyi; alışkanlıklarımızı, toplumsal ilişkilerimizi ve değerlerimizi sorgulamayı gerektirir. Tiyatro, bu sorgulamaya alan açtıkça ondan aldığımız hazzın büyüsü artar. Bu sayede tiyatro bizi hem düşünmeye hem de hayal ettiğimiz dünyayı gerçeğe dönüştürmeye ikna edebilir. 

Kaynakça

Moliere. Cimri.  İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2014.

Henri Bergson. Gülme- Komiğin Anlamı Üstüne Deneme. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019.


Gamze Öztürk 

31 Mart 1999 yılında Kocaeli’nde doğdum. Tiyatro eğitimime ilkokulda başladım. Hem okulda hem de çeşitli kurumlarda eğitimime devam ettim. Birçok oyunda çocuk oyuncu olarak görev aldım. Cahit Elginkan Anadolu Lisesi’nden mezun oldum. Profesyonel tiyatro eğitimime başladığım Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Anasanat Dalı’ndan 2023’te mezun oldum, aynı üniversitede tiyatro tezli yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. 2022’de sınıf arkadaşlarımla beraber Tiyatro Step’in kurucu üyelerinden biri oldum. Halen Tanrıyı Gören Köpek (Dino Buzzati) ve Körayak (Enis Yıldız) adlı oyunlarda oyuncu olarak yer almaktayım. Nefes Müzik Eğitim Merkezi’nde çocuklarla drama eğitmeni olarak çalışıyorum. Burada ders verdiğim grup için Küçük Prens (Antoine de Saint-Exupéry) hikâyesini oyunlaştırarak yönettim. İlk kez 2024 yazında ABD’nin Michigan eyaletine Camp America programı ile gittim. Northport Point’te çocuklarla drama eğitmeni olarak çalıştım; 2025 yazında da burada olan görevime devam ediyorum. 


TEB Oyun Dergisi‘nin 51. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Gamze Öztürk

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin