Solofest 6: Kaybolmanın Eşiğinde – 3

“Kaybolmanın eşiği” ilk anda bir son fikrini çağırıyor: Bir dilin, anlatının, mekânın artık geri getirilemeyecek şekilde kaybolması. Oysa Solofest 6’nın programında karşılaştığım işler, bu eşiği çoğu zaman bir kapanıştan çok, aktarımın zorunlu hâle geldiği bir eşik olarak düşündürüyor. Kaybolma tehdidiyle karşı karşıya kalan şeyler bu eşikte bir anda silinmiyor. Biçim değiştiriyor, el değiştiriyor, yeniden tartışmaya açılıyor. Bu sayede yeniden sahneye davet ediliyor. İkinci yazıda bedenin bir hafıza alanı olarak sahnede nasıl yer bulduğunu tartışmıştım. Bu üçüncü yazıda da kültürel mirasın, sözlü geleneğin ve anlatının kaybolmaya yaklaştığı noktada, hem sahnede hem de festivalin düşünme alanlarında nasıl yeniden üretildiğini ve dolaşıma girdiğini düşünerek festivalin bir diğer güçlü hattını takip etmeye çalışacağım. 

Kültürel miras ve toplumsal ekoloji gibi alanlarda uzun süredir sanatsal üretim yapan Mordem Sanat’ın düzenlediği Solofest 6’da, bu misyonu doğrudan sahiplenen bir temayla karşılaşıyoruz. UNESCO’nun somut olmayan kültürel mirası “pratikler, temsiller, ifadeler, bilgi ve beceriler” olarak tarif etmesi ve bu mirasın topluluklar tarafından tanınmasına yaptığı vurgu, mirası yaşayan ve ancak kolektif onayla var olabilen bir alan olarak düşünmeyi mümkün kılıyor. Kolektif onay, ilk bakışta kapsayıcı ve demokratik bir çerçeve gibi durabilir. Oysa mirasın tanınması, her zaman eşit söz hakkına dayanan bir süreç değildir. Hangi anlatıların aktarılmaya değer görüldüğü, hangilerinin zamanla sessizleştiği ya da kaybolmaya terk edildiği, çoğu zaman güç ilişkileriyle belirlenir. Topluluk dediğimiz yapı da homojen değildir, içinde çatışmaları, dışlamaları ve suskunlukları barındırır ve kültürel mirası sürekli yeniden müzakere edilen bir alana dönüştürür. Bu çerçeveden bakıldığında, Solofest 6’daki performanslar kolektif onayın sınırlarını, aktarımın kırılganlığını ve kültürel mirasın bugünkü taşıyıcılarını sorgulayan canlı tartışma alanları olarak öne çıkıyor. 

Yasak Serenad konserinden bir kare. Fotoğraf: Cansel Deveci

Kaybolmayan, aktarılan anlatılar

Solofest, Stepan Epremyan’ın Yasak Serenat konseriyle açıldı. Mezopotamya kültürleri ve Ermeni müzik geleneğinden beslenen, kayıp ezgilerin izini süren bu konser, festivalin dramaturjik yönelimini daha ilk akşamdan görünür kıldı. Açılışta, yakın tarihin acılarını, direnişlerini ve kayıplarını sesle dolaşıma sokan bir karşılaşmanın yer alması, festival izleyicilerini ortak bir belleğin içinden düşünmeye davet ediyordu. 

İran’dan gelen Tar o Tan’ı önceki yazıda bedensel bir eksende ele almıştım; ancak performans, bu kez kültürel mirasla kurduğu ilişki nedeniyle burada da düşünülmeli. Çünkü Tar o Tan, Ayin-i Pehlevani gibi bir “kahramanlık ritüeli”ni sahneye taşırken, mirasın nasıl bir erk üzerinden devralındığını ve kimin bedeniyle meşru sayıldığını da açık eder. Performans sonrası söyleşide sanatçı, bu ritüeli araştırırken bugün kadınlara yasak olan bu pratiğin Şehname’de kadınlar tarafından da icra edildiğine dair bir kayda rastladığını paylaştı. Ayin-i Pehlevani’nin erkeklik, kahramanlık ve disiplinle örülü yapısı, zaman içinde geleneğin çerçevesini daraltır. Tar o Tan’ın yaptığı şey, tam bu sınırı “mirasın doğası” gibi sunmak yerine, onun tarihsel ve politik olarak üretildiğini göstermek. Sanatçının ritüeli kadın bedeniyle ve dokuma imgesiyle birlikte yeniden kurması “kültürel miras” diye dolaşıma giren bir pratiği bugünden, başka bir özneyle yeniden tartışmaya açıyor. Böylece ritüel, korunacak bir form olmaktan çıkarak, yeniden yorumlanması gereken bir aktarım meselesine dönüşüyor.

Festivalde karşılaştığım bir diğer güçlü aktarım biçimi, “kültürel miras” dediğimiz alanın sınırlarına doğrudan dokunan mitlerdi. Mit, yeniden anlatıldığı ölçüde yaşayan, her anlatımda bugünün değerleriyle yeniden biçimlenen bir taşıyıcıdır. Özlem Özhabeş’in Abu Dhabi’den Diyarbakır’a taşıdığı subj:medeA, Medea mitini tam da bu canlılık üzerinden ele alıyor, miti bir kez daha sahneye çağırıyor. “Medea”nın üzerine yığılan söylemleri, yargıları ve çağrışımları açıp dağıtarak, bu figürün bugün neye dönüştüğünü araştırmaya davet ediyor. 

Özlem Özhabeş’in subj:medeA performansından bir kare. Fotoğraf: Cansel Deveci

subj:medeA’da Sahnede bizi neredeyse bir “çalışma alanı” karşıladı: iki kara tahta, tavandan sarkan ipler, yerde bırakılmış kumaşlar, görünür yerde duran iki projeksiyon. Kara tahtalar bir yandan lecture formunu çağıran bir “ders” atmosferi yaratıyor, bir yandan sahnede yer değiştirerek mekânı ve bakışı yeniden çerçeveliyordu. Performansçı, Medea’yı anlatan kişi olarak sahneden geri çekilmiyor; aksine, kendi araştırma sürecini, tereddütlerini, bulgularını ve sorularını saklamadan sahneye taşıyor. Performans, kültürel mirasın en tartışmalı damarlarından birine temas ediyor: miras dediğimiz şeyin içinde hangi anlatılar meşru, hangileri “canavarca”, hangileri “anlaşılmaz” ilan ediliyor? Medea’yı “aklamadan” ama “insan dışına itmeden” düşünmeye çalışmak, hem mitin hem de bugünün dilinin sınırlarını test ediyor. Bu yüzden subj:medeA, festivalin aktarım hattında özel bir yerde duruyor. Mitin taşıdığı kültürel yükü bugünün politik gerçekliğiyle çarpıştırırken, seyirciyi mitin içinden değil, miti bugün nasıl konuştuğumuzun içinden geçmeye zorluyor.

18 Ekim’de Mordem Sanat’taki Amed Hafıza Kolektifi’nin “Kolektif Hafıza ve Mekânın Dönüşümü: Sur” başlıklı sunumu, kültürel mirası mekânla birlikte parçalanan ve mekânla birlikte yeniden kurulabilen bir ilişki olarak tartışmaya açtı: Sur’da yapılan yürüyüşlerin rotaları (Giragos’tan Ulu Cami’ye, Aşefçiler Çarşısı’ndan Büyük Otel’e uzanan duraklar) üzerinden, taşın, sokağın, suyun ve gündelik emeğin hafızayı nasıl taşıdığı konuşuldu. Hafızanın ancak soru sorarak, birlikte düşünerek canlı kalabildiği vurgulandı ve 2015 öncesi/sonrası, kaybolmanın “tarihsel bir eşik” olarak nasıl işlediğini somutladı. Bu mekânsal yaklaşım, 26 Ekim’de DİTAV’da Recep İçen’in “Kürt tiyatrosunun gelişiminde çeviri ve uyarlamanın rolü” paneliyle dilsel bir bakışa bağlandı. Çeviri ve uyarlama, Kürt tiyatrosunda metin taşımak için kullanılan teknikler olmasının yanı sıra, bir yandan dünya tiyatrosuyla bağ kuran, tiyatro dilini ve terminolojisini büyüten kültürel aktarım araçları olarak ele alındı. Böylece Solofest’in “kaybolmanın eşiği” fikri, sahnede ritüel ve mit üzerinden çalışırken, panellerde de kentin hafızası ve tiyatronun dili üzerinden yeniden anlatmanın politik sorumluluğuna genişledi.

