Son Yok: A Year Without Summer
Kim sonsuza kadar yaşamak ister?
Bir süredir yaptığı özgün işlerle dünyayı kasıp kavuran Avusturyalı koreograf ve yönetmen Florentina Holzinger, A Year Without Summer’da bu soruyla seyirciyi sorguya çekiyor. Sislerle kaplı sahnede genç bir kadın oyuncu beliriyor. Gündelik kıyafetleri ve yumuşak ses tonuyla bizlere yazsız geçen 1816 senesini anlatmaya başlıyor. Endonezya’daki volkanik patlamayla gökyüzünün külle kaplandığını, bu yüzden de güneşin doğmadığını anlatıyor. İnsanlar kıtlıkla karşı karşıya. Bu yazsız yılda o sıralar 18 yaşındaki Marry Shelley ve arkadaşları Cenevre Gölü etrafında bir evde buluşuyor ve korku hikâyeleri anlatarak kendilerince bir çıkış yolu arıyorlar. Karanlık bir gökyüzünün altında bir araya gelmenin farklı yöntemlerini arıyorlar. Öyle ki Shelley’in Frankenstein’ı bu dönem kaleme almaya başladığından bahsediliyor.

Bu kısa bilgilendirme sonrası 65 ile 85 yaş aralığındaki kadın performansçılar sisler eşliğinde sahneye yerleşiyor ve dans etmeye başlıyor. Realizm ve sürrealizmin sınırlarında gezinmeye başlıyoruz. Müziğin ritmine kendine bırakan kadınlara genç kadın performansçılar dâhil olmaya başlıyor. Sahnenin gittikçe kalabalıklaşmasıyla sahnede bir erotizm seli başlıyor. Kadınlar yavaş yavaş birbirine dokunmaya başlıyor ve kıyafetler teker teker çıkartılıyor. Kıyamet gününü andıran bir günde belki de yok oluşa direnmek için birbirine tutunan, birbirini tatmin ederek büyüyen bir kalabalıkla baş başa kalıyoruz. Güzellik standartlarını karşılama çabasına savaş açan Holzinger bizi gerçek kadın bedenleriyle karşılaştırıyor. Dik ve iri olmak zorunda olmayan memeler, şekilli olma derdi olmayan kalçalar ve pornografik sahte kalıplardan uzak orgy sahneleriyle her zaman karşılaşılması mümkün olmayan bir gösteriye şahitlik ediyoruz. Seks ve orgazm, medyanın ve ataerkinin bize dayattığı estetik algısından uzak bir şekilde tüm doğallığı, şehveti ve gerçekçiliğiyle sahnede.
Naomi Wolf, The Beauty Myth kitabında “Kadınlarda yaşlanma ‘güzellikten düşme’dir çünkü kadınlar zamanla daha güçlü olur. Kadın kuşakları arasındaki bağlar sürekli yeniden koparılmalıdır: Yaşlı kadın gençlerden korkar, genç kadın yaşlılardan; güzellik miti tüm kadın yaşam süresini kısaltır.” der. Bu güzellik miti ataerkinin kadınları arzu nesnesi olarak gördüğünü bize hatırlatır. Öyle ki bugün en çağdaş, en beğendiğimiz sanat kurumlarında bile ne kadar az dile getirsek de kadınlar nasıl göründüğünün kaygısını taşımaktadır. Yalnız yaşlılık ve gençlik değil, beden güzelliği algısı da toplum tarafından dayatılanlarla ilişkilidir. Kapitalizm ve onun araçları yaşlı veyahut alışılagelmiş güzellik standartlarını karşılamayan kadın bedeninden korkar. Çünkü kadın kapital olanın makbul gördüğü sınırların dışına çıktıkça kapitalizm ondan beslenemez. Böylece yaşlı veyahut çirkin olarak atfedilen kadınlar kapitalizme ait olmayı reddettiklerinde sırf onlara hizmet etmedikleri için canavarlaştırılırlar. Bu canavarlaştırılma adeta modern bir Frankenstein efektidir. Kontrol edilemez ve “aykırı” olanı öteki konumuna koyar. Holzinger, yaşlı ve genci aynı sahnede buluşturarak kapsayıcı bir fotoğraf oluşturmanın yanı sıra, kadınların yaşam döngüsünü de bizlere gösteriyor. Gençlik ve güzellik sonsuza kadar sürmek zorunda değil ve bu son derece normal. Seks, merkezde olmak zorunda değil, sahne yalnızca güzel olana ait değil ve bu son derece normal.

Bu sahnenin sonundaki doruk noktasıyla beraber, ekip stetoskop ve önlüklerini giyerek Holzinger’ı bir sandalyeye oturtturuyor. Kamera kayda başlıyor ve görüntü ekranda yansıtılıyor. Holzinger’ın bacağındaki dikişleri seyretmeye başlıyoruz. Oyunculardan biri ebe olarak dikişleri tek tek söküyor ve diğer kadınlar bir koro hâlinde ona ıkınmasını söylüyorlar. Holzinger acıyla ıkınıyor ve sökülen dikişlerin altından minik üç boyutlu bir embriyo çıkıyor. Ebe “Muhteşem bir müzikal!” diye bağırıyor. Bu bir müzikalin doğuşu ve her şey şovun bir parçası. Burada aslında her şeyin şov dünyasında farklı versiyonlarla yer edinebildiğini görüyoruz. Sahnede hayata dair olan her şey form değiştirerek ya da orijinal hâliyle kendine yer edinebilir. Bu sahnenin sonunda şarkılar ve müzikle birlikte tıp dünyasının derinlerine iniyoruz. Irkçı psikologlardan bahsediliyor, antidepresanlarla olan ilişkimize değiniliyor, estetik operasyonlarla kaşlar kaldırılıyor, öjeni gündeme getiriliyor ve Freud sahneye çıkıp vajinaya dair yargılarından bahsediyor. Freud, kadınların eksikliklerine vurgu yaparken onun kadın bedenine ne kadar ataerkil yaklaştığını bir kez daha hatırlıyoruz. Freud, New Introductory Lectures on Psychoanalysis’de “Kız çocuğu, kendi hadım edilmişliğini kabul eder; böylece erkeklerin üstünlüğünü ve kendi aşağılığını da kabul eder. Penis kıskançlığı geliştirir…” der. Oyunda bu düşüncelerin plastik karşılığı olarak sahnede kendini kaybetmiş ve kadın bedenini aşağılayan bir Freud görüyoruz. Kadınları muayene ediyor ve penis eksiklerine değiniyor. Hatta kendi penisi yerinde mi diye sık sık kontrol ediyor. Bütün bunları yaparken o kadar kendinden geçmiş ve hiperaktif davranıyor ki kendini gülünç duruma sokuyor. Onun düşüncelerinin aslında kadınlık algısı ekseninde ne kadar komik olduğunu görüyoruz. Bu sahne bize erkekliğin ve tıbbın kadınların bedeni, fikirleri ve iffetlerine yönelik yargılarının sona ermediğini, aksine bir çığ gibi büyümeye devam ettiğini hatırlatıyor. Modern tıp bedenlerimizden ne istiyor? Tam bu noktada oyundaki canlı estetik sahnesini düşünüyorum. Genç bir performansçının sarktığı düşünülen -aslında çok dinç ve güzel olan- yüzü sahnede kancalarla geriliyor. Bu sahneyi izlerken omuzlarıma büyük bir ağırlık çöküyor. Kusur biz kadınlar için öyle bir kelime ki sanki gittiğimiz her yerde peşimizden geliyor. Her zaman düzeltilmesi gereken bir şey mutlaka varmış gibi hissettiriyor. Seyirci bu anı dev ekrana yansıtılmış bir şekilde canlı seyrediyor. O yüz aslında sadece bir yüz olmaktan ziyade özellikle 2010 yılı sonrası dünyada viral olan yüz estetiği akımına büyük bir gönderme. Bütün yüzler gerilmek zorunda, tıpkı bütün yüzler günün birinde kırışmak zorunda olduğu gibi… Naomi Wolf, The Beauty Myth kitabında yüz gerdirme hakkında şunları söyler: “Kadınlar yüz gerdirme ameliyatı oluyor çünkü bu toplumda, böyle işlemleri yaptırmayan kadınlar sanki gözden kayboluyor.” Sahnede yüzünü gerdiren genç performansçının yüzündeki ifade zamana meydan okuma isteği taşıyor. Belki de toplum içinde var olabilmek için acı çekerken fark edilmeyi düşünüyor. Fark edilmeyi düşünmese bile onaylanmak mı istiyor? Bu son derece gerçek değil mi? Düzen, kendine adapte olamayanı görünmez kılıyor ve görünmez kılınansa genelde kadınlar oluyor. Sistemin kadınların omuzlarına bıraktığı yükü bir kez daha hatırlıyoruz. Peki ya biz genç ve güzel görünme uğruna çabalarken ölümsüzlüğü mü arıyoruz yoksa zaten kendi kıyametimizin içinde mi yaşıyoruz? Holzinger’ın kadınları bütün bunların farkında. Belki de en çok seyir zevki veren şey de bu: Sistemi içtenlikle reddeden, onunla dalga geçen, var oluşu olduğu gibi kabul eden kadınları seyretmek.

En etkileyici sahnelerden biriyse büyük bir cam fanusun ardında kalan ve oradan çıkmaya çalışan robot hayvanların olduğu sahne. Bu robottan hayvanlar dakikalar boyunca camları delmeye çalışarak dışarı çıkmak için çabalıyor fakat sonunda onları dışarı çıkaran insanlar oluyor. Yapay zekânın geliştiği, gerçek ve sahtenin birbirine karıştığı günümüzde insan robotları köleleştirmek için mi kullanıyor? Hiyerarşiye olan düşkünlüğümüzü çağ ilerledikçe farklı versiyonlarla neden yeniden üretiyoruz? Her yeni yüzyılda yeni Frankensteinlar mı yaratıyoruz?
Oyunun son sahnesinde genç oyuncular yaşlı oyuncuların altına bez bağlıyor ve onlara bakıcılık yapıyor. Bu esnada bezler kirlenmeye başlıyor. Oyunun başında karşılaştığımız orgy şimdi dışkı seliyle yer değiştiriyor. Önce yaşlı ardından bütün kadın performansçılar toplu bir şekilde dışkılamaya başlıyor. Her yer dışkıyla kaplanana dek devam eden bu sahnede seyirciye sahte dışkı dolu mendiller fırlatılıyor. Doruk noktasındaysa bütün performansçılar kendilerini sürekli dışkı selinin büyüdüğü ve kendilerini durduramadıkları bir hâlin içinde buluyorlar. Bu sert ve izlemesi kolay olmayan bir ritüele dönüşüyor. Cinsellik ne kadar dikkat çekiyorsa dışkılamak ve kusmak seyirci üzerinde o kadar tiksinti uyandırıyor. Seyircilerden bazılarının verdiği negatif reaksiyonla ya da salonu terk edişiyle sahnede kadınların genellikle güzel ve erotik olanla bağdaştırıldığını bir kez daha hatırlıyorum. Kadınlar onlara yakışmadığı düşünülen şeyleri yaptıklarında bazı insanlar bundan çok daha fazla rahatsızlık duyuyor. Oysa belki de bu sahnede ele alınan dışkılamak kavramı, kadınlar olarak kurtulmak istediğimiz şeylere, bütün biriktirdiklerimize bir göndermedir. Bir iz bırakmaktır dünyada. Olamaz mı? Bu sahne bana Artaud’un “Bok kokan yer varlık kokar.” sözünü hatırlatıyor. Dışkılamak her zaman kimse yokken yapılması gereken, kirli bir şey olarak algılansa da aslında canlılığın ve döngünün büyük bir parçası aslında.
Ben bütün bunları düşünürken sahnede aniden Frankenstein beliriyor. Bir kadın performansçının bedeninde ete kemiğe bürünüyor. Seyirciye ona neden değişik bir yüz ifadesiyle baktığını soruyor. Günümüzün insanı şu an karşılaştığı kendi yaratmış olma ihtimali olan Frankenstein’dan korkuyor mu? Yoksa farklı olan, öteki olarak görülen nerede ve nasıl olursa olsun önyargılarımızla karşılaşmaya devam mı ediyor? Bunun bir sonu yok mu? Oyunun sonunda “Son Yok” yazan bir yazıyla karşılaşıyoruz. Ardından bütün ışıklar açılıyor. Performansçılardan biri küçük yuvarlak bir buz pisti üzerinde buz pateni yapıyor. Diğer performansçılar selam verirken o piruetler yapmaya devam ediyor. Sahne boşaldıktan sonra bile son seyirci salondan ayrılana kadar buna devam ediyor. Düşüyor, kalkıyor ve kaymaya devam ediyor. Bu döngüyü sürekli tekrar ediyor. Gözlerimi ondan alamıyorum. Gerçekten bir son yok. İnsan belki de yüzyıllardır aynı çemberin etrafında dönüp duruyor ve belki de hiç gelmeyecek olan bir sonu bekliyor. A Year Without Summer, zihnimizi meşgul eden bütün meselelerin altını filtresiz ve özgün bir şekilde oyuyor. Gecenin sonundaysa kendimizi kaçtığımız ya da görmek istemediğimiz ne varsa onları düşünürken buluyoruz.
TEB Oyun Dergisi‘nin 52. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






