Oratoryo: Doyçland
Caner Akdeniz’in rejisi ve Jascha Fendel’in dramaturjik yönetiminde Eylül 2024’te Oberhausen Tiyatrosu’nda prömiyerini yapan Oratorium: Doyçland, kolayca benzeri bulunamayan bir oyun. Alt başlıkta “Hayatın Diskografisi” ve program broşüründe bir şarkı gecesi olarak tanımlanması bu akşamın bütünlüğünü yansıtmakta eksik kalıyor. Sahne ile seyirci arasında güçlü bir birliktelik duygusunun yaratılması bu bütünlüğün bir parçası. Salonda hem tipik “beyaz” ve beyaz saçlı tiyatro izleyicileri hem de Essen Üniversitesi’nden göçmen kökenli öğrenciler bir arada. Seyirciler şarkılara eşlik etmeye, hatta dans etmeye davet ediliyor. Böylelikle bir konser havası hakim olsa da, şarkılar bir oratoryuma uygun şekilde bir anlatıcı tarafından sıkça bölünüyor.
Tiyatro salonuna giren seyircileri sahnenin çoğunu kaplayan hantal, eski model bir Mercedes karşılıyor ve oyun boyunca yerinden kıpırdamıyor. Oyun başladığında anlatıcının aslında bu Mercedes olduğu anlaşılıyor. Sadece şarkıları değil, büyük bir başarıyla şarkıcılığa bürünmüş oyuncuları ve müzisyenleri de zaman zaman birbirinden ayırıyor. Sert, erkek, hafif metalik bir sesle az ve öz konuşuyor. Akşam ilerledikçe bu emektar Mercedes’in kendisini tanımladığı gibi yalnızca “krom ve çelikten bir kalıntı” olmadığını hissetmeye başlıyoruz. Mercedes aslında, Almanya ile misafir işçileri başka hiçbir sembolün yapamayacağı şekilde birleştiriyor:
“Ben sadece bir araba değilim. Ben o arabaydım. Arzu nesnesi. Umut taşıyıcısı. Mükemmellik. Ben Almanya’yım.” Mercedes, misafir işçi göçünün bir hafıza mekânına dönüşüyor; farklı ülkelerden gelen göçmen işçilerin kaderlerine E5 yolundan öte eşlik edip arşivliyor:
“Bin kilometre, tavana kadar yüklenmiş, kalpte özlem, bagajda hayallerle. Yorgun yüzleri hatırlıyorum, her molada koltuklarımda dinlenenleri. Arka koltuğumda oynayan ve gülen çocukları. Tartışmaları, hararetli münakaşaları, aile ve memleket üzerine fısıldaşmaları. Onlar beni sevdiler, ben de onları seviyorum.”

Mercedes, Bruno Latour’un aktör-ağ teorisi bağlamında sahnede bir aktör hâline geliyor; aynı zamanda Hartmut Rosa’nın rezonans kuramı ya da Karen Barad’ın “agential realism” ışığında okunması da mümkün. Kesin olan şudur ki, onsuz misafir işçi göçü bildiğimiz biçimde gerçekleşmezdi. Adalet Ağaoğlu da Fikrimin İnce Gülü (1976) romanında misafir işçi Bayram’ın kaderini Mercedes’inin kaderiyle sıkı sıkıya bağlamıştı. Roman, İlyas Salman’ın başrolünde Mercedes Mon Amour (1992) adıyla sinemaya uyarlanmış ve uluslararası başarı kazanmıştı.
Hurdacıya verilmeden önce (“Ben yaşlıyım, yorgunum, artık rağbet görmüyorum.”), Mercedes seyirciyi farklı bir yolculuğa çıkarıyor: “Hayatım boyunca bana eşlik eden eski şarkıları son bir kez daha duymak istiyorum.” Böylece Ruhi Su’nun Acı Vatan şarkısıyla misafir işçi diskografisinin ilk şarkısını dinliyoruz:
Almanya acı vatan
İnsana hiç gülmeyi
Nedendir bilemedim
Bazıları gelmeyi
“Almanya acı vatan” sözü, Almanya’daki Türk göçmen işçilerin kültürel hafızasına derinden kazınmış, deyimleşmiş bir ifade. Ancak oyunda yalnızca Türkçe’den çevrilen şarkılar değil, doğrudan Almanca yazılmış eserler de seslendiriliyor. Örneğin Cem Karaca’nın Mein Deutscher Freund (Arkadaşım Alman) adlı şarkısı:
Türk erkeği, sana ihtiyacımız var
Gel bu ekonomik mucizeler diyarına
İş seni orada bekliyor
Geleceği ellerine al
Ağır iş, ağır mark
Türk erkeği, sen henüz bilmiyorsun
İnsanlığını değiştireceksin
Bir bant vardiyasıyla
Şarkı, sonunda daha umutlu bir tonla bitiyor:
Türk çocuğu ve Alman çocuğu
Siz bizim umudumuz olacaksınız
Şimdi hâlâ duvar olan yerde
Onları yıkın, paramparça edin
Anlamaya köprüler kurun
Kalplerin dile ihtiyacı yok
Yeni bir dünya doğacak
Yepyeni doğacak
Eğer isterseniz
Bunu başarabilirsiniz
Türk kadını, erkeği ve çocuğu
Türk kadını, erkeği ve çocuğu
Hayaliniz o zaman gerçekleşecek
Bu özlem dolu ve eleştirel şarkılar, Derdiyoklar’dan Şoför Kardaş veya Aşık Metin Türköz’den Guten Morgen Maestro gibi daha hareketli parçalarla çeşitleniyor. İspanyolca (Trico Trico Tra -Toni Los Santos), Sırpça (Gastarbajterska– Riblja Corba) ve Yunanca (Protomaya– Prosechòs) şarkılar da kimi zaman eleştirel, kimi zaman nostaljik bir tınıya sahip. Hepsi, memleket özlemi, ağır çalışma koşulları, dışlanma ama aynı zamanda yaşam sevinci ve daha iyi bir hayat umudunu konu alıyor. Oyuncular, Ronya Oppelt, Regina Leenders ve Khalil Fahed Aassy, yabancı dillerdeki şarkıları büyük bir başarı ile seslendiriyor Oyunda yer alan çoğu şarkıları Songs of Gastarbeiter albümlerinde derleyen İmran Ayata ve Bülent Kullukcu, müzisyenleri “öncüler” olarak tanımlıyor:

“Öncüler, yalnızca acı çeken değil, aynı zamanda mücadeleci ve ironik tavırlarıyla Alman toplumunun keskin gözlemcileriydiler. Öncüler, daha Türk-Alman rapçiler ortaya çıkmadan çok önce Anadolu disko-folk gibi yeni tarzlar yaratmış, türler arası denemeler yapmış ve hatta rap formunda deneyler gerçekleştirmişlerdi. Öncüler, çünkü arabesk soundunu Almanya’ya taşıdılar, diller arasındaki geçişlerle ustalıkla oynadılar ve Almanca’ya özgün bir tını kazandırdılar.”
Eserin başlığında “Deutschland” Türk fonetiğine göre yeniden yazılmış: “Doyçland”. “Alamanya” kavramı, oyunda seslendirilen birçok göçmen işçi şarkısında geçiyor. Bu dilsel yabancılaştırma, Mercedes gibi, Türk-Alman göçünün ortak tarihini simgeliyor: Bu göç bazen sanıldığı gibi tek taraflı veya tamamlanmış değil, her iki ülkede, günümüzde ve gelecekte toplumsal, siyasal ve kültürel gelişmeleri etkilemeye devam eden bir süreç.
Başlığın “oratoryo” terimiyle birleşmesi şarkıların ve anlatıcının sırayla ön plana çıkması dışında da izleyiciyi düşündüren bir unsur. Bu müzikal form Hristiyan geleneğinden gelir, dini metinler dramatik ve müzikal olarak icra edilir. Eğer kutsal oratoryolarda müzik vaazların çerçevesini çizmişse, burada Mercedes’in sözleri bir tür vaaz mıdır? Oyuncular sahneye rahipleri andıran cüppelerle çıkıyor. Ama gregoryen ilahiler yerine, hem hüzünlü hem de hareketli şarkılar duyuluyor; seyirci hem düşünceye hem coşkulu dansa davet ediliyor.

Seyirciler Conny Froboess’in çok bilinen Zwei Kleine Italiener (İki küçük İtalyan) şarkısının son ezgilerini mırıldanırken, sahnede aniden Rostock-Lichtenhagen’deki ırkçı saldırıların görüntüleri beliriyor. Mercedes, Mölln ve Solingen saldırılarını da hatırlıyor:
“Solingen’deki şoku hatırlıyorum. Beş masum insanın hayatını kaybettiği evin kömürleşmiş kalıntılarına bakan insanların yüzlerindeki dehşeti. Sokaklara yayılan yas ve öfkeyi duydum. […] Almanya’nın en karanlık anlarına tanıklık ettim; nefretin ve şiddetin üstün geldiği anlara. Gövdem bu saldırıların izlerini taşıyor, ama asıl izler insanların kalplerinde kaldı. Ben bir anıtım, nefret ve hoşgörüsüzlüğün yeniden alevlenmesine karşı uyanık kalmanın zorunluluğunu simgeleyen bir sembolüm. Ben geçmişin tanığıyım ve geleceğin farklı olmasını umut ediyorum.”
“Acı”, “öfke” ve “umutsuzluktan” Türkçe-Almanca rap doğar; “kendini duyulmamış hissedenlerin sesi, baskının kroniği, adaletsizliğe karşı bir haykırış” olur. Bu müzik, Cartel’in aynı adlı parçasıyla temsil ediliyor.
Finalde Mercedes rolünü sorguluyor:
“Bu gösteri için bir ikinci el araba satıcısının avlusundan satın alındım, hiçbir uyarı ve rızam olmadan. Sanki yalnızca ölü bir aletmişim gibi. İnsanların kalplerine dokunan, yüzlerine gülümseme getiren eski, paslı bir arabanın sahne aldığı bir gece. Müziğin insanla makine arasındaki sınırları aştığı, hepimizi birbirine bağladığı bir gece. Ama ben kendimi aldatılmış ve biraz da istismar edilmiş hissettim.”
Mutlu sonun “tarzı” olmadığını söylese de, bilge Mercedes bu duygusal ve birliktelik yaratan gecede – müzisyenlerin ve şarkıcıların performanslarının; Mercedes’in anlatıcı rolünün; farklı dillerin; kişisel hatıraların ya da akrabalar, arkadaşlar ve komşuların anılarının müzik aracılığıyla çeşitli yankı eksenleri boyunca birleşerek büyük bir rezonans alanı oluşturduğu bu anda – belki abartılı ama asla kitsch olmayan sözlerle noktalıyor:
“Gerçekten değerimin bilindiği, özgünlüğümün tanındığı ve bana saygıyla davranıldığı bir geleceğin hasretini çekiyorum. Sadece sergilenen bir süs eşyası olmak istemiyorum. Şimdi birkaç bağlayıcı, sevgi dolu cümle daha söylemeliyim. Benden böyle istendi. Ama mutlu son benim tarzım değil. Sevin birbirinizi. Bu kadar canlı ve çeşitli topluluklara sahip olmak bir armağandır. Onlar ülke için bir zenginliktir ve nefret ile dışlanmaya karşı bir siper. Hele ki sağ ideolojilerin yeniden güç kazandığı bu zamanlarda. Uyanın.”
TEB Oyun Dergisi‘nin 52. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






