HermiTrio; Birlikte Fısıldanan Bir Ezgi Güvenli Yuva Olabilir mi?

Uykusu kaçmış üç clown; kırılganlaşmış, huysuzlaşmış üç kişi… 

Ne kadar sık ne kadar kolay kaçıyor artık uykumuz… İçine doğduğumuz; sürekli ilerlemeyi benimsemiş kültür, onun tartışmalı “ilerleme” ölçütleri ve o ölçütlerin yarattığı kurumsal şiddetin ve betondan yaşam alanlarının altında kalıyor huzurlu uykularımız. Ve aynı ilerlemeci kültür, uykusuz hallerimizi sarıp sarmalamamıza, bizi uykusuz bırakan nedenleri idrak etmemize ve bizim gibi uykusuz kalanlarla kuracağımız güçlendirici bağa da izin vermiyor. Üstelik “ilerleme”ye engel olacağını düşündüğü için olumsuz olarak yaftaladığı; tökezleme, çuvallama, düşme hallerimizi kucaklamamıza da müsaade etmiyor.  Neyse ki imdadımıza, -normatif değerlere ve değerlendirme ölçütlerine nanik yapan- clownesk olan yetişiyor; kırılganlıklarımızı, uykusuzluklarımızı, endişelerimizi, korkularımızı, öfkelerimizi, hatalarımızı, şaşkınlıklarımızı, sevinçlerimizi, meraklarımızı, irrasyonel taraflarımızı, hepsini birlikte kucaklıyor. Kültürün inşa ettiği normlarla ikiye bölünmüş hallerimizi tattı tatlı birbirine teyelliyor. Yetişkin/çocuk, kadın/erkek, iç/dış, normal/anormal, cesaret/korku, ciddi/gayriciddi, insan/insan dışı canlılar arasında yaratılan yapay sınırları ihlal edip, rekabetçi, tahakkümcü kültürün tahrip ettiği aramızdaki bağları yeniden inşa ediyor. Herhangi bir öğretiyi, büyük anlatıyı dayatmadan, şefkatle, oyunbazlıkla, mizahla yapıyor bunu…  İşte Kabuk oyunu, uykularımızın kaçması için bolca sebebin olduğu böylesi bir dünyada, bu dünyaya rağmen, birlikte olmanın, birlikte bir ritim yakalamanın iyileştirici gücünü hatırlatıyor yeniden bize.

Kabuk, Semih Ali Aksoy’un yazıp yönettiği, Ceren Özcan’ın sanat danışmanı olarak görev aldığı,  Atta Festival’in kurucusu Hakan Silahsızoğlu’nun yapımcılığını üstlendiği, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü desteğiyle deprem bölgesinde çalışma yapmak isteyen genç oyuncularla sahneye taşınan, güçlü bir ortaklığın, yaraları birlikte sarma ortak niyetinin ürünü.  Ekim ayında depremden etkilenen illerde sahnelenen oyun, Kasım ayında da 27. İstanbul Tiyatro Festivali’nde çocuklarla buluştu. Depremle, depremi yaşama biçimimizle, deprem sonrası bize yaşatılanlarla ya da hayatımızda deprem etkisi yaratan, bütünlük duygumuzu parçalayan, güvenli alanlarımızı tahrip eden, kendimizle ve tüm canlılarla kurduğumuz bağı zayıflatan, bu yüzden huzurlu uykularımızı bölen her türlü olumsuz deneyimle baş etme sürecinde Kabuk oyunu, hem çocuk hem de yetişkin için güçlendirici bir eşlikçi… Ve onun fısıldadığı ninni; HermiTrio

HermiTrio

Uykuya bir türlü dalamayan, bu yüzden kırılganlaşmış, huysuzlaşmış üç clown; üç kardeş, üç yoldaş, üç arkadaş olma ihtimali olan üçlü ya da bir bütünün üç ayrı parçası;  Hermi, MitriRio… Ortak harflerden üretilmiş, bolca kesişme kümesi olan üç farklı renk: HermiTrio. Kahverengi, yeşil, mavi kostümleriyle, toprak, orman ve denizi, doğaya içkin olanı anımsatıyor… Bu içkinlik, bu bütünlük hali belli ki bir yerde zedelenmiş. Artık uyuyamıyorlar… Her fırsatta, her koşulda, her durumda uykuya dalmaya çalışıyorlar. Ama olmuyor, dalamadıkça da huzursuzlukları artıyor. Yürüyorlar, birbirlerine yaslanıyorlar, duruyorlar, uzanıyorlar ama bir türlü uyuyamıyorlar. Kafalarını yaslayacakları, içine girebilecekleri bir yer arıyorlar.  Bu arayış sırasında deniz kıyısında küçük bir kabukla -onların dilinde- “konşa” ile karşılaşıyorlar. Büyük bir merakla keşfediyorlar onu; parmaklarını, burunlarını, kulaklarını sokuyorlar ve içindeki yengecin küçük ısırıklarıyla tatlı tatlı irkiliyorlar. İçlerinden biri Rio, mavi olan, denizin çağrısını ilk duyan, kulağına götürüyor onu ve depderin bir uykuya dalıyor konşadan gelen sesle.  Dertlerine derman olacak şeyitesadüfen bulmanın heyecanıyla hepsi konşayı kapmaya çalışıyor. Küçücük tek bir konşa uykusuzluk çeken üç kişinin derdine derman olabilir mi? Uyuma arzuları, ihtiyaçları o kadar yoğun ki, konşaya sahip olmak için, ikili ittifaklar, küçük hileler, türlü oyunlarla birbirlerini saf dışı bırakmaya çalışıyorlar.  Bu paylaşım kavgasında, eldeki konşadan da oluyorlar, denize düşüveriyorlar onu. Bu kez de birbirlerini suçlamaya başlıyorlar; “senin yüzünden oldu, yok hayır senin yüzünden”… Başka bir konşa kıyıya vuruyor, bu kez kafalarını içine sokabilecekleri kadar büyük. Benzer bir döngü onunla da yaşanıyor. Ve sonra devasa bir konşa çıkıyor karşılarına… Önce tedirgin, sonra merakla onu keşfe başlıyorlar. Dış kabuğuna dokunuyorlar, temaslarıyla birlikte çıkan sesin yankısını konşanın içinden duyuyorlar. Heyecanlanıyorlar, farklı ritimlerle vurmaya başlıyorlar kabuğa.   Bu kez konşa denizin sesini değil, kendi seslerinin, vuruşlarının yankısını taşıyor onlara. Huzursuz halleri uçup gidiyor ortak ürettikleri melodiyle. Müzikle gevşemiş bedenleri uzanacak yer arıyor ve devasa konşanın içine sızmak istiyorlar. Bilinmez olan, ilk anda endişe ve korku yaratıyor. Sonra birbirlerini cesaretlendirerek teker teker giriyorlar ve depderin bir uykuya dalıyorlar birlikte. Ama mutlu son uzun sürmüyor, birden bir dalga geliyor, bu devasa konşayı da alıp götürüyor. Kayıpla birlikte önce üzüntü, sonra öfke ve yine birbirlerini suçlama döngüsü başlıyor… Bu sırada dalgaların arasında, açıklarda konşayı görüyorlar. İçlerinden biri, denize atlıyor, dalgalara rağmen yüze yüze konşaya ulaşmaya çalışıyor, ama beyhude bir çaba bu, fırlatıveriyor büyük bir dalga onu geldiği yere…  Denizin diline en aşina olan -mavi- Rio’nun aklına bir çözüm geliyor; kayıkla konşaya ulaşmak.  Güçlerini birleştirerek, büyük dalgaları yara yara, küçük bir kayığın içinde yol almaya çalışıyorlar. İlk kez bu kadar birlikte, eşduyumlu, uyumlu hareket ediyorlar ve ilk kez bu kadar uzun süre yan yana ortak bir eylemi paylaşıyorlar, isimlerinden ürettikleri HermiTrio şarkısını birlikte söyleyerek, o şarkıyla güçlenerek… Yoğun, kararlı çabalarına rağmen, sonunda koca bir dalga onları kıyıya fırlatıyor.  Konşaya ulaşamamış olmanın hayal kırıklığıyla yine birbirlerini suçluyorlar. Sıkıntılarını ifade edecek “of, uf, ah” nidaları çıkartırken, kendi seslerinin yankılarını –ortak bir derdi paylaştıkları için- diğerinin sesinden duyuyorlar, tıpkı konşa aracılığıyla duydukları gibi. Söylenme, çatışma, atışma halinden, aynı sesleri, aynı kelimeleri kullanarak tatlı tatlı söyleşme haline geçiyorlar. Yakaladıkları uyumu fark edip çok heyecanlanıyorlar. Bir süre sonra yarattıkları ezgi etraflarında yankılanmaya başlıyor kıyıya vurmuş küçük konşalar aracılığıyla. Titreşimden koca bir ses evreni oluşuyor, onları sarmalayan. Bu seslere isimlerinin ortak harflerinden ürettikleri HermiTrio nakaratını da ekliyor ve bir şarkı besteliyorlar. Bu çok sesli şarkıya seyirciyi de dahil ediyorlar… Ve ardından huzurla kıyıya uzanıyorlar, birbirlerine sarılarak o çok özledikleri derin uykuya nihayet dalıyorlar. Birlikte olma halleri, yarattıkları uyumlu ezgi ve mışıl mışıl uyurlarken seyircinin devam ettirdiği şarkı, onları sıcak bir YUVA gibi sarıp sarmalıyor. 

Oyunu uzun uzadıya anlatma niyetiyle başlamamışken bu yazıya, şimdi neredeyse bütün ayrıntılarından bahsederken, bolca ipucu verirken buldum kendimi… İçimde sürekli, HermiMitri ve Rio’nun uykusuzluğunu kucaklayan şarkının nakaratı HermiTrio dönüyor. Uyuyabilmek için başlarını sokacak, sırtlarını dayayacak bir yer arayışının, ortak üretilmiş bir ezginin cömert, sıcacık ev sahipliğinde bitmiş olmasının heyecanını yaşıyorum hala. Sanırım bu heyecanı herkese bulaştırmak istedim; biz birbirimizin yuvasıyızyurduyuz şiarıyla… Rekabetçi kültürün “kurduyuz” söylemine inat… 

Bu şefkatli yuva, sahnede bildiğimiz anlamda somut malzemeyle, dört duvarla, iletişim aracı olarak kullandığımız, üzerinde oydaştığımız dille değil, başka türlüsünün mümkün olabileceğini hatırlatan, hayal gücünün ürünü imgeyle, mimle, sesle, şarkıyla kurulmuş. Özellikle sesler, efektler, melodiler birer aktör olarak yer alıyor sahne üstünde. İşitsel anlam evrenini inşa eden görünmez kahramanlar onlar. Yani ne gözle görülür bir konşa var sahnede, ne kayık, ne deniz, ne yengeç, ne rüzgar, ne devasa dalgalar, ne anladığımız bildiğimiz sözlü bir dil… Ama biz denizin serinliğini de hissediyoruz, kokusunu da duyuyoruz, dalgaların şiddetinden de ürküyoruz, konşanın büyüklüğüyle şaşkınlığımız da artıyor… Ve üçlünün neler yaşadığını, neler hissettiğini kimse bize tercüme etmeden de anlıyoruz; sesle, mimle, kendilerine özgü olan dille; cıbırcayla… Özenle yaratılmış bu duyuşsal evrende her uyarana açık, canlılığını kaybetmemiş bu bedenlerin, işiterek, koklayarak, dokunarak deneyimlediği her şey çok sahici, çok etkileyici bu nedenle…

Verili anlam kodlarından uzak, sesle, imgeyle inşa edilmiş bu yuvada, üç clownun mevcudiyeti verili cinsiyet rolleri ve toplumsal cinsiyet kalıplarından da bağımsız. Kabuk, hem kadın/erkek arasında, hem de duygular arasında yapay sınırları, önem hiyerarşilerini ihlal ediyor, normal/anormal tanımının da altını oyuyor. Tutum ve davranışları birbirine hiç benzemeyen üç ayrı renk var sahnede. Uykusuzluk gibi ortak bir sıkıntıyı paylaşsalar da bunun olumsuz etkilerini dışa vurma halleri birbirlerinden çok farklı. Onlar üç benzemez. Ama farklılıkları cinsiyetlerinden değil, karakterlerinden kaynaklanıyor. Üçü de kendi meşrebince korkuyor, seviniyor, bıkıyor, şefkat gösteriyor, öfkeleniyor,  heyecanlanıyor,  kendi kırılganlıklarıyla, birbirlerinin kırılganlıklarıyla diyaloğa giriyor… Birbirlerini hem sevip hem kızıyorlar, hem rakip gibi algılayıp hem kolluyorlar, hem itiyor hem çekiyorlar, hem korkuyor hem cesaret ediyorlar, hem suçluyor hem şefkat gösteriyorlar. Kendi karanlık yanlarıyla diyalogları, bir diğerinin karanlığıyla temas etmelerini de sağlıyor. Bir arada olabilmelerinin, ortak bir ritim tutturabilmelerinin, aralarındaki görünür görünmez bağları hatırlayabilmelerinin kaynağı da bu zaten… Katı yetişkinler dünyasında yargılanan, forma sokulmaya çalışılan, standart bir cevap anahtarıyla doğru yanlışları tespit edilmeye çalışılan, kırılganlıkları güçsüzlük gibi algılanan çocuklar için ne kadar güçlendirici bir karşılaşma HermiTrio … Bu ezgi onlara usulca “merak etmeyin yalnız değilsiniz” diyor. 

HermiTrio

Bu çok sade ve bir o kadar da şiirsel oyun, acaba daha da sadeleşebilir, kristalize bir hal alabilir mi gibi sorular da gelmiyor değil aklıma. Boş bir sahnede oynanabilecekken, sesle ve imgeyle mekân tasarımı yaratılabiliyorken, oyuncuların çok da etkileşime girmedikleri kumaştan dekor parçasına ihtiyaç var mı gerçekten? Peki, bu kadar büyük bir sahne, yaratmaya çalıştıkları etkiyi azaltmış olabilir mi? Hem seyirciyle daha rahat etkileşime girmeleri hem de aralarındaki etkileşimin, bağın büyük mekânda kaybolmaması, ritmin bozulmaması, oyunun sarkmaması, dağılmaması adına, sanki küçük mekânlar için yaratılmış bir oyun Kabuk. Ve oyunun dili… Cıbırca, çocuklar arasındaki olası dil bariyerini kaldırdığı için çok isabetli, çok kapsayıcı bir tercih.  Bu tercihe rağmen, “müzikanzi, balikanzi” gibi deforme edilmiş Türkçe kelimeleri aralara serpiştirmeye gerek var mıydı, diye de sormadan edemiyorum… Ve devasa konşanın dalgayla denize doğru süzülürken çok yüksek bir tondan, üçlüye “bye” diye seslenerek vedalaşması poetik etkiyi zayıflatmıyor mu?  Ve o sahneye ayrılan süre, final yanılgısı yaratıyor olabilir mi? Bu minik meseleler oyunun etkisini zayıflatmıyor, dönüştürüldüğünde etkiyi daha da arttırma ihtimali olabilir sadece. Ayrıca bu kaygılar, benim gibi bir yetişkin kafasının kaygıları da olabilir… Çünkü çocuklar, oyundan neşe içinde HermiTrio melodisini mırıldanarak çıkıyorlar. Umalım, bu melodi depremin etkisini ve deprem etkisi yaratan tüm sıkıntıları hafifletsin, seyir yerindeki çocuklar gibi diğer çocukları da sarıp sarmalayıp rahatça uykuya dalmalarını sağlasın…

Hem anlatının derinliği, hem oyunculuklardaki hüner, hem de müzik gibi tasarım öğelerinin usta kullanımıyla çok özenle sahneye taşınmış Kabuk…  Bir çocuk oyununun da, tıpkı yetişkin oyunları gibi yüksek standartlara sahip olması gerektiğini hatırlatan, çocuğu, çocuğun dünyasını, onun beğenisini hafife almayan, ona bir öğretiyi dayatmayan, yetişkin zihninin normlarıyla forma sokma niyetinden uzak, onu sadece keşfe, estetik bir deneyime davet eden bir çalışma. Semih Ali Aksoy’un,  aklın yarattığı yapay sınırları bozuma uğratan ve kenara fırlatılanları bir araya getiren şefkatli kalemi, Atta Festival’in kapsayıcılık konusundaki hassasiyeti, Ceren Özcan’ın boş alanlar bırakarak bizi olasılıklı düşünmeye davet eden dramaturjik yaklaşımı, aramızdaki bağı ve bizi birbirimize bağlayan melodileri hatırlatan müzik tasarımının mimarları Yunus Arif Kesmez, Mert Alperten’in seçkileri ve besteleriyara açmadan yaralarımızı sarmanın yolunu hatırlatan Psikolojik Danışman Sibel Usta’nın katkıları ve yaratılan bu evreni ustalıkla sahneye taşıyan oyuncular Barış Kuş, Müfit Çağlayan, Seçil Elçin’in hünerleri -konşa kadar dev olan bu kadro- konşa kadar derin bir etki yaratıyor… Sarıp sarmalıyor, sevgi dolu bir ninni fısıldıyor uykusu kaçan çocuk ve yetişkinlere… HermiTrio.


TEB Oyun Dergisi’nde yer alan diğer çocuk tiyatrosu yazıları için: TEB Oyun / Çocuk Tiyatrosu

Yazar Hakkında / Fatma Keçeli

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et