Dengbej Mizafer, Gozi Kilori Gozi Situr hikâyesini anlatıyor. Fotoğraf: Cansel Deveci

Kürtçede deng “ses”, bêj “söylemek/anlatmak” köküne dayanır; dengbêj, sesiyle anlatan kişidir. Dengbej, hikâyeyi ritimle kuran bir anlatıcıdır. Yazılı kültürün sınırlı olduğu dönemlerde dengbêjler, topluluğun tarihini, yasını, göçünü, çatışmasını ve gündelik bilgisini sözlü aktarım üzerinden dolaşıma sokan hafıza taşıyıcıları olarak düşünülür. Sözlü aktarım, metni sabitlemediği için anlatının her seferinde yeniden kurulmasına izin verir. Tekrarlar, tekerlemeler, duraklar ve vurgular aynı hikâyeyi her icrada başka bir zamana ve başka bir dinleyiciye göre yeniden biçimler. Solofest’in son gününde DİTAV’da Dengbêj Mizafer’in anlattığı Gozi Kilori Gozi Situr da bu canlı aktarımın somut bir örneğiydi. Bizim dinlediğimiz anlatı, ezgiye yaslanmayan bir türdü. Yine de kelimelerin iç ritmi, Kürtçe bilmeyen bir kulakta bile “ezgi” gibi duyulacak kadar güçlüydü. Simultane çevirisiyle takip edebildiğim hikâye İranîler ve Turanîler arasındaki gerilimli tarihten besleniyordu. Siyavuş, Afrasiyab, Rüstem-i Zal gibi Şehname evrenine uzanan figürler, efsane ile tarih arasında bir hikâyeyi kaybolmaya yüz tutmuş bir geleneğin anlatı biçimiyle sahneye taşıdı. 

Solofest programında Perpetuapax, insan doğası, devlet, şiddet, savaş ve barış arasındaki ilişkiyi felsefi metinlerden beslenen çok disiplinli bir solo performans olarak tanıtılıyordu. Ses ve video enstalasyonuyla birlikte kurgulanan yapının, farklı metinleri “anatomik” biçimde ayrıştırıp sahneye uygun parçalara bölerek çağdaş bir eylem diliyle yeniden bir araya getirme ilkesine dayandığı belirtiliyordu. Projenin, Accademia Eleonora Duse-Centro Sperimentale di Cinema e Arti Performative bünyesinde, farklı Avrupa ülkelerinden sanatçıların katıldığı yaratıcı rezidans süreçlerinde geliştirilmiş olması da çalışmanın arkasındaki düşünsel ve kuramsal çerçeveyi vurgulayan,  ulus-aşırı bir düşünme ve üretme biçimine işaret eden bir unsur olarak öne çıkıyordu.

“Sürekli barış” anlamına gelen başlık, özellikle Diyarbakır gibi şiddetin, çatışmanın ve kırılgan ateşkeslerin hafızaya kazındığı bir kentte, kaçınılmaz olarak güçlü bir çağrışım alanı açıyor. Ancak bu çağrışım, sahnede kurulan deneyimden çok, program metninin sunduğu çerçeve üzerinden çalışıyor gibiydi. Bu hâliyle Perpetuapax, festival seçkisi içinde kültürel miras, sözlü aktarım ve yerel hafıza ekseninde ilerleyen işler kadar doğrudan “kaybolma” temasına yaslanmayan, daha çok soyut bir politik-felsefi hat üzerinden dolaşan bir önerme olarak duruyordu. Temayla kurduğu mesafeli ilişki, festivalin düşünme alanını genişleten, ama aynı zamanda bu genişlemenin sahnede nasıl somutlaştığı sorusunu da diri tutan bir boşluk olarak kalıyor. Perpetuapax, festival içinde güçlü bir düşünsel iddia taşıyan, fakat bu iddiayla sahne üzerindeki deneyim arasındaki mesafeyi de görünür kılan bir çalışma olarak yer aldı.

Solofest’in yürütücüleriyle yaptığım söyleşide, programda tema dışı işlere de bilinçli bir alan açtıklarını konuştuk. “Kaybolma” kavramı farklı yönlere genişleyebiliyor; yine de kültürel mirası doğrudan merkezine alan sahne işlerinin sayısı sınırlı olunca, festival seçkisi temanın çevresinde dolaşan, onu başka bir yerden düşünmeye imkân veren oyunlarla da tamamlanmış. Tiyatro Boyalıkuş’un Henrik Ibsen’in Nora metninden hareketle ürettiği Bir Nora Evi de temayla birebir bağ kurmuyor, “aktarım” fikrini bu kez klasik bir metni bugünün barınma rejimleri ve reklam dili içinde yeniden çerçevelenmesi üzerinden görünür kılıyor.

Tiyatro Boyalıkuş’un Bir Nora Evi oyunundan bir kare. Fotoğraf: Cansel Deveci

Tiyatro Boyalıkuş’un Bir Nora Evi uyarlaması, Ibsen’in metnini bugünün “akıllı ev” vaadiyle yan yana getiriyor. Güvenli, huzurlu, konforlu bir yaşam biçimi olarak paketlenen bu akıllı Nora Nora Evleri, sahnedeki performansçı tarafından bize tüm şatafatlarıyla sunuluyor. Barınma hakkının giderek erişilmezleştiği, kiraların, kredilerin ve borcun yaşam planlarını daralttığı bir dönemin yanında tüm ihtiyaçları karşılayan, “riskleri” ortadan kaldıran akıllı evler bir kontrast oluşturuyor. Evde sürekli kesilen elektrik, su baskınları bu kusursuzluğu delip geçiyor ve sahnedeki “emlakçı”nın da bu kusursuz düzeni anlatmak zorunda olan bir oyuncu olduğu ortaya çıkıyor: Bu noktada uyarlama, Boyalıkuş’un uzun süredir kurduğu feminist dramaturji hattına yaslanarak “ev”in içine yerleştirilen kadın bedenini teknolojik araçlarla yeni güç ilişkileri üreten bir dünyanın içinde yeniden düşünmeye çağırıyor. 

Oyunun kaynak metinle kurduğu ilişki belirsiz ve bu hâlde kuvvetli bir dramatik bağlantı görünmüyor. “Nora” adının taşıdığı simgesel ağırlığı bugünün konut vitriniyle yan yana getirmeye dayanıyor. Bu yan yanalık etkili bir çağrışım üretse de, sahnede izlediğimiz yapı, Nora referansı çıkarıldığında büyük ölçüde aynı biçimde çalışmayı sürdürebilecek bir yapı gibi görünüyor. 

İran’dan Kani Theatre Group’un getirdiği Aware, Matei Vișniec’in Le Clochard metninden esinlenen, sözü neredeyse tamamen geride bırakan tek kişilik bir sahneleme. Kani Theatre Group yıllardır beden dili ve jest üzerinden yeni bir sahne dili arayan bir ekip. Sahne, kırmızı ve bordo tonların baskın olduğu, içinde tuvalet, bavullar, dikey bir yatak ve etrafa saçılmış kâğıtların bulunduğu, yön duygusunu sürekli bozarak çalışan bir “iç mekân” gibi kuruluyor. Performans boyunca tekrar eden jestlerin ortak bir çizgisi var: hiçbiri tamamlanmış bir sonuca bağlanmıyor. Nesneler işlev vaadiyle giriyor, o vaat sahnede askıda kalıyor. Eylem, amaç duygusunu ürettiği anda dağılıyor. Vișniec’in parçalı kısa metinler üzerinden kurduğu dünyanın burada sözle değil uzamla taşındığını hissediyoruz. Aware, ev duygusunu, yön duygusunu, eyleme geçebilme kapasitesini kaybolmaya yaklaştıran bir dünyayı bedensel bir dile çevirerek, kaybolmanın bugünkü en gündelik biçimlerinden birini sahnede görünür kılıyor.

Bulgaristan’dan gelen SPAM Studios yapımı The Little Dog Laughed, son yıllarda Türkiye’de izlediğimiz anlatı oyunlarına en çok benzeyen işti. Oyun John Fante’nin Ask the Dust (Toza Sor) romanından uyarlanmış. Romanın yazarı olma hezeyanı, sınıf sıkışması ve kendine tapınma ile kendinden nefret arasındaki salınımı, uyarlamada tek bir bedene yükleniyor: Arturo Bandini. Bandini, odasında konuşmasına bir “ödül konuşması” edasıyla başlayıp giderek zihninin içindeki başka seslere, başka karşılaşmalara ayrılıyor. 

SPAM Studios’un The Little Dog Laughed oyunundan bir kare. Fotoğraf: Cansel Deveci

Oyunun Solofest’teki gösteriminde üst yazı olmayınca bu kadar söze dayalı bir işte seyirci için metni yakalamak zorlaştı. Buna rağmen oyuncunun ses ve ritim kullanımı, bedensel dönüşleri ve tempoyu yönetme becerisi, anlatının temel duygu hattını taşımayı başardı. Oyunun konusu hakkında hiçbir fikri olmayan seyirciler için bile oyuncuyu izlemek mümkündü. 

Solofest’in uzun yıllardır Mordem Sanat tarafından istikrarlı biçimde yürütülmesi çok kıymetli. Sınırlı kaynaklarla, gönüllü emeğine yaslanan bir üretim düzeni içinde, “acil” olanı gözden kaçırmadan, o aciliyeti sanatsal bir dile çevirecek alanlar açıyorlar. Diyarbakır’da bu festivalin benim için özel bir yerde durmasının nedenlerinden biri de bu: Solofest seçtiği meseleleri soyut gündemler olarak değil, burada ve şimdi hissedilen ihtiyaçların içinden kuruyor. Böylece festival, o temayı birlikte çalışılan bir zemine dönüştürüyor. 

Dramatist vesilesiyle takip ettiğimiz Solofest 6 boyunca tutulan günlükler, alınan notlar, yapılan söyleşiler ve daha geniş anlamda festival ekosistemini kayda alan Festival Günlükleri yakında yayınlanacak. Türkiye’deki yerel festivallerle başlayan bu çalışma, uzun yıllar sonra geriye dönüp bakılabilecek bir arşiv oluşturma niyetinden besleniyor.

Bu arşivin dramaturjik bir bütünlük içinde kurulması, festivali, onu çevreleyen atmosferi, üretim koşullarını ve ilişkiler ağını da birlikte düşünmeye imkân vermesi projenin kalbinde yer alıyor. Festival Günlükleri, bu alanda araştırma yapmak isteyenler için bilgiyi bağlamıyla birlikte taşıyan bir arşiv yaratmayı umuyor. 

Solofest’in yıllar içinde biriktirdiği hafızayı uzun yıllar sürdürmesi ve kaybolmasına göz yumulmaması gereken her şeyi yeniden hatırlatması umuduyla…


TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer festival yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Yaşam Gülseven

TEB Oyun Dergisi'nde yazar ve dijital proje koordinatörü.

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin