Tuğladan Evler, Çubuktan Evler, Samandan Evler

Tuğladan Evler, Çubuktan Evler, Samandan Evler[1]

İçinde bulunduğumuz çağda, özellikle küresel çapta etkilendiğimiz pandemiden sonra tüm insanlık; bilişsel olarak aşina olduğumuz sanat formlarını hem üretici hem de tüketici tarafından daha hızlı sorgulamaya başladı. Tıpkı bugün tiyatronun dönüm noktalarını ifade ederken Brecht’in epik tiyatrosunu ya da 1968 Fransız öğrenci devrimi sonrası alternatif, bağımsız topluluklarını ve performatif yaklaşımını örnek veriyorsak gelecekte de bu günleri kırılma noktası olarak adlandıracağız gibi görünüyor. Pandemiyle beraber artık oyuncuyla göz göze gelmeden, diğer seyircilerle beraber duygudaşlık kuramadığımız formlarla tanışsak da sadece pandemi nedeniyle değil; doğal afetler, göç, savaşlar, iklim değişikliği gibi tüm olumsuzluklardan önce sanatın, tiyatronun etkilendiği bir dönemdeyiz. Öte yandan teknolojik gelişmelerle beraber artık gerçeklik algımızın sorgulandığı, fiziksel sınırların eridiği ve yerinin neyle doldurulacağı konusunda birçok farklı görüşün bulunduğu, ezberlerin bozulduğu bir çağdayız. Geleceğin eskisinden daha hızlı yaklaştığı dönemde Dorita Hannah’ın Üç Küçük Domuzcuk masalından yola çıkarak tiyatro mekânı ve performans alanına dair tasviri; geleceğe de ışık tutacak gibi görünüyor. 19. yüzyılın kalıcı ve anıtsal tiyatro binaları tuğla evleri temsil ederken; 20. yüzyıldaki tiyatronun topluluk temelli, dönüşebilir, esnek tiyatro mekânlarını çubuktan evlere; 21. yüzyıldaysa tiyatronun artık tamamen geçici, açık hava mekânlarında ya da pop up mekânlarda var olması samandan evlere benzetiliyor. Dolayısıyla artık performans mekânları sadece mekândan ibaret olmayıp oyuncu gibi bir role bürünüyor. Geleceğe bakmadan önce gelin yönümüzü kısaca bir geçmişe çevirelim.

Tiyatro mekânının geçmişini birçok akademik çalışma Antik Yunan döneminin, önündeki manzarayı kucaklayan bir yamaca sırtını dayayan; kamusal bir etkinliğin amaçlandığı ve binleri ağırlayan mermer sıralı, gösterişli ve kütlesel bir mekân olgusundan başlatır. Zamanla bu kütlesel yapının bölümleri seyirci ve oyuncu ilişkisini sorgulayan formlarla birbirine yaklaşır veya konum değiştirir. Bu birbirine karşı çeşitlenen hareket, bütünün zamanla parçalanarak hafiflemesine, esnekleşmesine yol açtığı gibi yeni ideolojik biçimlerle şekillenen yeni sahneleme biçimlerini oluşturur. İşte bu dönüşümü Dorita Hannah; tuğla evlerden saman evlere uzanan bir yolculuk olarak tasvir eder makalesinde. Tiyatronun geçmişinde ilk önceleri dinin yüceliği ardından hükümetlerin güç göstergesiyle devasa hacimli tiyatro binaları; masalda olduğu gibi tuğladan evler kadar sağlam ve yıkılamaz niteliktedir. Seyirciler ve performans sanatçıları bu her noktası önceden ezberlenmiş, konvansiyonel bir bilinçle sanatın icra edildiği büyük hacimlerde; seyirciler kendilerine ayrılan koltuklarında, izleyici sanatçılarsa metindeki her ifadenin ezberlenmiş uygulamasıyla güvendedirler. Sahneleme biçimi tiyatro binasının ilk tuğlasının yerine konulduğu anda şekillenmiş, seyirci koltuğuna geçtiği andan itibaren ise sahnedeki oyun gerçekliğini tek bir bakış açısından izlemeyi kabullenmiştir.

Fakat 20. yüzyılın ilk çeyreğine gelindiğinde artık gerçeklerin olduğu gibi kabullenemeyeceği; tek bir bakış açısından tüm gerçeklerin görünemeyeceği düşüncesi “izm” sanat akımlarını ortaya çıkarmıştır. Bu sahne gerçekliğini fütürizm, sembolizm, ekspresyonizm, konstrüktivizm gibi farklı bakış açılarını benimseyen yönetmenlerin kendi gerçekliğini gösterme şekilleri ilk önce seyircilerin performans sanatçılarıyla olan ilişkisini; farklı bakış açıları kazandırmak amacıyla sorgulanmasına sebep olmuş; bu arayış mimari kabuğun kütlesel hacminde değişikliklere yol açmıştır. İşte bu anda tuğladan evlere görece daha esnek çubuktan evler ortaya çıkmış; Peter Stein’ın Schaubühne’si, Ariana Mnouchkine’in La Cartoucherie fişek fabrikasında oyunlarını sahneleyen Güneş Tiyatrosu (Theatre du Soleil) ve Peter Brook’un seyircilerin sahneye sokulduğu Theatre des Bouffes du Nord gibi yaklaşımlar zamanla hem sahnelemede esnek hem de fiziksel sınırların erimeye başladığı yapılar ortaya koymuştur.

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın koşulları sürekli değişen kaygan zemini ise artık kalıcı, büyük kütleli ve sabit yapıların inşasını zorlaştırıyor. Çünkü bir yapı ne kadar katı olursa o kadar çağa ve koşullara ayak uydurmakta zorlanır. Tıpkı buğday başaklarının esneyen gövdeleri sayesinde şiddetli rüzgârlarda kırılmayıp doğa şartlarına uyum sağlamak için savrulurken ayakta kalmalarının mümkün olması gibi. Günümüzde de samandan evler; tiyatronun mekânsal oluşumuna dair içinde bulunduğumuz ekonomik krizler nedeniyle artan maliyeti dengelemek; sürdürülebilir bir anlayışla çevreci ve geri dönüştürülebilir nitelikte yapı stokunu kullanmak ve doğal afetler, salgınlar gibi bir arada toplanmanın güvenli olmadığı ortamlarda sanatın hâlâ ayakta kalmasını kolaylaştıran buluşma alanlarını sunuyor.

Rimini Protokoll – Remote İstanbul

21. Yüzyılın Samandan Evlerini Mesken Edinen Tiyatroları

Küreselleşmeyle birlikte dünyanın neresinde bir kelebek kanat çırpsa rüzgârından haberdar olduğumuz çağımızda, tiyatro binası dışındaki geçici ve gündelik mekânları mesken edinen topluluklar; uluslararası festivallerde oyunlarını seyirciyle buluştururken bizler bu tiyatroların oyunlarını ülkemizin dünyayla ilk temas noktası olan İstanbul’da izleyebiliyoruz. Büyük oranda İKSV’nin Uluslararası Tiyatro Festivali sayesinde bu deneysel, yenilikçi, esnek ve çağdaş oyunlarla karşılaşıp dünyadaki yaklaşımın nereye gittiği hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Oyunlarını samandan evlerde sahneleyen Rimini Protokoll, Bread and Puppets, Living Theatre, The Wooster Group gibi topluluklar; daha çok belirlenen temaya özgü, güncel sorunları önceleyen, seyirci katılımını teşvik eden ve önceden hazırlanan bir metne birebir bağlı kalınmayan dolayısıyla yapının sahnede; oyun esnasında kolektif bir üretimle beraber kurulduğu bir sahneleme anlayışı benimsemişlerdir. Rimini Protokoll’ün İstanbul’da gerçekleştirdiği Remote X [2] performansları da fiziksel sınırların eridiği, yazının konu edindiği mekân yaklaşımına güzel bir örnek. 

Ülkemizde dünyada olduğu kadar gerek seyircinin seyir alışkanlığı nedeniyle alıcısının görece az olması, gerek maliyetler ve kurumsal yapılardan izin alma sıkıntıları gibi birçok nedenden ötürü deneysel sahnelemeler az olsa da yine de geçici mekânlarda oyunlarını sahneleyen, performatif ve protest oyunlarla karşılaşıyoruz. Bunlardan biri 2021’de prömiyerini yapan Melek Ceylan’ın hem yazarı hem de oyuncusu olduğu On İkinci Ev. Gündelik hayatta tiyatro misyonu bulunmayan kafe, sanat galerisi, müze gibi farklı mekânların vitrinlerini performans alanına dönüştüren oyun, geleneksel tiyatronun sınırlarını kaldırdığı gibi mekânın vitrinindeki cam bölmeyi, oyunun temasındaki sesini duyuramama olgusunun göstergesi olarak kullanıyor. Oyunu izlemeye gelen seyirciler de kimi zaman karşı sokakta armut koltuklara yerleşiyor, kimi zaman bir kafenin kendi sandalyelerinde bir yandan çayını yudumlayarak oyunu izliyor. Betonarme yapılarda sahnelemeler gerçekleşse de vitrini olan her mekânı oyun yerine çevirme anlayışıyla fiziksel bağlamı algısal bir oyun mekânına dönüştürüyor. Bergama Tiyatro Festivali’nde izlediğim oyunu düşününce genelde geçici ve gündelik hayattaki mekânları kullanan oyunların festival ortamlarını sevdiğini söyleyebilirim. Assos Gösteri Sanatları Festivali’nin Assos’u festival süresince sahneye dönüştüren yapısı; Bergama, Borçka gibi festivallerde bölgedeki sokakların, çarşıların, parkların sahneye dönüşümü samandan evler olarak nitelenen yapıların önünü açıyor; fiziki koşulların yeniden değerlendirilmesiyle bazen de kendilerini çevreleyen ve tiyatronun tanımlanan bir sınırı olmasa da insanları bir araya getirip; duygudaşlık kurulmasına ön ayak oluyor.

On İkinci Ev – Kaş Tiyatro Günleri

Bir Gelecek Hayali

19. yüzyıldan günümüze uzanan Üç Küçük Domuzcuk [3]masalı geçmiş ve günümüz arasında tuğladan evler, çubuktan evler ve samandan evlerle barınmaya dair güvenli sınırları sorgulamayı sonlandırıyor ve bir gelecek tahayyülü sunmuyor. Muhtemelen mimari yapının başrolde olduğu bu anlatıda yazar J. Jacobs uzay çağına tanık olsaydı yeni bir maddeyle gelecekte mekânın algısal sınırlarına dair önerilerde bulunabilirdi. Belki de bugün dijital imkânların gölgesinde aynı fiziksel çevreyi paylaşmasak da aynı sanatsal ürünü izleyebildiğimiz ya da deneyimleyebildiğimiz, yapay zekânın belirli komutlarla sanatsal üretim yapabildiği hatta hologram teknolojisiyle Shakespeare’i bile diriltip ona yeni oyunlar yazdırabileceğimiz bir dönemdeyiz. Ve gelecek yine aynı dijitalleşmenin fiziksel sınırları reddeden doğasıyla şekillenmeye devam ediyor. Ama bizler geçmişin ışığında ve bugünün rehberliğinde şunu biliyoruz ki oyuncu ve seyirciyi bir tema etrafında birleştiren anlatıların mekânı ister tuğlalarla ister sadece ışıklarla ya da boşlukla sarılı olsun; Antik Yunan’dan beri günümüze gelen tiyatro için seyirci ve oyuncunun birlikteliği değişmeyecek. Bir örnekle pandemi esnasında ekranlardan sinema izler gibi kolay erişebildiğimiz tiyatro oyunlarının normal hayata dönmemizle hızla terk edildiğini söyleyebilir ama her koşulda üretimin devam ettiğinin göstergesi olarak düşünebiliriz. Dolayısıyla kim bilir belki bir gün kimimiz Mars’ta bir oyun sahnelerken kimimiz ona başka bir galaksiden el sallayacak ama yine de benzer duygudaşlık etrafında birleşecek, aynı sosyal ortamı paylaşma ihtiyacı hissedeceğiz.

Dipnotlar 

[1] Hannah, D. (2023) “Contemporary Theatre Has Left the Theatre “Houses Made of Bricks, Sticks and Straw” Performing Space 2023. Tam Bildiri Yayını.

[2]Jacobs, J. (1890). English Fairy Tales. Oxford University.

[3] Remote X oyunu hakkında detaylı bilgi için “Şehirde Başka Türlü Karşılaşmalar Remote İstanbul’da” yazısını okuyabilirsiniz. Erişim: https://beykozkundura.com/sehirde-baska-turlu-karsilasmalar-remote-istanbulda-2-2/


Türküler Topal 

1993’te Ankara’da doğdum. Lisansımı Hacettepe Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümünde, yüksek lisansımı Kocaeli Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümünde tamamladım. Bu süreçte çeşitli tiyatrolarda dekor ve kostüm asistanı ve tasarımcısı olarak çalıştım. 2021’den itibaren Hacettepe Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümünde doktora eğitimi alıyor; alternatif tiyatro mekânları ve tiyatro amacıyla inşa edilmemiş mekânlarda performans ve mekân ilişkisini konu eden tezimi hazırlıyorum. Yurtiçi ve yurtdışında tiyatro mekânlarını konu edinen çalışmalara katılıp, bildiriler sunmaya ve makaleler yazmaya devam ediyorum. Araştırma alanlarım tiyatro mimarisi, alternatif tiyatro mekânları, sahne tasarımı, çağdaş performans alanları ve sahneleme, mekân ve sahne tasarımı arasındaki ilişkidir. Ayrıca 2024’ten beri IFTR tiyatro mimarisi çalışma grubunun üyesiyim.


TEB Oyun Dergisi‘nin 51. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Türküler Topal

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin