Apsolit ile Yüzleşmek: Hiçbir Şey Gerçek Kadar Çarpıcı Değil
Sıcak bir yaz günü Kadıköy Bahariye’deyiz. Apsolit oyununun hem yazarı hem de oyuncusu İbrahim Barulay ile kahvelerimizi yudumluyoruz. İlk kez tanışıyoruz. İkimiz de hem biraz heyecanlı hem de biraz stresliyiz. Önce kısa bir tanışma ve gündelik sohbet gerçekleştiriyoruz. İbrahim Barulay çok sıcak kanlı ve cana yakın biri. İçten kişiliğini ilk anda fark ediyor ve onunla iyi anlaşacağımdan, güzel bir söyleşi gerçekleştireceğimizden emin oluyorum. Ve başlıyoruz…
Aslı Kaplan: Merhaba, hem kendinizden hem de tiyatroyla yolunuzun nasıl kesiştiğinden kısaca bahseder misiniz?
İbrahim Barulay: İbrahim Barulay. 1989 Van doğumluyum. Orada büyüdüm. Yaşadığım mahalle çarşının yedi kilometre uzağındaydı. Altı çocuklu bir ailenin en büyük çocuğuyum. Büyüdüğüm mahalle Van’ın en eski mahallelerinden biriydi. Oyun, her yerdeydi. Camii, futbol, çayırlar bizim için oyun demekti. Çayırlarda yaz kış top oynayarak maceralar dolu bir çocukluk geçirdim. Çocukluğumla ilgili yüzlerce mitleştirdiğim anım var. Amcalarım ve babamın götürdüğü divanlarda çok iyi dengbejler dinledim. Hatta babam da dengbejdi. Oradan dinlediklerimden yola çıkarak buna merak saldım ve zamanla arkadaş çevresinde nam saldım. Ortaokul son sınıf öğrencisiyken müzik öğretmenimiz Berivan Delen sesi güzel öğrencilere şarkı söyletirdi. Bir gün benim müzik konusunda yetenekli olduğumu söyledi ve güzel sanatlar lisesinde okumam için beni yönlendirmek istedi. Hatta beni lojmanında misafir etti. Ardından yirmi gün boyunca bana şan dersi verdi. Babama müzik yapmak istediğimi söylediğimde beni öteledi. Kendisi gece süpermarkette bekçi, gündüzleriyse inşaat işçisiydi. Müziği düğünlerdeki alkolik müzisyenlerden ibaret sanıyordu. Edebiyat ve müzik öğretmenlerim babama ısrarcı olsa da babama ulaşamadım. Bir akrabamın vasıtasıyla çarşıya yakın bir liseye kayıt oldum. Lise, tiyatro konusunda benim için bir kırılma noktası oldu. Tiyatro benim için büyük bir açılmaydı. 4. Van Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Şenliği’ne denk geldim. Bütün okullar şenliğe hazırlanır ve hangi okulun oyunu başarılı olacak diye büyük bir rekabet olurdu. Bu şenlik bizim için yirmi günlük bir kaçış, mola demekti çünkü ben bir yandan da bir çocuk işçiydim. Şenlikler, düğünler, divanlar devam ediyordu ama bir yandan da kendimi bildim bileli birilerinin bostanını kazıyordum. Hayvanların yünlerini kırpıyor ve çeşmede yün yıkıyordum. Bu aslında sadece ekonomik özgürlüğünü kazanan bir çocuğun hikâyesi değil, o coğrafyanın da hikâyesi. Ve hayatım bu işleyişle akarken lise bitti. Devlet Tiyatroları’nda sözleşmeli çalışmaya başladım. Figürasyonda çalışırken konservatuvar okumaya karar verdim. Sınav sürecimin ikinci yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Oyunculuk Anasanatdalı’nı kazandım. 2009-2010 senelerine tekabül ediyor. 2008-2009 senelerinde Tuncer Savcı’nın yardımcısı oldum. Geleneksel tiyatromuzdan Hacivat ve Karagöz ile tanıştım. Asma davul ve zille kendimi onun yanında çalışırken buldum. Güzel zamanlardı… Dil, müzik, makam üzerine söz söylemek ilgimi çekti. Okuldayken bir sahne çalışırken onun o gerilimini taşıdıktan sonra meydanlarda bağırarak rahatlamak sanırım bana iyi geliyordu. Bununla alay eden ve küçük gören çok arkadaşım oldu. Aksine gelişigüzel çığırdığım maniler, gelişigüzel söylediğim gazeller beni besledi… Yazları iştahla hayal perdemi kurmadığım meydan yoktur. Meydanlarda gelişigüzel söylediğim gazeller, istediğime lâf attığım tasvirler beni özgürleştirdi.
2014’te okuldan mezun oldum ve İstanbul’a gelme kararı aldım. 2014-2017 seneleri arasında Semaver Kumpanya’da çeşitli oyunlarda yer aldım. 2016 senesindeyse performansın koordinasyon kısmında da yer edinebileceğimi fark edip koordinatör oldum.

İbrahim Barulay Apsolit oyununda.
A.K: Oyunun yazarı ve oyuncusu olarak sizi Apsolit İsmail’in hikâyesini anlatmaya iten temel itki neydi? Çocukluğunuzun izleri bu autofictionda güçlü bir kaynak oldu diyebilir miyiz?
İ.B: Gördüğüm güzellikleri, dinlediğim şarkıları, destanları ya bir albümde, ya bir kitapta ya da bir hikâyede toplayacaktım. Bu aslında bir anlatma hissi, anlatma ihtiyacı. Okulda, meydanlarda, sahnelerde öğrendiklerimle büyüdü her şey. Finalde bir yüzleşmeye doğru giden hikâyemin koca bir repertuvarı oldu bu oyun. Metni tam dört buçuk senede yazdım. Hikâye aslında bir şarkıdan yola çıktı. Biz bazı geceler Stradomart ekibiyle toplanırız. Birbirimizin yelpazesini besleyecek kadar yakın şeyler tükettiğimiz arkadaşlarımla Karargâh adını verdiğimiz, Balat’ta yer alan müstakil bir evde yaşıyoruz. İki müzisyen, iki oyuncu, iki görüntü yönetmeni, bir fotoğrafçı kolektif bir yaşamın parçasıyız. Toplanmalarımızdan birinde arkadaşım Yağmur Uçaner, şimdi oyunun girişinde yer alan Ray Charles Çığlığı adlı şarkıyı çaldı. Ben de o gece oyunun girişinde çaldığım versiyonunu doğaçladım. Hepimiz şarkıyı çok beğendik. Ben o gece, bu şarkıyla bir oyun yapacağım, dedim. Dört sene sürdü. Ray Charles Çığlığı, beraberinde bir sürü hikâye getirdi ve beni çocukluğuma götürdü. O coşkuyu hatırladım… Kendimi sürekli arkadaşlarıma, kız arkadaşıma bir şeyler anlatırken buldum.
Sırrı Süreyya Önder’in de Anadolu’da çok kulak mollalarının olduğu üzerine konuşması zihnimi açtı. Meğer ben de bir noktada bunu yapmışım. Hikâyeleri mitleştirmek, hikâyeleştirmek bir hastalık mı bunu zaman zaman sorguladım. Çünkü herkes hayatı bu şekilde benim gibi romantize ederek mi yaşıyor bilmiyorum. Ama çocukluğum, şenlikler, divanlar, rakslar… Çok şey biriktirdim. Günün sonunda, iyi bir kuşbaz, bir bülbülü bir süre dinler, onun nerelerden, kimleri dinlediğini deşifre eder ve lezzetine bundan pay biçer.
A.K: Kendinizden bir parçayı seyirciye açarken bir oyuncu olarak bundan nasıl etkilendiniz?
İ.B: Oyun sonrası tebrik edilmek ve alkış almak zaten olmazsa olmaz ama… Oyun sonrası uzun uzun sarıldığım insanlar oldu. Bir söyleşide hislerini ağlayarak anlatan insanlar oldu. Oyunda arkadaşlarımla raks ediyorum diyerek anlattığım arkadaşlarımdan biri oyunu izledi. Söyleşide söz aldı ve bizim çocukluğumuzu ağlayarak anlattı. İlla ağlatmak gerekmiyor fakat herkesteki tasviri çok başka. Bu süreç hâlâ devam ediyor benim için. Belki izlediklerinde annem ya da babam da kendinden çok şey bulacak. Henüz oyunu izlemediler. O yüzden bütün bunlar çok tarifsiz hisler… Böyle ilerleyeceğini tahmin edemezdik. Evet, bu benim çocukluğumla yüzleşmem ama artık seyirciyle paylaştığım o şey seyircide o kadar başka bir şeye dönüşüyor ki… Çok tarifsiz. En basitinden oyunda Kanaryaseverler Yetiştiren Derneği’nde Erdal ile tanışan İsmail’in hikâyesi aslında benim Erdal Erzincan ile olan yolculuğum. O benim usta olarak gördüğüm isimlerden biridir. Hatta kendisini oyuna davet ettim, geldi izledi. Benim bağlamaya olan aşkımdan ama babamın buna izin vermemesinden bahsettim ona. Oyunda bunun gibi çok fazla detay var.
A.K: Oyunda anne ve baba motifleri iç ve dış dünya olarak kurulmuş. Bu sizin yüzleşmenizin bir parçası mı, yoksa kurgusal olarak ele aldığınız bir şey mi?
İ.B: Oyunun sözü ne olmalı, katmanları ne olmalı gibi detaylar sizin gibi oyunun detaylarını merak eden ve oyuna farklı bakış açılarından bakabilen insanlarla yaptığımız sohbetlerden doğdu. Okulumda eğitim aldığım süreçte tasarım ve yazarlık bölümüyle ortak dersler aldım. Bu hikâye başlarken Burak Çapan, bana teknik detaylara da önem vermem gerektiğini söyledi. Bu oyunun ilk versiyonu aslında otuz sekiz sayfalık bir hikâye. Ben bunu bir hikâye olarak yazdım. Şimdi on sekiz sayfalık bir oyuna dönüştü. Hâlâ yüzleştiğim bir hikâyenin detayları bunlar… Oyunda bahsettiğimiz kedileri besleyen Madam Irini benim gerçekten Balat’tan komşum mesela. Eşini kaybettik. O Atina’ya yerleşti. Kediler de bize ondan miras kaldı. Onun da oyunu izlemesini çok istiyorum. Oyundaki anne ve baba figürü aslında kurgu değil, babam ve annemden çok şey taşıyan iki karakter. İkisi de tahsil yapmamış insanlar. Annem hâlâ Türkçe konuşamaz mesela. Halam, yengem, annem… Aslında bu hepsinin hikâyesi. Kadını sündürmenin hikâyesi aslında bu. Benim için de bu fotoğraf böyleydi. Onu güzellemek, onun ağzına göre laf yazmak istemedim.

A.K: Evet, aslında soruyu kurmaca üzerinden sordum çünkü çekindim. Sonuçta bu sizin hikâyeniz ve ne olursa olsun kırılgan yanları olabilir.
İ.B: Ben de cevap verirken böyle hissediyorum ama galiba bir yerde bu yüzleşmeye cesaret ettiğim gibi onu anlatırken de bu cesareti sürdürmem gerekiyor. Sebebi de şu benim için: Hiçbir şey gerçek kadar çarpıcı değil. Sahnede tiyatroyla anlatma ihtiyacı duyduğum hikâyeler bir başkasına zaman kazandırma ihtimali taşıyor. Sonuçta hepimiz aktarıcıyız bir yerde. O yüzden bunda beis görmüyorum. Belki bu kadar cesaretle anlatsam da ailem oyunuma geldiklerinde anlatamayacağım. Bununla yüzleşemeyeceğim… İsmail’in aslında sonsuz bir kederi var. O, bu kederi bize pürneşe anlatıyor. Ben de bu pürneşesini unutturmamaya çalışıyorum. Daha çok neşeli bir yerden anlatmaya çalışıyorum. Ne eksik ne fazla olmasına gayret ediyorum. Annemle babamın hakkını yemek istemiyorum. Bu aktarıcı olma hikâyesinde kederin içinde hapsolmaktansa oyunsu bir şekilde yüzleşmeyi tercih ediyorum. Dört buçuk sene süren bu macerada en çok dikkat ettiğim şeylerden biri buydu.
A.K: Kederle pürneşenin kesiştiği bir noktadan hikâye anlatmayı başarıyor olmanız çok etkileyici. Örneğin, oyunda bir kentsel dönüşüm hikâyesi var. Bu hikâye de oldukça metaforlu ve katmanlı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Kentsel dönüşümün yitirmemize sebep olduklarını didaktik bir yerden değil, oyunsu bir yerden anlatıyorsunuz. Benim için bu hem çok gerçek hem de çok zekice bir tercih. Çünkü yalnızca İsmail’in değil toplumun da bir değişim ve dönüşüm içinde olduğunu gösteriyor bu detay bize. Oyuna bu katmanı eklemeye nasıl karar verdiniz?
İ.B: İlkokuldayken bazı sıra arkadaşlarımızın komik hâllerini hatırlıyorum. Giydiği kıyafetlerden, ayakkabıdan… İstanbul’a geldiğimde de İstanbul’un lokal yerleri dışında kapıcılığın çok yaygın bir meslek olduğunu gördüm. Akrabalarımın ya da köyden başka insanların buraya kapıcılık için geldiğini hâlâ duyuyorum. Bunun yanı sıra oyun üzerinde çalışma sürecim devam ederken Maraş depremini yaşadık. Aslında tam da bu kentsel dönüşümün getirdiği bireysellik, yalnızlık, onun içinde gezinen tüm duygular bu süreçten mesuldür. İllegal Yusuf’un söylemi tam olarak bu aslında. Maraş depreminde on beşinci ya da yirminci gün arkadaşlarımızla burada ne yapabileceğimizi düşündük. Geri dönüşlerle birlikte hayal perdemizi, sazlarımızı, düdüklerimizi, oyuncaklarımızı yanımıza alıp bir arabaya doluştuk ve yola çıktık. “Bu çok katlı mağaralara nasıl tamah eder insan. Yarın bir gün altında kalırsınız sesinizi duyan olmaz.” Bunu keşke herkese söyleyebilsem.
A.K: İçten ve dürüst cevaplarınız için çok teşekkür ederim. Sizinle tanışmak büyük bir keyifti. Umarım yeni hikâyelerde yine karşılaşırız.
İ.B: Keyifli sohbetiniz için ben teşekkür ederim. Her zaman bir telefon uzağınızdayım.
Akrebin yelkovanı nasıl kovaladığını fark etmediğim keyifli sohbetimiz bitse de yeni bir dost kazandığımı hissediyorum. Umutluyum. Ne olursa olsun üretmeye devam eden ve risk almaktan çekinmeyen sanatçılar bana umut veriyor. Aynı zamanda bir oyuncu olarak kendi hikâyesinden, köklerinden beslenen yazarların cesaretine bir kez daha hayran kalıyorum.
TEB Oyun Dergisi‘nin 51. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






