Nadia İçin Serenad (Serenade für Nadja)

Unutturulanların melodisi

Görmezden gelinmiş, örtbas edilmiş, tarihin derinliklerine gömülmüş, unutulmuş ya da unutturulmuş insanlık trajedileri vardır. Bu trajediler bazen toprağın altında gömülüdür, bazen denizin dibinde, bazen tarih kitaplarının satır aralarında. Bazen bir insanın hafızasına tutunur. Bazen de edebiyatta, tiyatroda yeniden yaşam bulur. 

Zülfü Livaneli’nin Serenad romanından uyarlanan ve Ebru Tartıcı Borchers yönetmenliğinde Oberhausen Tiyatrosu’nda izleyicilerle buluşan Nadia İçin Serenad, tam da böyle bir insanlık trajedisini, sistematik bir kötülükle yok edilen hayatları, yok edilen kimlikleri sahneye taşır. Tiyatral bir estetikle hafıza inşasını yeniden kurar. Kişisel trajedilerden yola çıkılarak hatırlama ve sorgulama süreci başlar böylece.  

Struma faciasını hatırlamak: Yok edilen hayatlar ve kolektif kötülük

Yıl 1942. Nazi zulmünün ayyuka çıktığı yıllar. Bu zulümden kaçarak Filistin’e ulaşmaya baş koyan 769 Yahudi mülteciyi taşıyan Struma gemisi, uluslararası diplomatik baskılar ve pazarlıklar nedeniyle Türkiye sularında 68 gün boyunca bekletilir, yolcuların karaya çıkmalarına izin verilmez. Gemi, uzun bekleyişlerin ardından Karadeniz açıklarına geri gönderilir ve 24 Şubat 1942’de Sovyet denizaltısı tarafından batırılır. Struma gemisi, Yahudi mültecilere ve gemi mürettebatına mezar olur. Faciada sadece bir yolcu şans eseri kurtulur. Başta Almanya ve o dönemin Nazi rejimi olmak üzere, Romanya, İngiltere, Türkiye ve denizaltısıyla Struma’yı batıran Sovyetler Birliği‘nin bu kolektif kötülükte farklı ağırlıklarda payı vardır. Sorumluluğu kimse üzerine almaz.

Nadia İçin Serenad oyunundan bir kare. Fotoğraf: Axel J. Scherer.

Romandan sahneye: Serenad”tan Nadia İçin Serenad ‘a

Struma gerçeğiyle ilk kez Zülfü Livaneli’nin Serenad romanında karşılaşmış olmak hem kendime yönelik bir özeleştiri yapmama neden oldu hem de bize ya hiç aktarılmayan, ya yeterince aktarılmayan ya da yanlış aktarılan tarihsel olayların olduğu gerçeğini bir kez daha yüzüme çarptı. Struma faciasının kurgu olduğunu düşünmüştüm önce. Araştırdıkça dehşete düştüm. Serenad’taki roman kahramanları kurmacaydı, ama Struma gerçekti. 

Olay örgüsüyle Türkiye ve Almanya’yı ortak paydada buluşturan Serenad‘ın Almanya’da sahneye taşınmasının, sanat aracılığıyla kolektif bir bellek inşası ve yüzleşme sürecini deneyimleme fırsatı sunduğunun altını çizmek gerekir.

Oyun, Maya Duran‘ın pasaport kontrolü anını Amerika yolculuğu esnasında yazma atmosferiyle başlar. Barkovizyonda gösterilen bilgisayar ekranına dökülen sözcükler, klavye sesi ve tempolu bir müzik eşliğinde kimlik künyesini seslendiren Maya, kim olduğunu tanımlamaya çalışırken, kim olmadığının da ipuçlarını verir. 

Adı: Maya

Soyadı: Duran

Cinsiyeti: Kadın

Doğum Tarihi: 21 Ocak 1965

Yaşımın 36 olduğunu biliyor yani. Pasaportumda din hanesi olmadığı halde müslüman olduğumu düşünüyor muhtemelen, Türk olduğuma göre! Oysa ben sadece Maya değildim artık; aynı zamanda Ayşe, Nadia ve Mari‘ydim… 

Bu açılış, bürokratik bir prosedürün yeniden üretimi olmasının ötesine geçerek, izleyiciyi ilk anda kimlik ve aidiyet olgusuyla yüzleştiren bir eşik işlevi görür. Uçakta yazdığı hikâyesini bir an önce tamamlama telaşındadır Maya; çünkü ancak bu anlatı sona erdiğinde, geçmişle yüzleşildiğinde, acıların ve insanlık zulmünün izlerinin hafifleyeceğini düşünür.  

Fotoğraf: Axel J. Scherer.

Nadia İçin Serenad, İstanbul Üniversitesinde çalışan Maya Duran’ın, 2001 şubatında üniversitedeki konferansa konuşmacı olarak davet edilen 87 yaşındaki Alman asıllı Amerikalı Profesör Maximilian Wagner’le yollarının kesişmesiyle değişen yaşamını sahneye taşır. Maya ve Wagner’in yollarının kesişmesi hikâyenin politik boyutunu evrensel bir zemine taşır. Rektör, Maya‘yı Maximilian Wagner’le ilgilenmekle görevlendirmiştir. Başlangıçta sıradan ve işinin bir parçası olarak düşündüğü bu karşılaşma, Maya’nın bireysel ve gündelik kaygılar içinde cebelleştiği rutin yaşamını alabora eder. Maya, Wagner‘in sırlarla dolu geçmişine hem de kendi aile tarihinin derinliklerine doğru uzun ve çetrefilli bir yolculuğa çıkar.  

Wagner’in gizemli geçmişini araştırmaya koyulan Maya, onun Nazi döneminde Almanya’yı terkederek Türkiye’ye geldiğini ve 1939-1942 yılları arasında üniversitede akademisyen olarak çalıştığını öğrenir. Wagner’in suskunluğunu kırdıkça ve araştırmalarını oğlu Kerem yardımıyla da derinleştirdikçe Struma gerçeğiyle karşılaşır Maya. Yıllardır Karadeniz‘in derinliklerinde sessizce bekleyen bu batık ve insanlık trajedisi, bu karşılaşma ve yakınlaşmayla su yüzüne çıkmaya başlamıştır artık.   

Wagner’in Struma faciasıyla bağı çok güçlüdür. Çünkü gemideki yüzlerce yolcudan biri de eşi Nadia’dır. Nadia, Yahudi olması nedeniyle Nazilerin cenderesindedir. 1939’da Wagner’le birlikte Türkiye’ye kaçma eylemi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Nadia, Wagner’in olmadığı bir anda trenden indirilmiş ve böylece birbirlerini kaybetmişlerdir. Uzun mücadelelerden sonra nihayet 1941 yılında yeni bir kurtulma ve kavuşma umudu doğar. Romanya üzerinden yüzlerce mülteciyi taşıyan Struma gemisiyle İstanbul’a gelir. Ne var ki insanlık dışı koşullarda gemide hayata tutunmaya çalışan yolcuların karaya çıkmalarına izin verilmez. Struma, bozuk motoruyla Karadeniz’e gönderilir. Wagner, 1942 şubatında Şile sahilinde endişe ve umutla günlerce Nadia’ya kavuşmayı bekler. Nafile bir bekleyiştir bu.  

Nadia, sahnede hayalî bir figür, bir gölge olarak belirir. Yokluğuyla, sahnede güçlü bir varlığa dönüşür, oyunun duygusal nabzını tutar. Nadia’nın ve Struma faciasında hayatını kaybedenlerin unutuluşu, insanlık hafızasındaki en büyük suskunluklardan biri olarak oyunda yer bulur. 

Wagner’i yıllar sonra İstanbul’a getiren aslında konferans daveti değil, vicdan muhasebesidir. Yaşanan zulümlerin ve gecikmiş tanıklığın ağırlığını ruhunda ve bedeninde taşıyan Wagner, oyunun travmatik belleğinin temsilcisidir. 24 Şubat sabahı, Struma faciasının yıldönümünde Şile sahiline gelerek, Struma faciasında kaybettiği eşi Nadia’ya kemanıyla Serenad çalmak en büyük isteğidir. İsteğini gerçekleştirir de. Ne var ki Şubat ayazında sahilde içine işleyen soğuk, ve duygu yorgunluğuna yenik düşüp kendinden geçer, donma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Maya, çaresizlik içinde kendi vücut ısısıyla Wagner’i hayata döndürmeye çalışır. Döndürür de. Bu yakınlığın medyada karalama kampanyası olarak kullanılması Maya’nın üniversite ve özel yaşamında  büyük sorunlar yaşamasına neden olur. 

Wagner’in geçmişini merak eden, araştıran bir tek Maya değildir. İstihbarat görevlileri ve İngiliz Büyükelçiliği Wagner’in yıllar sonra Türkiye’ye gelme nedeninin peşine düşerler. İstihbarat görevlileri Maya’ya, Wagner hakkında bilgi vermesi ve attığı her adımı rapor etmesi için baskı kurarlar. Maya’yı, kendisinin de o güne kadar bilmediği aile geçmişiyle, aile kimliğiyle tehdit ederler. Aile tarihiyle yüzleşmek isteyen Maya, yüksek rütbeli bir asker olan ve kariyer hayalleri nedeniyle aile geçmişini deşmek ve deştirmek istemeyen kardeşi Necdet’le bu yüzden çatışma yaşar. Babaannelerinin Ermeni ve anneannelerinin Kırım Tatarı olması, gerçek kimliklerinin saklanmış, isimlerinin değiştirilmiş olması, aslında kendi adının bile anneannesinin Ayşe adını almadan önceki adı olduğunu yeni öğrenmesi bastırılmış belleğin, sistematik unutma politikalarının sahnedeki yansımalarıdır. 

Fotoğraf: Axel J. Scherer.

Hafızanın sahnesi: Nadia İçin Serenad’ın Sahneleme Dokusu

Tarihsel belleğin, vicdan muhasebesinin, travmaların ve yüzleşmenin ilmek ilmek işlendiği yaklaşık üç saat süren bu oyunda oyuncular, karakterleri yalnızca canlandırmazlar, aynı zamanda hikâyenin tanıkları ve taşıyıcıları olarak konumlanırlar. Maya karakterini canlandıran oyuncu, duygu sömürüsü yapmaksızın izleyiciye denetimli bir empati alanı sunar. Wagner’i canlandıran oyuncu geçmişin hafıza yükünü sahneye taşıyan isimdir. Yaşlılığın ağırlığını fiziksel olarak yansıtmakla kalmaz, yıllardır taşıdığı vicdan yükünün ruhsal kırılganlığını da bedensel ifadeye dönüştürür. Maya ve Wagner’i canlandıran oyuncuların dışındaki oyuncuların birbirinden farklı karakterlere hayat vermeleri karakterlerin inandırıcılığına dair kısa bir tereddüt yaratsa da, oyunun tanıklık odaklı yapısı içinde düşünülünce bu çoklu rol dağılımının oyunun dramaturjisiyle uyumlu olduğu söylenebilir.    

Sahne tasarımı oyunun düşünsel düzleminin önemli bir parçasıdır ve olay örgüsünün anlaşılmasını destekler niteliktedir. Sahne gösterişli değildir, sadelik hakimdir. İşlevsel ve sembolik nesneler ustaca kullanılmıştır. Sahne büyük, hareketli, gri panellerden oluşur. Bu paneller yer değiştirir, daralır, genişler ve düzleşir. Bazı sahnelerde bu paneller barkovizyondaki görsellerle bütünlük sağlayan bir fona dönüşür. Bu dinamik yapı sahne ve mekân değişimlerinin yanı sıra, hafızanın katmanlarını sistematize etme işleviyle de kullanılır. Küçük birkaç panelse sahnede masa, koltuk gibi işlevlerde kullanılır. 

Barkovizyon ve video tasarımı, sahnelemeye belgesel nitelikli bir derinlik kazandırır. Deniz, gemi ve arşiv görüntüleri, anlatıda sözü geçen figürlerin silüetleri, geçmişten ve şimdiki zamandan bazı kesitler doğrudan bilgi vermek için değil; daha çok hatırlatmak ve anlatının parçalarını tamamlamak amacıyla kullanılır 

Işık, bazı tanıklık sahnelerinde gerçeği açığa çıkaran bir anlatı aracına dönüşür. Sahnede çok kullanılan koyu ışık atmosferi hem bastırılmış hafızayı hem de travmanın ağırlığını sahnede daha görünür ve hissedilir kılar.  

Müzik, oyunun omurgasını oluşturan önemli bir katmandır. Sadece işitsel bir eşlik öğesi değil; bellekle uyumlu bir anlatı aracıdır. Wagner’in Nadia için bestelediği Serenad, yalnızca bir besteyi değil; geçmişin sesini bugüne duyurur. Hem kişisel dramı hem de tarihsel hafızayı geri çağırır. Melodinin kesik kesik çalınması tamamlanmamış yas duygusunu destekler. Geçmişi anlatan sahnelerde müzik, bellek geçişlerini duygusal düzlemde işaretler. Serenad, geçmişle bugünün iç içe geçtiği derin bir tınıya, bir melodiye, ama aynı zamanda sorgulayan bir anlatıya dönüşür. 

Serenad ‘ın sahnede yeniden hayat buluşu

Serenad romanında beni en çok etkileyen, metnin melodik anlatım gücü ve derinliğiydi. Roman, yalnızca bir hikâye anlatmıyor; diliyle, müziğiyle, tınısıyla hatırlamanın estetik bir biçimini sunuyordu. Serenad’ın uyarlamasına dair en büyük endişem, romanın hissettirdiği bu tınının uyarlamada kaybolma ihtimaliydi. Nadia İçin Serenad, sahnede kendi gerçekliğini ve dilini kurmayı başaran bir yapıt olarak bu endişemi boşa çıkardı. 

Oyun, romanı birebir taklit etmeye çalışmaz, aksine aynı gerçekliği başka bir estetik düzleme taşıyarak özgün bir anlatım evreni kurar. Romanda Maya’nın düşünsel çözümlemeleri geniş yer tutarken, oyunda bu çözümleme iletişim, eylem ve yüzleşme anlarına dönüşür. Romanın iç monolog yapısı, tiyatroda daha çok dramaturjik gerilimle ifade bulur. Romanda geniş yer kaplayan Maya’nın aile geçmişi ve kimlik arayışı, oyunda daha incelikli ve sembolik bir yer edinir. Romanda Wagner ve Nadia arasındaki aşk, duygusal merkezdedir, bu aşk sahne uyarlamasında daha çok tarihsel ve politik eksendedir. Roman, bilgi aktarımını ve duyguları öncelerken, oyun daha çok hatırlama ve yüzleşme olgusunu dramaturjinin merkezine yerleştirir. 

Fotoğraf: Axel J. Scherer.

Yüzleşme sancılıdır, ama özgürleştirir de 

Wagner’in travmatik geçmişini Maya’yla paylaşması, onunla güven ilişkisinin merkezde olduğu bir yakınlık kurması; aynı şekilde Maya ve hatta oğlu Kerem’in de bu karşılaşmadan kendi paylarına düşeni almaları her iki taraf için iyileştiricidir. 

Maya’nın hem iş hem de özel hayatında bir dizi değişim olur. Basında çıkan haberler nedeniyle üniversitedeki işini kaybeden Maya bu durumdan çok da etkilenmez. Wagner’in tavsiye ettiği Auerbach kitabını Türkçeye çevirir ve bu çeviriyi Wagner’e atfeder. Ailesiyle kurduğu açık iletişimle hem aile geçmişiyle yüzleşir hem de aile ve özel yaşamını düzene sokar. Kerem artık babasında kalacaktır örneğin. Böylece Maya biraz daha özgürleşir. Almanya’ya giderek arşivde Serenad notalarını bulur. Aynı zamanda Nadia’nın Wagner’e ulaşmayan mektubunu ve Nadia ve Wagner’e ait fotoğrafları bulması ve bu değerli hatıraları Wagner’in son günlerinde ona getirmesi anlatının duygusal eksenini derinleştirir. Gecikmiş adalet temasınının altını bir kez daha çizer. 

Wagner’in Maya’dan son isteği olan küllerini Şile’de denize bırakması, hafıza ve kayıp üzerine kurulu bu anlatının en sarsıcı anıdır. Maya’nın Serenad eşliğindeki bu seremonisi hem Nadia ve Wagner’in yarım kalan hikâyesinin sessizce tamamlanışı hem de kendi içsel dönüşümünün tescili olur. 

Yüzleşmeler sancılı olmuştur, ama özgürleştirmiştir de. Wagner, hikâyesini anlatmasına anlatmışır, ama bu geçmişi geri getirmez. Hakikat geç kalmıştır. Ama yine de anlatılmak zorundadır. Bu hikâyenin asıl sahibi tanıklığı devralanlardır. Hikâye artık Maya’ya, Kerem’e emanettir, bir de izleyicilere. 

Unutulan her trajedi, yeniden yaşanma ihtimali taşıyan bir tehdittir. Bu nedenle bu oyun yalnızca geçmişi hatırlatmaz, bugünün sorumluluğunu da tartışmaya açar. Unutmanın bir tercih olabileceğini ve hatırlamanın politik bir eylem olduğunu hatırlatır. 


TEB Oyun Dergisi‘nin 52. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Nurten Kum

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin