Ataerkillik Kıskacında Şiddet Kültürü ve Tiyatrodaki Tartışmalar

Bir tabunun kırılması 

Çocuğa cinsel taciz ve istismar konusunu ele alan Hatırlamayamadıklarımız romanım çıktıktan bir süre sonra İstanbul’da (Şahika Tekand’ın Studio Oyuncuları) ve Köln’de (Tovak Tiyatro Atölyesi) bu romanla ilgili yurt içinde ve dışında bir okuma tiyatrosu projesini başlattık. Bu hem tabu bir konuyu dile getirme ve bu alanda bir tartışma yaratmak açısından hem de sunuş açısından (okuma tiyatrosu) bir ilk. Bu süreçte sürekli olarak gündeme gelen ataerkil ve cinsiyetçi toplum kavramı birçok kimseyi, özellikle de erkek arkadaşlarımızı yadırgatmıştı. Sapıklık mücadele edilmesi gereken kötü bir şeydi ama bunun ataerkillikle ilgisi neydi?   

Her açıdan erkeğin hizmetinde  

Ataerkillikte kadın ve erkek eşit değildir. Kadının kendi yaşamı yoktur, bütünüyle erkeğin hizmetindedir. Berna Laçin’in  yıllardır oynadığı Hayal Satıcısı adlı taşlama oyunumda gösterdiğim gibi kadın, erkek odaklı yaşar. Meslek kadını olsa bile evde birincil görevi erkeği memnun etmektir. Bu, toplumun her katmanında böyledir. Kadın dış görünümüyle, bedeniyle, her açıdan erkeğe çekici görünmeye çalışır. Bedeni de kendisine değil erkeğe aittir. Bedeni toptan açan söz gelimi popoyu neredeyse bütünüyle çıplak bırakan tangalar ya da bedeni tepeden tırnağa kapayan çarşaflar erkek odaklı bir yaşam biçimine tipik iki uç örnek veriyor. Kısaca kadın erkeğin malıdır. Aile yaşamında erkeğin rahat etmesini sağlamak, yemek pişirmek, her tür ev hizmetini yapmak, hepsi kadının görevidir. Varlıklıysa hizmetkârlarını görevlendirir, değilse bütün işleri kendisi üstlenir. Bu bir doğa yasası gibidir. Kadının en önemli görevi anneliktir; hâlâ çocuğu olmayan kadınların ötekileştirildiği bir dünyada yaşamamıza pek şaşmamamız gerek. Çocuk bakımı da bütünüyle kadının işidir. Erkeğin çocuk bakmadan yemek pişirmeye, cam silmeden evi temizlemeye kadar kadının yaptığı işleri eşiyle paylaştığı evlilikler parmakla sayılacak kadar azdır, çünkü ataerkil kültürde böyle bir duruş kolaylıkla bir aşağılanma ve alay konusu olabilir. Yatakta da doğal olarak kadın pasifliğiyle erkeğin hizmetindedir, canı istemiyorsa bile onunla istediği an sevişmek zorundadır. Kısaca ataerkillikte ideal kadın her alanda her işi yapan mükemmel bir hizmet kuludur. Kuşkusuz günümüzde çok daha farklı aile yapısı olan ve farklı ilişkiler yaşayanlar da olabilir (nitekim benim de böyle tanıdıklarım çok) ama genel yapının bu olduğu söylenebilir. 

Ataerkilliğin ürettiği şiddet ve korku kültürü 

Kadını üretken, doğurgan ve cinsel bir objeye indirgeyen ataerkil ve cinsiyetçi toplum öylesine bir güç ve iktidar mekanizmasına dayanıyor ki çocuğa taciz gibi bir sapıklığa bile mükemmel bir zemin yaratabiliyor. Nitekim bu konunun hiç gündemimizden çıkmaması, her gün bizi dehşete düşüren birkaç olayın olması bunu gösteriyor. Özellikle aile içi tecavüz ve şiddet Hatırlayamadıklarımız’da anlattığım gibi ailenin konumunu ve itibarını zedelememek adına gizleniyor; olay bir şekilde ortaya çıksa bile yasalar işlemiyor, yasalar işlese bile suçlu iyi hâl durumundan kısa sürede serbest bırakılıyor. Buna sayısız örnek getirebiliriz. Kadına şiddet konusunda ciddi yaptırımların olmaması birçok kimseyi ister istemez suça yönlendiriyor. Mağdurlar açısından tam bir kısır döngü, ataerkil sistemin varlığını sürdürebilmesi açısındansa doğal bir gelişim. Şiddet ve korku ataerkilliğin temelini oluşturuyor. Kadınların kontrolden çıkmamaları için sürekli baskı ve korkuyu hissetmeleri gerekiyor. 

Gisele Pelicot olayı ve tecavüzün sıradanlığı 

Kocası tarafından ilaç verilerek satılan, böylece onlarca erkeğin tecavüzüne uğrayan Gisele Pelicot olayında herkesin sorduğu soru şuydu: Yetmiş yaşının üstünde baygın bir kadına kim nasıl tecavüz eder, bu nasıl bir sapıklıktır ve neden? Eşi Dominik Pelicot karısının başına buyruk davranmasının, onun her istediğini yapmamasının onu suça ittiğini söylüyordu. Karısına söz dinletemeyen, cinsel açıdan da artık eskisi gibi kolay ulaşamayan koca onu ilaçla bayıltma yoluna gitmiş, bu da yetmediği gibi karısını onca erkeğe satmıştı.  

On yedisinden yetmiş yedisine değin Gisele’e tecavüz eden erkekler ise tutuklanmalarına inanamamışlardı. Sanki yaptıkları dünyanın en doğal şeyiydi. Mahkemeye katılanların anlattıklarına göre en küçük bir utanma ya da suçluluk belirtileri yoktu davranışlarında. Tecavüz olayını sıradanlaştıran bu duruş sokakta, otobüste, kafede rastladığımız her erkeğin potansiyel bir suçlu olabileceğini çok çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyordu. Gisele olayına geri dönecek olursak sonuçta kadın cinsel bir objeydi, bu obje de faillere sunulduğuna göre paralarını vermiş işlerini görmüşlerdi, bunda suç olan neydi? Mahkemeye katılan bir gazetecinin anlattığına göre tecavüzcülerden biri yaşadıklarını ertesi günü bir kafede arkadaşlarına anlattığında bir arkadaşı “Ama bu yaptığın bir suç, yarın öbür gün bu yüzden başın derde girer” demiş ama kafede hepsi onunla sohbete devam etmişlerdi. Çünkü bu suç herkesin gözünde çok sıradan bir şeydi ve üzerinde durmaya bile değmezdi. Fail “Ben bir kadına tecavüz ettim” değil de, “birini ağır yaraladım” dese sohbet aynı biçimde kaygısızca devam edebilecek miydi acaba? O günlerde farklı ülkelerden 7000 erkeğin katıldığı bir web sitesi gündeme gelmişti. Bu sitede erkekler ilaçla kadını etkisiz hâle getirme konusunu tartışıyordu. 

Suç unsuru tecavüz sahnelerinin yayınlanmasından sonra Pelicot olayı geniş çevrelerin uyanışı ve tepkisi açısından bir dönüm noktası oluşturdu. İnsanlar sokağa döküldüler, tepkilerin ardı arkası gelmiyordu, tartışmalar dönüp dolaşıp ataerkillikte odaklaşıyordu. Erkek ve kadın eşitliğinin yeterince yerleşmemiş olduğu, kadının her açıdan erkeğin emir kulu olarak görüldüğü toplumlarda bu tür olaylar sürekli tekrarlayıp gidecekti. İşin tuhafı tartışmalarda her toplum kendisinin bu konuda daha ilerici olduğunu savunuyordu. Nitekim Almanya’da televizyonda izlediğim bir tartışmada, bu tür olayların ancak Fransa’da ya da başka güney ülkelerinde olabileceği, Almanya’da olamayacağı  gibi bir düşünce gündeme gelmişti. Oysa Almanya’da istatistiklere göre her gün bir kadın öldürülüyor. 

Hatırlayamadıklarımız okuma tiyatrosundan bir kare.

“Erkeklik  Hapishanesi’nin” duvarlarını kırmak 

Çocuğa ve kadına karşı şiddetin engellenmesinin tek çözümü erkeklerin onları yönlendiren şiddete dur demeleri. Bu da güç, iktidar ve şiddete dayanmayan yeni bir erkeklik anlayışının yeşermesine bağlı. Bu anlayışın izini süren empati duygusu ve duyarlılıkları gelişmiş erkekler kuşkusuz var ama ne yazık ki azınlıkta kalıyorlar. Yeni bir erkeklik anlayışı ataerkilliğin dayattığı bütün değerlerin yok edilmesine ve yepyeni bir yapılanma ve öğrenme sürecine girilmesine yol açacak ki bu süreçte kadın ve erkeğin birlikte yol almaları gerekecek.  

Henüz sahnelenmeyen, belki de bu konu korkuttuğu için hiç sahnelenmeyecek olan Erkeklik Hapishanesi oyunumda yeni bir erkeklik anlayışının izini sürüyorum. Uzun araştırmalara, söz gelimi erkeklerle söyleşilere dayanan bu oyunumda böyle bir arayışın içinde olan erkeklerin de ne tür sorunlarla boğuştuğunu gösteriyorum. Çünkü ataerkil mekanizmalar bu tür erkekleri hemen ötekileştiriyor. Sistemin yürüyebilmesi ataerkilliğin temelini oluşturan kurumların, söz gelimi ailenin dokunulmazlığını korumaya aldığı gibi sisteme karşı çıkan her tür çatlak sesin susturulmasını da öngörüyor.  

Tiyatronun işlevi nedir? 

Modern toplumlarda kadının meslek sahibi olması, kendi ayaklarının üstünde durması, önemli konumlara gelebilmesi ataerkil ve cinsiyetçi toplumun ürettiği sorunları kolaylıkla görmezden gelmemize yol açıyor. Benim için şaşırtıcı olan sadece erkeklerin değil kadınların da pek çoğunun bu sorunları anlamak istememeleri, anlayamamaları ya da bu tür konulara bulaşmamayı tercih etmeleri. Nitekim Köln’deki Hatırlayamadıklarımız okuma tiyatrosunda bir izleyicinin “Hep ataerkillik diyorsunuz ama ataerkilliğin iyi yanları yok mu, sonuçta ataerkil duruşun kadını koruyan ve kollayan bir yanı yok mu?” demesi bazı izleyiciler arasında tepki uyandırmıştı. Kadının korunması ne demekti? Kim kadının korunmaya muhtaç olduğunu söylüyordu? Kadın kendini koruyamaz mıydı?   

Tartışmalarda dikkatimi çeken başka bir nokta da konuyu saptırmak ya da bulandırmaktı. “Tiyatroda bu tür sorunların işlenmesi anlamsız değil mi, sonuçta sadece kendimiz söylüyor, kendimiz dinliyoruz, sanat geniş kitleleri etkisi altına almadıkça neden bu tür konulara yönelsin” gibi soruların gündeme gelmesi  sanatı yücelterek her tür çirkinliğin ötesinde bir yerlere taşımak isteğinden mi kaynaklanıyordu yoksa çok açık bir kaçışı mı gösteriyordu? Sorunlarla yüzleşmekten kaçma sürekli karşılaştığım çok tipik bir duruş. Çünkü hepimiz, bilincinde olsak da olmasak da ataerkilliğin etkisi altındayız ve bilinçaltımızın derinlerine inerek bunu sorgulamaktan kaçıyoruz. Ataerkilliğin ürettiği sorunlarla yüzleşmek ya da kendi ezberimizi bozmak bizleri ürkütüyor. 

Kuşkusuz tiyatronun ne kadar politik olursa olsun hiçbir zaman sistemi değiştirme gibi bir amacı olamaz; yapabileceği sadece insanlara dokunarak bu tür olayları tartışmaya açmak ve bir duyarlılık uyandırmaktır. Tiyatronun yaratabileceği düşünme, konuşma ve tartışma kültürü kafamızdaki duvarları kırmaya yol açabilir. Kurt Vonnegut “Sanat neden yapılır” sorusunu lise öğrencilerine yazdığı bir mektupta şöyle açıklıyor: “Sanat para ya da şöhret için değil, kendini var etmeyi deneyimlemek, içinde neler saklı olduğunu keşfetmek ve ruhu büyütmek için yapılıyor”. Bu sözler sanatın iç dünyaya açılan bir kapı olduğunu hatırlatıyor. (Dünya Tiyatrolar Günü’nde Bunu Hatırlamak, World Theatre Day) Böyle kapılara günümüzde çok ihtiyacımız var.  

www.zehraipsiroglu.com


TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer inceleme yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Zehra İpşiroğlu

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin