29. İstanbul Tiyatro Festivali’ne Kişisel Bir Bakış

İlk kez 1989 yılında gerçekleştirilen İstanbul Tiyatro Festivali, 1991’de Uluslararası İstanbul Festivali’nin çatısı altından çıkarak her yıl Mayıs ayında düzenlenmeye başlanmıştır. Yerli ve uluslararası tiyatro ve dans topluluklarının katıldığı uluslararası etkinlik 2002’ye kadar her yıl, 2002‘den 2017’ye kadar iki yıl arayla Mayıs ayında düzenlenmiş, 2017’de yıllık seyrine geri dönerek Kasım ayına taşınmıştır.
Zehra İpşiroğlu (1991-93), Dikmen Gürün (1993-2012) ve Leman Yılmaz’ın (2013-21) direktörlüğünde gerçekleştirilmiş olan Festival başlangıcından otuz küsur yıl sonra 2022’de küratoryal yaklaşımı benimsemiştir.
İlginçtir böylesine büyük bir organizasyon yıllarca, bir direktör ve bir iki yardımcıdan oluşmuş çok küçük ekipler tarafından gerçekleştirilmiştir.
Son dönemde de küratör, bir program müdürü, bir operasyon koordinatörü ve bir asistan tarafından yürütülmektedir.
İki yılda bir değişen küratörün festivale farklı bir perspektif, değişik bir bakış açısı getirmesi tabii ki çok önemlidir ama kişisel düşüncem, çok değerli bir tiyatro insanı da olsa, küratörün bu düzeyde bir festivali yönetecek direktör deneyiminin gerekli olduğudur. Küratöre geçişin ilk yılında ciddi olarak bocalayan Festival bir iki yılda toparlanabilmişse, bunu sadece küratöre değil, direktörlük ekibine 19. Festival’den beri dâhil olan Programlama Yöneticisi Handan Uzal Dündar’ın deneyimlerine ve özverili çabalarına da borçludur. Tabii ki yazımın başlığında belirttiğim gibi, bu benim kişisel görüşüm.

Festivalin programının açıklandığı ve onur ödülünün verildiği törenin en güzel sürprizi 2025 yılı Onur Ödülü’nün çevirmen, tiyatro eleştirmeni, yazar, gazeteci, eğitmen, sahne ve kostüm tasarımcısı Seçkin Selvi’ye sunulmasıydı. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin duayeni sevgili dostum Seçkin Selvi’nin ödülü aldığında yaptığı çok etkileyici, çok heyecan verici ve de eleştiri adına müthiş önemli konuşmasını aynen alıntılamak isterim:
“Bu çok anlamlı ödül için İstanbul Kültür Sanat Vakfı’na teşekkür ederim. Ödülün iki önemli anlamı var: Birincisi, bir tiyatro eleştirmeninin Tiyatro Festivali bağlamında ödüllendirilmesi ve böylelikle eleştirinin tiyatronun doğal bir parçası olduğunu vurgulaması. Çünkü eleştiri, sanat yapıtlarının olumlu ve olumsuz yanlarını gerekçesini göstererek irdelediği için bütün sanat dallarının olduğu kadar tiyatronun da destekleyicisi, yoldaşı, omuzdaşı, öncelikle de kışkırtıcısıdır. Ödülün benim için önemli olan ikinci anlamı da, sosyal yaşamın her alanında var olması gereken eleştirinin, Demokles’in kılıcına hedef olan bir siyasi kimlik kazandığı günümüzde, eleştirinin ve eleştirmenin onurlandırılmasıdır. Onurlandım, gururlandım, çok teşekkür ederim.”
“Tiyatro hayatın olduğu her yerde” düşüncesiyle, farklı sahneleme biçimlerinin ve tiyatro olmayan mekânlarda gerçekleştirilen oyunların altını çizerek “İstanbul Kaç Perde” başlığıyla Mehmet Birkiye küratörlüğünde gerçekleştirilen 29. İstanbul Tiyatro Festivali, bu şehirle yaşayan, bu şehirle nefes alan bir yapı olarak Alan Kadıköy, Beyoğlu Sineması, Beyoğlu Spor Kulübü, Haliç’te tarihi Kuveloğlu Hanı, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, İMÇ, Metrohan, Moda Sahnesi, Paribu Art ve Zorlu PSM olmak üzere 10 farklı mekânda tüm kente yayılmıştır.
Festivalle ilgili izlenimlerime, tamamını izleyebilmiş olduğum uluslararası yapımlarla başlıyorum.


29. İstanbul Tiyatro Festivali, bu yıl 80. yaşını kutlayan Hollanda’nın köklü dans topluluğu Scapino Ballet Rotterdam’ın dans gösterisi Arvo Pärt ile Bir Gece, Katedral ile açıldı.
Son yıllarda üst üste “yılın koreografı” ödüllerini toplayan Marcos Morau’nun Arvo Pärt’ın müzikleri eşliğinde, matematiksel koreografisi, bedenleri birer mimari unsura dönüştürdüğü göz alıcı estetiği ve hipnotik atmosferiyle kurduğu büyüleyici evrende, mekanik düzende hareket eden dansçıların bedenleri, bazen bir makinenin parçaları gibi uyumlu, bazen de bireysel bir duygunun dışavurumu gibi kırılgan. Morau’nun sadece bir dans tekniği olarak değil, her türlü organik hareketten kaçınılması gereken bir “zihin hâli” olarak geliştirdiği anlatımında, bedenlerin her bir parçası kendi başına bir etken hâline geliyor, her vücut parçası, diğerinin ne yaptığını bilmiyormuş izlenimi vererek dansa doğal olmayan bir yapaylık kazandırıyor. Bozuk oyuncaklar gibi bir sarsak hareketten bir diğerine geçen on iki dansçı, insan yaşamının olmadığı bir dünyada sıkışıp kalmış, arızalı androidlere benziyorlar. Kim bilir belki de insanlık gerçekten yok olmuştur; dansçılar insan olduklarını zanneden ve insanmış gibi davranmaya çalışan androidlerdir ve pilleri bitene kadar amaçsızca bir amaç aramaya devam edeceklerdir…

Baro d’evel topluluğunun kurucuları Fransız Camille Decourtye ve Katalan Blaï MateuTrias, Qui som? Biz kimiz? sorusunun peşine düşerek dansçılarını, müzisyenlerini, oyuncularını, akrobatlarını, seramikçilerini ve clownlarını ekolojik bir ritüelde sahnede bir araya getiriyor ve soruya şiir, sirk ve hareket dilleriyle, aynı zamanda büyük bir mizah anlayışı, akrobasi ve seramikle cevap veriyor. Yaratım sürecinde kille çalışan, renk denemeleri yapan, dekor ve kostümlerde plastiği dönüştüren, doğa yürüyüşlerinde at sürüleriyle karşılaşan, üzüm hasadına katılan, seramik pişirme kutlamaları yapan, Şaman figürüyle ilişkiler üzerine clown atölyeleri düzenleyen ekip, bu deneyimleri bir dans tiyatrosu gösterisine dönüştürerek soluk kesici, nefes nefese bir ritimle sahneye taşıyor.
Burlesk, yol gösterici bir mantık işlevi görüyor, uyumla kaos, umutla karamsarlık, rüyayla gerçeklik arasında gidip gelmeler baş döndürücü bir hızla birbirini izliyor. En çelişkili duygular iç içe geçiyor, aynı yoğunlukta birleşiyor…
Yer ile gök arasında gidip gelen, anlatılması güç izlenmesi müthiş heyecan verici gösteri bittiğinde bile bitmiyor. İzleyicilerin coşkulu alkışlarının ardından, inanılmaz güzellikte, etkileyici ve dokunaklı bir monolog başlıyor. Monoloğun sonlarına doğru ekibin tamamı sırayla sahneye geliyor, her biri bir müzik aletiyle konuşmacıya alçak sesle eşlik etmeye başlıyor. Monolog bittiğinde, hep birlikte salona iniyorlar ve oluşturdukları fanfar, tüm izleyicileri peşine takarak üst kattaki avluya götürüyor. Coşkuları bize de bulaşıyor; onlarla beraber hiçbir şeyin imkânsız olmadığına, mutluluğa ulaşılabilmenin mümkün olduğuna inanıyoruz; inanmak istiyoruz.

Peru’dan Teatro La Plaza’nın Down Sendromlu sekiz oyuncunun rol aldığı Hamlet’ini uyarlayan ve yöneten Chela De Ferrari, her oyun sonrası yaptıkları söyleşide oyuncularının kişisel deneyimlerinin ve bakış açılarının her repliği şekillendirmiş olduğunu belirtiyor. Onlarla birlikte yaptığı ön çalışmalarda, kendilerine “Shakespeare’in varlık, kimlik, güç ve aşk hakkındaki varoluşsal soruları, oyuncularımızın deneyimlerinde nasıl yankı bulabilir? Metnin hangi parçaları Shakespeare’in dünyasıyla oyuncularımızın dünyası arasında köprü görevi görebilir?” sorularını sormuşlar. Oyuncuların kişisel yaşam tanıklıklarının üzerinden Hamlet’i sadece acı çeken biri değil, sorgulayan, direnç gösteren, mücadele ederek kendi sesini arayan ve bulan, var olmakta ısrar eden, kendileri gibi toplum dışına itilmiş bir karakter olarak yeniden keşfettikleri bir metin ortaya çıkmış.

Nöroçeşitliliği tema olarak değil, var olma ve sanat yapma biçimi olarak benimseyen topluluğun empatiye değil, eşitliğe dayanan güçlü sahnelemesinde oyuncular, kendi hayatlarını Hamlet’in evreniyle iç içe geçirerek izleyiciye derin bir aidiyet ve varoluş duygusu aktarıyorlar. Kesintisiz 95 dakika süren bu hem dramatik hem neşeli, hem komik hem küstah, düşünceli, güçlü ve içten Hamlet’ini benzersiz ve unutulmaz kılan karizmatik sekizli, Down Sendromlu olduklarını göz ardı etmiyor, aksine dile getiriyor, benimsiyor, ayrıntılı olarak tartışıyor. Oyunun hemen başında izleyicilere doğrudan seslenerek, kekemelikler, yanlış başlangıçlar, unutkanlıklar için hoşgörülü olmaları gerektiğini belirtiyorlar, beklentilerini değiştirmelerini ve oyuncuların da insan olduğunu unutmamalarını talep ediyorlar…

Bu yıl, edebiyat uyarlamalarının çok yoğun olduğu festivalde, iki uluslararası topluluk da roman uyarlamalarıyla geliyor. Gustave Flaubert’in 1857’de yayımlandığında bağnaz Fransız edebiyat dünyasında bomba etkisi yaratan Madame Bovary’si, Belçika’dan KVS (Flaman Kraliyet Tiyatrosu) tarafından Bovary adıyla sahneleniyor. Romanı sahneye uyarlayan KVS’nin Genel Sanat Yönetmeni Michael De Cock ile Katalan kadın yönetmeni, Jane Eyre, Anna Karenina, Nora ve Mrs. Dalloway gibi kadın mücadelesine mal olmuş ikonik karakterleri ustalıkla çağdaş tiyatroyla buluşturan Carme Portaceli, izleyiciyi bir doktorun aldatan karısının intihara sürükleniş motivasyonlarını yeniden değerlendirmeye davet ediyor. Gizli ilişkilerinin bir kenara bırakılıp kocası Charles’la ilişkisinin merceğe alındığı Bovary’de Emma talihsiz bir kurban değil, felaket dolu kaderinin küstah mimarı bir asi, bir aktivisttir. Sarsılmaz kararlılıkla sıradanlığa meydan okuyor, aşkı deneyimlemek, gerçek benliğini özgürlükle bulabilmek amacıyla, ideallerine bitmek bilmeyen bir arzunun peşinden amansızca koşuyor, bu arzuyu eyleme dönüştürüyor, gerçekçi olmasalar da sadece hayallerinin peşinden gidiyor, seçimleri onu mahvolmaya götürse bile kendisine dayatılan imajı yok etmeyi seçiyor. Bildik sandığımız bir hikâyeyi tersyüz ederek Emma Bovary’yi hayalperest trajedi kahramanı değil, “21. yüzyılın feminist sesi” olarak yorumlayan bu son derece inandırıcı ve olağanüstü başarılı yorum, De Cock ile Portacelli’nin Madame Bovary‘yi çok doğru okuduklarını, hatta Gustave Flaubert’in bile böyle bir Emma düşlemiş olabileceğini düşündürüyor. Eminim ki izlemiş olsaydı o da ayakta alkışlardı.

Kitapları kırktan fazla dile çevrilmiş ünlü Amerikalı yazar, şair, senarist Paul Auster’in aynı adlı kısa roman dizisinden Igor Mendjisky’nin uyarlayarak yönettiği New York Üçlemesi, Fransa’nın en önemli sanat merkezlerinden Théâtre de la Ville Paris’nin de ortak yapımcısı olduğu En Votre Compagnie topluluğu tarafından, orijinal oyuncu kadrosuyla Festival’in kapanış oyunu olarak sahnelendi. Aralarla birlikte dört saat süren, Auster’ı okurken hissedilen boşlukları, sessizlikleri ve satır aralarını izleyicinin yeniden keşfetmesini amaçlayan destansı yapıtın dramaturgisini Charlotte Farcet, set tasarımını Anne-Sophie Grac, ışık tasarımını Stéphane Deschamps, kostüm tasarımını Emmanuelle Thomas, ses tasarımını Foucault de Malet yapmış. Müziği Raphaël Charpentier bestelemiş. 2D animasyon yaratımı Cléo Sarrazin’in, video yaratımı Yannick Donet’nin.
1983 doğumlu Fransız oyuncu, yazar, yönetmen Igor Mendjisky, sahneleme anlayışında Peter Brook’un “boş alan” fikrini oyuncunun yaratıcılığıyla birleştiren, canlı kamera, animasyon ve görsel-işitsel araçlarla tiyatronun anlatım olanaklarını genişleten bir yaratıcı auteur-tiyatrocu. 2022’de, Paul Auster’a bir mektup yazarak, onun üç kısa romandan oluşan New York Üçlemesi’nin tamamını sahneye taşımak istediğini, uyarlamasının niyetini, yöntemini ve ritmini anlatmış. Mektup, o zamana kadar yapılmış eserlerinin uyarlanmasından pek memnun kalmamış Auster’in ilgisini çekmiş, neden özellikle üçlemeyi sahnelemek istediğini öğrenmek istemiş.
Birkaç uzun yazışmanın ardından, serbest bir uyarlama yapması için tam yetki veren Auster sadece prömiyerde bulunmak istediğini yazmış. 30 Nisan 2024’te 77 yaşındayken hayata veda eden yazar maalesef üçlemenin Kasım 2024’teki prömiyerine yetişememiş.

Sanatsal silahlarından biri labirentler yaratmak olan Paul Auster’in bu bağlamda en iyi örneği, Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda’dan oluşan New York Üçlemesi’dir. Kimlik ve hakikat arayışındaki dedektiflerle ikizlerini, yazarlarla hayaletlerini Brooklyn’le Manhattan arasında iç içe geçiren üç hikâye, kahramanların kimliklerinin parçalandığı, başkasına dönüşmenin bazen de kişinin kendi benliğini yeniden keşfetmeye yol açtığı bir dünyada geçer. Auster’da kendisinin bir yansımasını bulan Igor Mendjinsky üçlemeyi insanlık hâlinin tüm temel temalarını, kimliği, yazmayı, yaratmayı, aşkı, kederi, yalnızlığı, dostluğu, başkalarını ararken kendini aramayı kapsayan varoluşsal bir metafizik arayış olarak sahneliyor. İlk iki bölümünün anlatımını, kendisinin canlandırdığı bir radyo sunucusuna emanet ederek üçlemenin iç içe geçmiş yapısına yeni bir katman ekliyor. “Uyumsuz Hikâyeler” programının sunucu anlatıcısı olarak meseleleri muzip bir zevkle karmaşıklaştırırken, çağcıl bir Virgilius gibi izleyicilere New York’un karanlık ve geniş ormanlarında rehberlik ediyor. Üçlemede başlı başına bir karakter olan New York, loş arka planda tipik bir kırmızı tuğla bina olarak beliriyor. Birkaç sokak lambası, metal dış merdivenler, karakterlerin sürekli hareketi anlatının labirentvari doğasını çağrıştırırken gösteriye nüfuz eden kara film atmosferini vurguluyor. Yağan yağmur, şehir ışıkları, New York binalarının gölgeleri, pencerelere yansıyan gece ışıkları, asansör platformu, bilinmeyen bir şeye bağlanan ve görünüp kaybolmaları düzenleyen kapılar, insanların geçtiği, kaçtığı ve birbirini kovaladığı koridorlar gerçek dışılığı daha da belirginleştiriyor.

Cam Kent yalnız yaşayan, takma isimle popüler polisiye romanlar yazan Daniel Quinn’in, (Thibault Perrenoud) romanlarında yaratmış olduğu dedektif Max Work’la hayali sohbeti sırasında rahatsız edici şekilde çalan bir telefonla başlıyor. Rahatsız edici bir geçmişe sahip üniversite profesörü öz babası Peter Stillman (Parice Chereau’nun fetiş oyuncusu Pascal Greggory) tarafından öldürülmekten korktuğunu iddia eden, yine aynı oyuncunun canlandırdığı oğlu Peter Stillman, onu Paul Auster (Gabriel Dufay) adlı dedektifle karıştırıyor. Kendini gizemli bir yanlış anlamanın ortasında bulan Quinn, soruşturmayı yürütmek için dedektifliğe soyunarak, Müfettiş Colombo’ya şaşırtıcı derecede benzeyen hayali arkadaşı Work (Lahcen Razzougui) ile birlikte izleyiciyi mantığın çöktüğü, ancak daha da gizemli hâle getirdiği bir labirente sürüklüyor. Soho’nun yangın merdivenlerinde ya da şehrin alt kesimlerindeki metroların kasvetli platformlarında beton duvarlarla, kilitli kapılarla ve kimliklerinin gizemiyle karşılaşıyor. Zaten kafa karıştırıcı olan öyküde, suları daha da bulanıklaştırmak istercesine oğul Peter’in karısı Virginia Stillman’ı iki ayrı oyuncu, Ophélia Kolb ve Rafaela Jirkowsky canlandırıyor.

“Hiçbir şey gerçek değildir, şans dışında.” özdeyişinin bir leitmotif gibi tekrarlandığı ikinci bölüm Hayaletler’de polisiye öğesi tekrarlansa da burada kişilerin artık isimleri yoktur ve sadece renklerle karakterize ediliyorlar. Dedektif Beyaz (Thibault Perrenoud), Dedektif Mavi’yi (Félicien Juttner) Paul Auster’a benzeyen ve masasından neredeyse hiç ayrılmayan Siyah (Gabriel Dufay) adlı bir adamı takip etmekle görevlendiriyor. Bu görev için kendisine tahsis edilen dairenin penceresinden karşı dairedeki günlerini yazarak geçiren Siyah’ı yıllarca kimi, ne için gözetlediğini bilmeden izleyen Mavi delirmeye başlıyor. Ta ki karşı binadaki daireye gizlice girip Siyah’ın da kendisini izlemek için tutulmuş bir dedektif olduğunu anlayana dek…

Kilitli Oda’da önceki bölümlerdeki karakterler yeniden ortaya çıkıyor ve dönüşüyorlar. Thibault Perrenoud ile Lahcen Razzougui bütünün parçası olduklarını göstermek istercesine sessizce mekânı ziyaret ediyorlar, Igor Mendjinsky anlatıcılığı bırakarak pek de ölmemiş bir adamın vasiyetinin uygulayıcısı olarak oyunun baş kişisi Ben’i canlandırıyor. Genç adam kendini, gizemli bir şekilde ortadan kaybolan çocukluk arkadaşı Fanshawe’in (Gabriel Dufay) yayınlanmamış eserlerinin koruyucusu olarak buluyor. Ben yazarın yerine geçiyor, el yazmalarını yayınlıyor, karısıyla (Ophélia Kolb) evleniyor, çocuğunu evlat ediniyor ve giderek kendi hayatını kayıp adamın hayatına dönüştürüyor. Yazarın eserlerinin yayıncısını ilk bölümün sözde suikastçısını oynayan Pascal Greggory canlandırıyor…
Performans ilerledikçe, en baştaki anlaşılmazlık daha da artıyor. Bazen, hikâyeden hikâyeye, farklı karakterler benzer jestler ve aynı davranışları sergiliyor, aynı kadın karakterini iki ayrı oyuncu canlandırıyor, tek bir aktör hem babayı hem oğlunu oynuyor, baba ile oğul daha sonra aynı isimle ama farklı birer kimlikle yeniden karşımıza çıkıyor. Her bölümde öncekilerle görünüşte ilgisiz yeni bir hikâyeyle karşılaşan izleyici, Paul Auster ve Igor Mendjisky’nin parçalarından imgeyi bir araya getirdiği metafizik bir gerilimin suç ortağına dönüşüyor. Anlaşılmazlık ve gerilim giderek coşkuya dönüşüyor ve seyirci büyük bir keyifle kendini labirentte yoldan çıkmanın hazzına bırakıyor.

Festivalin altıncı uluslararası gösterisi Barış Arman’ın tasarladığı ve yönettiği, Efe Reis’in yazdığı, Türkiye’den Dolkun Production ile Hollanda’dan 7 Hills Foundation ortak yapımı Açık Mülk, Modern Türk mimari mirasının önemli örneklerinden, günümüzde kısmen boşalmış durumdaki İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nın geçmişini, bugününü ve spekülatif geleceğini mercek altına alıyor. Bu tamamen mekâna özgün ve katılımcı performans hem İMÇ koridorlarında yaşanan sıra dışı bir deneyim, hem de Festival’in en heyecan verici işlerinden biriydi.
İki emlakçının (Tülin Özen ve Ali Yoğurtçuoğlu) karşıladığı katılımcılar iki gruba ayrılarak bu iki rehberin öncülüğünde İMÇ bloklarında, dans, şarkı, monolog, çay ritüelleri ve gündelik karşılaşmalarla örülü bir “açık ev” turuna çıkıyorlar, yatırımcı gibi sunumlara katılıyorlar, her durakta bir hikâyeye tanıklık ediyorlar. Dükkânı bırakmak istemeyen en eski kiracılardan bir kadının kızı (Berfin Ertan), mekânı elden çıkarma arzusunu paylaşıyor; iki grubun bir araya geldiği çay molasında ilginç bir yarışma izleniyor, saldırganca mülkün satılık olmadığını benzersiz bir rap ile ifade eden bir başka kadın (Yeliz Doğan) yüzünden emlakçının satış dili çatlıyor, yolculuk ironiden kırılganlığa, kârdan kayba, gerçekten kurgunun sızdığı çatlaklara doğru gitmeye başlıyor. Yaklaşık bir buçuk saat boyunca oyunun parçası hâline gelen izleyici, İMÇ’nin geçmişi üzerinden tarih, kültürel miras, kent belleği konularında farkındalık sahibi olurken hafıza, kayıp, çatışma ve arzuların da pazarlık konusu olduğunu fark ediyor.

Festivalde prömiyer yapan, sezonda sahnelenmeyi sürdürecek yerli yapımlara geçmeden önce değinmek istediğim bir iki ayrıntı var.
Bir festival klasiğine dönüşen, ilhamını bu yıl Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’dan alan İstanbul Mon Amour projesi, Yiğit Sertdemir’in sanat yönetmenliğinde Kumbaracı50 ekibi tarafından Beyoğlu’nda gerçekleştirildi. Beyoğlu Spor Kulübü’nde maskelerin, kuklaların seyirciye eşlik ettiği Bozmayın Çekiyorum ile başlayan, Beyoğlu Sineması’nda Burçak Çöllü’nün yazdığı, sinema-mekân ilişkisinin metin ve video ile iç içe geçtiği Gaybubet Şehri’yle devam eden, bir müzikhol atmosferine bürünen Metrohan’da orkestra, anlatıcı, konuk oyuncular ve şarkılar eşliğinde DEM ile sonuçlanan Pera’nın Karanlık Odası’nı bir başka yazımda geniş kapsamlı olarak ele aldım.
Festivalle çakışan prömiyerlerin yarattığı yoğunluk sebebiyle henüz izleyemediğim oyunlardan da kısaca söz etmek istiyorum:
Festival programındaki, Ayşe Emel Mesci’nin çok sayıda ödül alan Medea Material’in ardından, bütüncül sanat anlayışıyla sahneye koyduğu Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı Johann Wolfgang von Goethe’nin Faust’u Ocak 2026 sonlarına ertelendi.
Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar romanıyla edebiyata kazandırdığı, beş yaşında olmasına rağmen hayattan usanmış, zeki ve alaycı karakteri Alper Kamu’nun ilk kez tiyatro sahnesine adım attığı Cehennem Çiçeği, küçük bir çocuğun gözünden yetişkinlerin dünyasına dair büyük sorular soruyor.
Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı oyunuyla izlediğimiz Ferdi Çetin, serinin ikinci halkası Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım ile yeniden festivale konuk oldu.
Reka Kolektif’in yeni oyunu Jonas’la Evlenmek’te izleyiciler, İsveçli Jonas’la evlenerek Türkiye’den ayrılmak isteyen gençlerin katıldığı bir evlilik yarışmasında gelişen olaylara tanık oluyor.
Festival çocukları da unutmamış; Ceren Oran’ın tasarladığı Oyun İçinde Oyun, sahne üstündeki doğaçlama ile çocuklara hayal gücünün sınırlarının ne kadar genişleyebileceğini gösteren bir deneyim olmuş.

1992’de Fransa’nın en kuzeyindeki Hallencourt’da dar gelirli bir ailenin oğlu olarak doğan Édouard Louis işçi sınıfına mensup bir ailede eşcinsel bir çocuk olarak işsizlik, alkolizm, ırkçılık ve homofobi ile iç içe büyümüş, yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı otobiyografik romanlarda ötekileştirme, sömürü, cinsiyetçilik, ekonomik bunalım, nefret suçu, ayrımcılık gibi temaları işlemiş. Geçirdiği iş kazası sonucunda yatalak kalmış, sürekli acı çeken babasıyla çelişkili ilişkisini ele aldığı Babamı Kim Öldürdü’nün(2018) ardından yazdığı Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’nde (2024) annesinin, henüz selfi icat olmamışken fotoğraf makinesiyle kendini çektiği, mutlu, cilveli, özgür bir genç kadın olduğu görülen fotoğrafından yola çıkarak, kadının ev içi kölelikten bireysel özgürlüğe uzanan dönüşümüne odaklanmış; yoksulluk, sefalet, hapsedildiği evinde şiddetle yaşamak, kadın olmak, kırk beş yaşına vardığında isyan bayrağını çekerek özgürleşmek temalarını cesurca sorgulamış.

Moda Sahnesinde Babamı Kim Öldürdü romanını uyarlayan ve yöneten Kemal Aydoğan bu kuşaklar arası yeni hesaplaşma serüvenini de temposu hiç düşmeyen dört dörtlük bir tiyatro yapıtına dönüştürüyor. Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’nin usta işi sahnelemesinin başarısında yeniden Édouard Louis’yi canlandıran Onur Ünsal’ın dur durak bilmeyen iki saatlik nefes kesici performansının katkısı büyük.

Ödüllü romancı Hikmet Hükümenoğlu’nun tipik bir üst orta sınıf burjuva ailesinin şık bir İtalyan restoranındaki yemeği sırasında geçen, kişilerinin yaşıyormuşçasına gerçek ve inandırıcı oldukları ilk oyunu Fora, Luz Creative yapımı olarak ilk kez Festival’de seyirci karşısına çıktı.
Şık, bakımlı ve çekici Emel (komediyi antik tragedya kahramanı Phaedra’ya göz kırparak zenginleştiren Şenay Gürler) kontrolcü bir eş ve oğluna aşırı düşkün dominant bir anne, suskun Cevdet (benzersiz oyunculuğu ve beden diliyle söyleyemediklerine anlam katan Şerif Erol), eşinin aşırı şımarttığı oğluyla yabancılaşmış baskıcı bir babadır. Babasının para kazandıracak doğru dürüst bir işi olmadığı için hor gördüğü Cem (güvenli görünümünün gizlediği yaraları ustalıkla hissettiren Kubilay Aka) kendini bulmaya, bir biçimde hayata tutunmaya çalışmaktadır. Oğluna hiçbir kadını layık görmeyen Emel’in ilk görüşte nefret ettiği, ancak politik bir sahtekârlıkla yakınlık gösterdiği dördüncü kişiyse Cem’in, annesi ölmüş kız arkadaşı Banu’dur (babası yeniden evlenip gitmiş, hem aile arayışında hem aile kurma arzusunda Banu’yu içtenlikle yansıtan Şükran Ovalı). Annesiyle yıllardır görüşmeyen kızları Cemre (Aslı İnandık) çıkagelince masada içten içe oluşmakta olan gerilim iyice artmaya başlıyor.
Mert Öner, büyük olayların yaşanmadığı oyunu tempoyu hiç düşürmeden, izleyicinin merakını hep ayakta tutarak başarıyla yönetiyor. Sahnelemenin omurgasını oluşturan, yaşananlarla düşünülenler arasındaki dualiteyi / ikiliği pekiştirmek için yazarla birlikte metne, kimi karakterin, yaşadıklarına tepkilerini açıklayan birer düşünce sesi eklemiş. Özellikle Şükran Ovalı’nın sadece ses tonlamaları ve minimal beden dili değişikliğiyle yaşadıklarıyla düşündüklerini ayrıştırması usta işi.

Festivalde prömiyer yapan bir diğer yerli oyun, Alis Çalışkan’ın yazdığı, bir kadın yazar ile yarattığı kadın karakter arasındaki gerilimin hikâyesi Aşağıdaki Pencere. Tiyatro yazarı Ferda, yazdığı metnin sahnelenebilmesi amacıyla oyunu ve oyunun ana karakteri Feza’yı değiştirmeye karar veriyor. Ancak Feza, yazarının sansürcü tutumunun karşısında duruyor ve yaradılışına özgü cin fikirleriyle hikâyenin seyrini umulmadık şekilde değiştiriyor ve mücadelede Ferda giderek Feza’ya dönüşüyor.
İlyas Özçakır tek kişilik oyunu geleneksel tiyatromuzu ustalıkla güncelleştiren çok modern bir meddah gösterisi olarak sahneliyor. İki el kuklasının bir tür Karagöz-Hacivat diyaloğuyla başlayan Aşağıdaki Pencere’de kukla ve gölge tiyatrosu öğeleri oyuna müthiş yaratıcı biçimde katılıyorlar. Gül Doğa Selvi hem çağcıl bir “hayalî ” gibi kuklalar ve gölgelerle haşır neşir oluyor hem de Ferda ile Feza’yı ustalıkla ayrıştırıyor.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemde tarihi konularda yazdığı fıkra, roman, hikâye ve incelemeleriyle ve en önemli yapıtı İstanbul Ansiklopedisi‘yle tanınan renkli tarih yazarı Reşad Ekrem Koçu (1905-1975) Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş adlı kitabında, eski meddah defterlerinde bulduğu dört hikâyeyi anlatır. ‘’Bir kahvehanede veya bir konakta, sinema ve tiyatronun, gazetenin ve dolayısıyla tefrika yazılarının bulunmadığı devirde birkaç gece boyunca anlatacak meddahlara basit bir not şeklinde kaydedilmiş” olan, sürprizlerle dolu bu hikâyeleri, defterlerden aktardığı, eskinin “one-man show” yıldızlarının çalışma tekniklerine dair ilginç notlarla zenginleştirir.
Bu hikâyelerden biri olan Çerkes Rıdvan’ın Dolabı, Yemenici Güzeli Esnaf Mustafa ile Boğaz kıyısındaki yalıda yaşayan asil ve güzel İncili Hanım’ın masum aşk öyküsünü anlatır. Yalıda yaşayan, efendisinin gözdesi, özgürlük hayalleri kuran gösterişli köle Çerkes Rıdvan duruma el koyar, masumlar zindana atılır, itibarlar yerle bir olur, aşk bozulur…
Lara Lakay’ın proje tasarımını Yağmur Dolkun ve Tülin Özen’le birlikte yaptığı uyarlamada Çerkes Rıdvan’ın Dolabı, İstanbul’un merkezinde, Haliç Metro İstasyonu’na yürüyerek birkaç dakikalık mesafedeki Tarihi Kuveloğlu Hanı’nda canlı müzik eşliğinde yeniden doğuyor; 17. Yüzyıl başı İstanbul’unun gündelik yaşamı, eğlence kültürü, toplumsal dinamikleri hayata dönüyor. Hanın avluları, geçitleri, balkonları anlatının taşıyıcılarına dönüşüyor, Cem Zeynel Kılıç’ın canlı müzikle desteklenen meddah anlatısı, izleyiciyi yaşayan bir hatıra albümünün sayfaları arasında gezdiriyor.
TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer festival yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.






