Dersleri Muzip Kılmak ya da Tiyatroyla Güldürerek Eğitmek
“İnsan oynayabildiği yerde ve yalnızca oynayabildiği oranda insandır.” F. Schiller
Gülüyorum, öyleyse varım
Neşemizin çalındığı bir dönemden geçiyoruz. Savaşlarla, ekonomik yıkımlarla ve her türden bölgesel buhranlarla her geçen gün daha da kötüye giden dünyamızda bırakın düşledikleri hayatı yaşamayı, günlük gereksinimlerini bile karşılamaktan yoksun insanların sayısının her geçen gün arttığını bire bir gözlemliyoruz. Son yüzyılda, dünyanın her yerinden milyonlarca gencin kapağı gelişmiş ülkelere atmayı, önlerine en büyük hedef olarak koydukları yansıyor haberlere. Afrika ve Asyalı gençler Avrupa ülkelerini hedefe koyarlarken, Latin Amerika ülkelerinin mutsuzları da Birleşik Devletleri, Amerika ve Kanada’yı seçiyorlar genellikle.
Nitelikli ve gelecek vaad eden bir mesleğe ve eğitime ulaşmanın neredeyse yalnızca zenginlere özgü bir ayrıcalık olarak sunulduğu az gelişmiş ya da hiç gelişmemiş ülkelerin yoksul vatandaşları, çözümü gelişmiş ülkelerde aramakta ve bu uğurda varlarını yoklarını feda edip yollara dökülmektedirler. Bunlar arasında Türkiye’ye bile razı olan savaş mağduru on beş milyon civarında göçmenin oluşu durumun vehametini göstermesi bakımından son derece ilginçtir.
Ortadoğu ve Arap ülkelerinin başı çektikleri bu furyada, Kuzey Afrika ülkeleri ve eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin vatandaşlarını Afganistan, Irak, Suriye, Filistin ve Ukrayna başta olmak üzere savaş bölgelerinin bahtsızları izlemiş oldu. Uzak Doğu’dan Vietnam ve Çin başı çekerken onları Kuzey Kore ve Tayland izlemektedir.

Göç alan ülkelerin en başında gelen Almanya’nın, bu anlamda benim de en yakından tanıdığım, göçmen ve kaçak gençlere sağladıkları olanakları en yakından gözlemlediğim bir ülke olması açısından mercek altına alınması gerektiğini düşünüyorum.
Eğitimde oyun ve tiyatroyu dünyada ilk uygulayan ülkelerin başında Almanya gelir. Schiller, bir bütün olarak sanatı da oyun olarak gören bir kuramcıdır ve insanın özgürleşme yolculuğunda sanatın en büyük rolü oynadığını öne sürer. Ona göre insan duyusal ve ussal anlamda iki temel içtepiye sahiptir ve oyun ise bu iki temeli mükemmel biçimde birleştiren bir edimdir. Oyun, bir yandan insanı güzelduyusal anlamda hiç farkında olmadan eğitirken, öte yandan güncel ve sıradan kaygılardan uzaklaştırarak ona özgürlüğün kanatlarını sunar. Yılllar sonra Brecht de Öğretici Oyunlar’ı kaleme alarak gençleri oynatarak bilinçlendirmeyi, sorular sorarak oynatmayı hedeflemiştir.
Bu anlamda çok zengin ve geniş bir birikime sahip olan Almanya, okullarda da oynatarak eğitme misyonunu yerleştirmeyi hedeflemiş, tüm eğitim kadrosunu da “Oyun pedagojisi” daha sonra da “Oyun ve Tiyatro pedagojisi” eğitimiyle tanıştırmayı seçmiştir. Almancada sözcük oyunları anlamına gelen sözcüklerin (Wortspiele) dışında bir enstrüman çalmak, çeşitli malzemelerle ve düşüncelerle denemeler yapmak, “oynamak” anlamına gelen “spielen” fiili ile karşılanmaktadır.
Oyun, tüm insanın doğasına seslense de özellikle hiçbir gencin ve çocuğun asla kayıtsız kalamayacağı bir olgudur. Oyunun çekiciliği, yarattığı tatlı gerilim ve ucunun açık oluşundan ve her türlü sürprizi içinden barındırmasından geldiği kadar, oyun edimine katılan insanları sınırsızca eğlendirip bolca güldürmesinden gelir. Oyunun nihai hedefi ne olursa olsun insanın bedenini ve beynini etkinleştirerek maharetlerinin bilenmesini sağladığı kadar, bireye kendi olanak ve sınırlarının bilincine varması ve paydaşlarını tanıması olanağı da sağlar. O anlamda kuralları bellidir, insana cesaret ve özgüven aşılamasının yanı sıra son derece demokratik ve empatik davranış seçenekleri de sunarak insanı her açıdan zenginleştirir, çoğaltır. Schiller’in de yüz elli yıl önce belirttiği gibi oyun, insanı daha bir yaratıcı kılarken, onun kendini gerçekleştirme yolundan sağlam donelerle donanmasını sağlar ve onu bir yandan özgürleştirken, diğer yandan da güzelleştirir. İnsanın ruhsal ve bedensel duyargalarını biler, paslanmış yanlarından arındırır.

Güler yüzlü eğitim, özgürlükçü ortam
Otorite çirkinleştirir. Eğitimde otoriter uygulamalar, öğrencileri bir yandan mutsuz ve kişiliksiz birer kuklaya dönüştürürken ve onları, kestirmeci, kolaycı, kopyacı ve dolandırıcı davranış biçimlerine zorlarken, öte yandan da öğrenme isteklerinden uzaklaştırmakta, eğitimden soğutmaktadır. Böyle bir ortama maruz bırakılan gerek eğitim görevlileri, gerekse öğrenciler eğitimin özü olan gönüllülük, yaratıcılık, özgürlük ve üretkenlik ilkelerinden uzaklaşıp somurtkan ve işgüzar tiplere dönüşmekte, eğitimciler “salla başını al maaşını”, öğrenciler ise “salla başını al notunu” kuralına hapsolan erdemsiz karikatürlere dönüşmektedirler. Bu erdemsizliğin en uç noktasını “sahte diploma” furyasında tüm açıklığıyla gördük.
Öte yandan otoriter olmayan, özgürlükçü eğitim yöntemleri, genç beyinlerde son derece olumlu etkiler yaratmaktadır. Otoriter eğitimde (bizdeki yorumu milliyetçi, dindar-kindar) soru sormayan, eleştirmeyen, düşünmeyen, tekrarcı, ezberci, kişiliksiz ve korkak öğrencilerin yerini, özgürlükçü eğitimde soran, sorgulayan, karşı çıkan, eleştiren ve kendi görüşünü cesurca savunmaya çalışan bireyler alır. Bu bireyler daha araştırmacı, daha yaratıcı ve daha üreticidirler. Kendilerine güvenleri vardır ve yaşadıkları ortamı ve çevresini güzelleştirme yolunda adımlar atarlar, Dünya’da olan her türlü olumlu ya da olumsuz gelişmeler karşısında eleştirel tavır takınıp duygu ve tepkilerini dile getirirler. Duyarlılık, sorumluluk ve empati duyguları son derece gelişmişlik gösterir.
Birlikte gülebilenler kulübü ya da eğitimde mizah
Eğitimde mizah, öğretmenler için son derece yüksek düzeyde sosyal yeterlilik gerektirir. Kalıpçı, statükocu ve kompleksli öğretmenlerin üstesinden gelebileceği bir olgu değildir mizah. Bu konuda yapılan birçok deney ve araştırma mizahın eğitim ortamlarında kullanımının öğrencilere çok kısa sürede aidiyet ve ekip duygusu verdiğini kanıtlamıştır. Birlikte gülebilen insanlar kendilerini bir arada son derece iyi hissetmekte ve bu, öğrenme antenlerinin olabildiğince açılmasını ve kapsama alanlarının genişlemesini sağlamaktadır. Böylesi bir farkın ayırdına varan öğretmenler, daha çok sevilmekte ve alanlarında daha başarılı olmaktadırlar.
Tiyatro kökenli oluşum nedeniyle, tüm bu bilimsel verilerden bihaberken, el yordamıyla kendiliğinden keşfettiğim bu gerçek, çalıştığım birçok kurumda özellikle genç öğretmenlere örnek oluşturmuş, yanımda birçok öğretmenin ve öğretmen adayının -bazen deneyimli öğretmenlerin de- staj yapmalarını doğurmuştur.


Burada öğretmenlerin öğrenciler karşısında her fırsatta palyaçoluk yapması, bir stand up veya ortaoyunu ustası olması gerektiği sonucu çıkartılmamalıdır. Öğrencilere anlatılması/belletilmesi ya da öğrencilerin en yüksek düzeyde alımlaması/bellemesi gereken konuların mizahi yöntemlerle aktarımına yönelik yöntemlerin kullanıma sokulmasıdır. Bu yöntemleri, anaokulu çocuklarından, okuma yazma bilmeyen göçmen çocuklarına, ilk ve ortaokul öğrencilerinden, lise ve yüksek öğrenim düzeyindeki öğrencilere, hatta her alandan meslek gruplarına dek hemen her alanda deneyimlemiş bir eğitimci olarak, eğitim süreçlerinde güldürmenin ve gülmenin en olumlu etken olduğunu rahatlıkla öne sürebilirim.
Tarihimizde bir Hababam Sınıfı deneyimi yaşamış bir ülkenin evlatları olarak, kuşaktan kuşağa hep mutluluk ve gülümseme ile anımsanan anlar, en çok gülünen ve güldüren anılardır. Hababam Sınıfı akademik düzlemde her ne kadar kemik sızlatacak derecede başarısız tiplerden ve son derece mizah yoksunu otoriter kadrolardan oluşsa da, dostluk, kardeşlik, değerbilirlik, paylaşım, saygı, sevgi, vatan sevgisi ve dayanışma gibi en önemli insani değerleri en yüksek derecede uygulayan cesur bireyler yaratmayı, onları birer özne olarak hayatımıza sokmayı başarmıştır. Bu bağlamda sevgili Veysel Atayman hocamızın şu çok isabetli saptamasını da anmadan geçmeyelim: ”Gezi, tüm ülkeyi kocaman bir Hababam Sınıfı’na dönüştürdü.” Neden? Çünkü Gezi’de gençliğin orantısız zekasının çatır çatır ortaya koyduğu amansız, çoğunlukla ironik ve kara bir mizah vardı. O mizah, aslolan konunun da geniş kitlelere aktarımında en büyük rolü oynadı.
Mizahla eğitim
Mizahla eğitim, öğrencilerde var olan, hem öğrenmenin hem de öğretmenin canına okuyan o meşum korkuyu ve onu doğuran saçma sapan otoriteyi sıfıra indirgemesi nedeniyle son derece empati yüklü bir yöntemdir. Artık korkmayan ve özgüven kaygısı yaşamayan öğrenci, neyi nasıl öğrenmesi gerektiğini kendi başına kararlaştırarak yaratıcılık yönünde yelken açmaya başlar. Sınıfta olası çelişki ve saldırganlık ortamını yumuşatarak gerginlikten uzak, insani ve barışçıl bir öğrenme ortamı yaratır. Goethe’nin belirttiği gibi, “artık köklerine ve kanatlarına kavuşma” yoluna çıkmıştırlar.
Bu alanda Avrupa’da “Gülerek sağlıklı yaşam” başlığı altında “Gülme Yoga Seansaları”, “Gülme Terapileri”, “Gülme Grupları” gibi etkinlikler ve çalışma grupları düzenlenmekte, bu anlayışın yaygınlaştırılması yönünde bolca çaba harcanmaktadır.
Burada aslolan mizah yoluyla okulun/eğitimin o aşırı ciddi ve korkutucu yüzünü, çekici bir tebessüme dönüştürmektir. Bu, genç beyinlerde yeni yetileri açığa çıkarmanın yanı sıra onlara geniş kapsamlı bir sosyal öğrenmenin kapılarını ardına kadar açmakta, onlara farkında olmadan öğrenme hazzı aşılamakta, dersler birer “gülme dersleri”ne dönüşmeye başlamaktadır.
Öğrenmeyi, rol yapma oyunlarından sözcük oyunlarına, odaklanma oyunlarından bellek oyunlarına, harf, sözcük ve cümle oyunlarından sayı sayma ve matematik oyunlarına, bir işlevin parçası olma oyunlarından coğrafya oyunlarına, isim şehir oyunlarından öykü ve masal yaratma oyunlarına, saçmalama ve zırvalama, hatta delirme oyunlarına (ki öğrencilerimin en sevdiği oyunlar arasındadır) dek çok geniş bir ufka yaydığımızda, alımlama ve belleme kapasiteleri son derece yüksek beyinlerin buna olağanüstü bir yaratıcılıkla karşılık verecekleri bilimsel verilerle de kanıtlanmıştır.

Olası sorunlar ve sakıncaları
Mizahın yapay, üstünkörü ve yakışıksız kullanımının yanı sıra, dozajının iyi ayarlanamaması beraberinde birçok sorunu da ortaya çıkarabilir. Bu nedenle oyunun kuralları öncelikli olarak çok açık ve net biçimde konulmalı, paydaşlar arasında mizah kisvesi altında kendini çok kolay gösterebilecek ön yargı, şiddet, aşağılama, ayrımcılık, küçük düşürücülük, cinsiyetçilik, küfür ve mobbing türü davranış biçimlerine asla hoşgörü gösterilmemeli, böylesi sorunların hemen üzerine gidilerek sınıf içinde tartışılması ve hak ettiği yeri alması sağlanmalı, bu tür davranışların kabul edilemez bir oyunbozanlık olduğu anlatılmalıdır.
Öte yandan gerek müfredatın zorunlulukları, gerek bireysel sorunlar, gerek öğrenciler ve velilerle yaşanan sorunların yanı sıra, kendini iyice hissettiren ekonomik gidişat ve gittikçe artan angaryalar öğretmenlerin yüzünü her geçen gün daha da aşıyor olsa da, öğretmenler “mizah, her şeye karşın yine de gülebilmektir!” sav sözünü ilkeleştirmeli, en ağır koşullarda bile mizahi bir tavrı benimsemeye özen göstermelidir. Bu konuda bir mizah günlüğü bile tutulması önerilen çözümler arasındadır.
Mizahın öğrenilebileceği, hatta mizah duygusunun zamanla geliştirilebileceği gerçeğinden yola çıkarsak, öğretmenler, kendi aralarında bile her fırsatta mizaha yer vererek iş ortamındaki gerilimli havayı yumuşatmayı deneyip, bilinçli bir mizah yaratma çabasına girmelidirler. Böylelikle hem iş ortamının stres yüklü anlarını hafifletecekler, hem de bir sonraki ders için çaktırmadan ısınma çalışması yapacaklardır.
Mizahta aslolan şimdi, burada ve şu andır. Hayata gülümseyerek bakanlar, asıl başarının olduğu kadar hayatın kendisinin de tadını çıkaranlardır. “Hayata gülümseyerek bakamıyorsan espriyi anlamamışsın demektir!” diyen Çehov’un yanı sıra Schiller’in de yıllar önce yazdığı gibi, “Uzak zamanlarda yitip gitme! Anı yakala! O senindir!”
Evet. Durum kısaca bu. Şimdi oyunu başlat. Öğrencilerinin gözlerinin içine gülümseyerek bak, gülümseyen ve gülümseten bir güneş gibi düşün kendini. Emin ol yansıması daha da haz verecektir sana. En ağır konuların bile kahkahalarla karşına çıkacağını ve dayanılmaz bir hafiflik kazanacağını göreceksin.
TEB Oyun Dergisi‘nin 52. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






