Berliner Ensemble’dan Süper Anneler Üstüne Bir Oyun: #MotherFuckingHood 

27 Aralık akşamı hava -1 derece. Köln’deyim. Schauspiel’de 2024’ün ses getiren oyunlarından #MotherFuckingHood’u izlemek için fuayede bekliyorum. Kadın yazarların oyunlarından kolaj hâline getirilip tek kişilik bir anlatı metnine dönüştürülen oyuna yoğun bir talep var. Biletler bir hafta öncesinden tükendi. Fuaye çok kalabalık. Eylül ve Ekim ayında Berliner Ensemble’da oyuna bilet bulamadığım için Köln’deki temsilini yakaladım. Ve oyun başlar başlamaz neden bilet bulunamadığını anladım. 

Modern dünyanın anneleri “sözde” kabul edilmiş, “tartışmalı” bir eşitlikçi düzende yaşıyor. Hem ekonomik bağımsızlıklarını kaybetmemeye çalışıp hem de ailelerine ve kendilerine zaman ayırmaya çalışıyorlar. Ve iyi bir bakım veren olmaya çalışıyorlar. Erkek egemen gözle bakıldığında kadınların her şeye aynı anda yetişmeye çalışması çok sıradan bir durum. Bunun yükü oldukça “normal” karşılanıyor. Kadınlar adeta birer süper kahraman gibi… Oysa ki modern annelik, çevresinden destek alamayan kadınları hem evde hem de iş yerinde birer vardiyalı çalışana dönüştürüyor. Hayatın kendisi tam zamanlı bir iş hâline evriliyor. 

#MotherFuckingHood oyunundan bir kare. Fotoğraf: Anna Sorgalla

#MotherFuckingHood tam da böyle bir yerden, günümüzün dilinden kaleme alınmış bir kadın hikâyesi. Bize içinde olduğumuz düzeni mizah yönü kuvvetli bir şekilde, kusursuz bir oyunculuk performansıyla anlatıyor. Öyle ki Claude De Demo sahneye adım attığı ân enerjisiyle seyirciyi hipnotize ediyor. Enerjisi akrep ve yelkovan ilerledikçe büyüyor ve seyircinin bir ân bile oyundan kopmamasını sağlıyor. 

Tek kişilik prodüksiyonlarda -özellikle de büyük salon oyunlarında- seyirci ve oyuncu ilişkisinin tiyatronun büyüsü olduğunu bir kez daha fark ediyorum. Rejiyle ön plana çıkan Çağdaş Alman Tiyatrosu’nda kocaman sahnede yalnızca yere serili pembe bir halı var ve bu yeterli. Seyirci daha fazlasına ihtiyaç duymuyor. Oyun minimal ve samimi bir estetikle kurulmuş. Claude De Demo yorgun bir şekilde sahneye giriyor. Gömleğinde lekeler, üzerinde büyük bir ceket var. Biraz dağınık, biraz görgün… Cep telefonu çalıyor ve çocuğuyla konuşmaya başlıyor: “Şimdi çalışmam lazım, babanı ara!” Ebeveynlikte yalnız bırakılmış çalışan bir kadının cümleleri bunlar. Her şeye yetişmek zorunda. Ve De Demo seyirciye sorular sormaya başlıyor: Hamilelikte kadınların beyninde değişim gerçekleştiğini biliyor muydunuz?

Vücudumuzun en karmaşık organı beyin, hamilelikte bedende oluşan çatlaklar kadar ilgi çekmiyor. Toplumun odak noktası kadının bedeni. Diğer şeyler vücuttan ve güzellikten sonra konuşmaya değer görülüyor. 

Kısa bir süre sonra annelik tiplerinden bahsediyor: Kötü anne, psikopat anne, helikopter anne, kötü üvey anne, kar gibi uçan anne, kötü kayınvalide, süper anne, MILF. Hepsi mi berbat? Peki ya “iyi anne”? 

Annelik miti o kadar derinleşmiş ki annelik prototipleri zihnimizde imgeler uyandırıyor. Peki kötü babalar için de aklımıza yerleşmiş kalıplar var mı? 

bell hooks (Feminist Theory: From Margin to Center ve All About Love’da) annelik hakkında şunu söylüyor: “Annelik doğal, masum ya da otomatik olarak özgürleştirici değildir; patriyarka içinde yeniden üretilen bir roldür.” Annelik, kadınları yücelten bir şekilde övülen, saygı duyulan bir kavrammış gibi gözükse de katmanları oldukça komplike. Hayvanlar dünyasına kıyasla insanların ilerleyen çağla beraber modernleşen yaşantısında annelik çoğu zaman dokunulmaz görülüyor. Fakat bir o kadar da dokunulur bir noktada. Patriyarkanın isteğiyse annenin fedakâr ve ev odaklı bir yaşam sürdürmesi. Çünkü bir kadın en kolay bu şekilde ataerkil sisteme hizmet edebilir: Yeni bir yaşam dünyaya getirir ve o yaşam bu düzeni sürdürür. Böylece annelik kutsallaştırılır ve idealize edilir. Ve üremek istemeyen kadınlar sistem tarafından dışa itilir. Özellikle erkeklerin doğurmak istemeyen kadınlara yönelik düşmanca tutumu tesadüf değildir. Sistem erkeklere bunu empoze etmeye ve sürdürmeye yönelik inşa edilmiştir. 

#MotherFuckingHood bir saat yirmi dakika boyunca bizlere bu sistemin kadınları yalnızlaştırırken nasıl eksik ve kusurlu hissettirmeye çalıştığını anlatıyor. Örneğin stresle boğuşan anneler için hazırlanmış 1950’lerden kalma bir reklamı ekrana yansıtıyor. Reklamda, yorgun ev kadını ve annelere gergin olduklarında ve “eskisi kadar güzel olmadıklarını” hissettiklerinde bir yudum “Frauengold” içmeleri öneriliyor. (%16,5 alkol içerikli bu içki içerisindeki kanserojen ve böbreklere zarar vermesi sebebiyle 1981’de yasaklandı.) Yorucu ve boğucu bir yaşamın iyileştirilmesi için çözüm içkide bulunuyor. Sorumlulukların paylaşılması ve kapsayıcı bir yöntem aramakta değil. 

Fotoğraf: Anna Sorgalla

Anlatıcımız iş yerinde yönetici pozisyonunda bir kadına dönüştüğünde evinde çalışan Meksikalı göçmen bakıcıyı kıskanıyor. Çünkü bakıcı çocuklarıyla ondan daha fazla vakit geçiriyor. Öfke, tam da ataerkinin istediği gibi kendinden aşağıda gördüğü bir kadına yansıtılarak egemen oluyor. Bakıcı emeğinin karşılığından daha düşük bir ücret alıyor… Burada yine görüyoruz ki ataerkil sistem kadınlar arasında da var ve ev içindeki emek her zaman hak ettiğinden daha az değer görüyor. 

Anlatıcı, çocuklarına yeteri kadar zaman ayıramadığı için kendini hem yetersiz ve kötü bir anne gibi hissediyor, hem de bakıcısını kıskandığı için kendine kızıyor. Sistem hem kadınların omuzlarına ağır yükler yüklüyor hem de kadınları kadınlara düşman ederek düşmanlaştırıcı alanlar oluşturuyor. 

Peki Ne Yapmalı? 

Benim için oyunun en kritik sahnesi bell hooks’un (İnsan Hakları için mücadele eden ABD’li siyahi kadın aktivist) fotoğrafının yansıtıldığı sahne. Öyle ki umudun ve çözümün yine eylemlerimizde olduğunu hatırlıyorum bu sahneyi izlerken. Claude De Demo, bell hooks’la karşılaşarak bu düzenin geleneklerini sürdürmeyen şefkatli bir erkek evlat yetiştirmek istediğini anlatıyor: “Çoğu insan eşitliği kızların erkekler gibi olma hakkı olarak görüyor, erkeklerin kızlar gibi olma hakkı olarak değil. Eksik olan yeni bir erkeklik fikri.” 

Hepimizin ihtiyacı olan şey de bu değil mi? Cinsiyet merkezli sistemin çarkı olmayı reddederek, sırtımızda taşıdığımız dogmatik fikirlerden vazgeçerek ve hayal ettiğimiz gibi bir yaşam için yeni bir erkeklik fikrini icraate geçirerek. Bunun için taşı kadınların omuzlarına yığmadan hep birlikte taşımamız gerek.


TEB Oyun Dergisi‘nin 52. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Aslı Kaplan

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin