Düzen Kurma ve Dağıtma Koreografisi: Kalabalık Sofra

Bir masa etrafında toplanmak insanlığın en eski ritüellerinden biri. Paylaşımın olduğu kadar hiyerarşinin, çatışmanın ve aidiyet arayışının da görünür olduğu bir alan. Kalabalık Sofra bu tanıdık ritüeli sahneye taşıyarak birlikte yaşama arzusunun kırılgan mimarisini, hem de aslında boş bir sofrada araştırıyor.

Performansın sade bir çıkış noktası var. Bir masa ve etrafında altı kişi. Ancak bu sadelik eyleme dökülürken, fikir düzeyinde olduğu kadar kolay kurulmuyor; kurulduğunda ise uzun süre öyle kalmıyor ve hızla karmaşık bir koreografiye dönüşüyor. Sahne henüz boşken sandalyelerin etrafa dağılmış hâlde durduğunu görüyoruz. Oyuncular seyircilerin arasına yerleşmiş huzursuz hareketlerle kıpırdanıyor ve bu kıpırdanmalar mekânın elverdiği ölçüde ses üretiyor. Ben performansı kargArt’ta izledim; ahşap zemin çatırtı çıkarmaya epey müsait olduğundan performansçıların hareketleri sıklaştıkça ortaya çıkan “gürültü” arttı. Böylece oyunun başladığını anlıyoruz. Bir süre sonra performansçılar oldukları yerden kalkıyor, esrik hareketlerle masanın etrafında toplanıyor. Dağınık sandalyeleri alıp nizami bir şekilde dizmeye başlıyorlar. Sofra ise çoktan kurulmuş durumda. Şık bir metal set, ince uzun kadehler, genişçe tabaklar, çatal ve bıçaklar muntazaman sıralanmış. Fakat yiyecek veya içecek hiçbir şey yok. Masayı dolduran tek şey insan gövdeleri. Bu kişiler boş sofrayı gövdeleriyle ve kimlikleriyle gerçekten doldurabilecek mi? Dahası, performansın adının ima ettiği gibi bu masa gerçekten kalabalıklaşacak mı ve ortaya nasıl bir kalabalık çıkacak?

Kalabalık Sofra. Fotoğraf: Veli Furkan Güneş

Bir süre sonra boş tabaklar yer değiştirmeye, performansçılar konuşmaya başlıyor, konuşmaları sakin ve gündelik; fakat sarf ettikleri cümleleri seçemiyoruz. Duymamız imkânsız çünkü birbirlerini dinlemiyorlar ve bir kakofoni oluşuyor. Bu masanın yanından geçip gidecek biri, bir arkadaş grubunun sohbet ettiği izlenimine kapılabilir; fakat biz seyirciler için, gözümüzü dikip izlediğimiz bu sofrada sohbet yok. Hannah Arendt’in ölü kamusal alan, Esra Dicle’nin ise sahte kamusal dediği yerdeyiz. Birbirini dinlemeyen insanların oturduğu bu kalabalık sofra ölü değil sahiden. Aksine bol bol hareket, sürükleme-taşıma-koyma-kaldırma işlemi var. Fakat sahte, çünkü kişilerin toplamı kamuya işaret etmiyor; geçirgenlik ve diyalog yok. Performansçıların ağzından dökülen sözleri seçmeye çalışıyorum bir noktada. Burçlardan, rüyalardan, birtakım şikayetlerden bahsettiklerini duyuyorum ama tek bir kişinin tutarlı ve devamlı bir anlatı sunup sunmadığını test edemiyorum çünkü sesler hakikaten birbirini bastırıyor. Yani başkalarını dinlemeyen oyuncular kendi anlatılarını da kuramıyor. İroniktir ki sofra bunu kaldırıyor, sofra böyle bir yer. Bu vaziyette anlatı kurma becerisi geliştirmeleri gerekmeden varlık sürebiliyorlar; sadece konuşmaya ve hareket etmeye devam etmeleri yetiyor.

Performansçıların eylemleri zamanla toplumsal bir panik ritmine dönüşüyor. Masa bir düzen vaadi sunar gibi yapıyor ama yiyecek bir şey yok üzerinde. İçi boş metaller karın doyurmuyor. Bu noktada oyunun artık bireysel varoluş sancılarından iletişim kuramama hezeyanlarına, oradan da toplum olamama gerginliğine doğru yol aldığını hissediyorum. Bu açıdan bakıldığında performans sofra kurma eylemini çok da aşina olduğumuz “Vatan doğduğun değil, doyduğun yerdir” düzlemine çekiyor adeta. Artık kişiler kendilerinden ziyade yüz binleri, belki milyonları temsil ediyor. Tabakların dizilmesi, sandalyelerin çekilmesi, kadehlerin yan yana gelip gelip ayrılması, tüm bu küçük jestler, birlikte olma arzusunun fiziksel ifadelerine dönüşüyor. Sanki burada doyalım istiyor gibiyiz ama bir türlü mümkün olmuyor. Gitmiyoruz da… Sırada ne var, diye koreografiyi merakla takip ettiğim bir eşik. Romantik bir sonuca bağlanacak mı, umarım bağlanmaz diye beklerken, (çünkü gerçekliğimize uysun isterim bu performans) düzen kurma çabası kısa sürede kendi ağırlığı altında çökmeye başlıyor. Buradaki düzen arayışını anarşi karşıtlığı gibi düşünmemek lazım; çünkü performansın keyfi, belirli bir ideal dayatmamasında, romantizasyona kaçmamasında. Arayışları hiç bitmeyen performansçılar, düzen kurabilir miyiz diye deneyip deneyip yapamadıklarında pes etmek yerine başa dönüp yeniden deniyorlar; belki de bu durum kendi içinde bir anarşi kuruyor.

Ancak performansın dramaturjik hattı yalnızca düzen zihniyetinin kırılmasıyla sınırlı değil. Oyunun ortasında duyduğumuz mekanik metinler, “Yıkım sistemin bütünlüğünü bozar”, “Lifler dokuda kalır”, “Kaslar istemsizce kasılır”, performansı biyolojik bir metafor alanına taşıyor. İnsan bedenini bir organizma olarak ele almak mantıklı geliyor bana, çünkü karnı doymayan kişiler biyolojik canlılıklarını nasıl sürdürecek, sorusunu sormanın en güzel yolu bu. Toplumsal sistem de bir tür metabolizma olarak okunabilir hâle geliyor böylece. Sistem bozuluyor, tepki veriyor, kendini yeniden düzenlemesi gerekiyor. Düzenleyebilecek mi? Bu bölüm performansa düşünsel bir katman eklese de konuşmalardaki bilimsel dil ile sahnedeki bedensel kaos arasındaki gerilim her zaman tam olarak kaynaşmıyor. Bu nedenle bu sahnenin uzaması zaten kurulmuş olan anlamı fazladan açıklama ve kolaylaştırma riski taşıyor.

Fotoğraf: Veli Furkan Güneş

Performansın en güçlü bölümlerinden biri, kadehlerin üst üste dizilmesiyle başlayan kule sahnesi. Oyuncuların büyük bir dikkatle izlediği bu küçük denge oyunu, sahnedeki gerilimi görünür biçimde yoğunlaştırıyor. Kule devrildiğinde ortaklaşa yaşanan “Tüh ya, neyse olsun” anı, başarısızlığın neredeyse ritüelistik bir kabulüne dönüşüyor. Oyunda “sağaltıcı” diyebileceğim tek an burası.

Performansın son bölümü ise tüm yapıyı başka bir enerjiye taşıyor. Masa dağılıyor, kadehler fırlatılıyor, oyuncuların hareketleri giderek kontrolsüzleşiyor. Ancak bu yıkım bir tehdit olarak değil, yeni bir ritim olarak ortaya çıktığı için izlemesi keyifli. Sofranın beklenmedik bir anda müzik enstrümanına dönüşmesi, tabak ve bardakların bir “rave” atmosferinin parçası olması performansın en çarpıcı hamlelerinden. Düzenin çöküşü bir felaket değil, yeni bir kolektivitenin başlangıcı olarak okunuyor. Buna küllerinden doğmak diyebiliriz. Daha az dramatik bir ifadeyle, biz hep varız da diyebiliriz. Yine de performansın en güçlü anı, belki de en sessiz olanı. Masaya çıkıp çok yavaş adımlarla havada süzülür gibi yürüyen oyuncu masa bitince boşluğa adım atıyor. Son ana kadar kayıtsız gibi görünen kişiler koşup onu yakalıyor ve yere sakince inmesini sağlıyor. Bu kısa jest tüm performansın anti-didaktik özütü gibi.

Kalabalık Sofra, bir araya gelişlerimizin her zaman huzurlu, uyumlu, hatta anlamlı olmak zorunda olmadığını hatırlatıyor. Bazen aynı anda konuşmak, birbirimizi duyamamak, yeniden denemek ve sonunda düşmek üzere olan birini tutmak da birlikte olmanın kendine özgü bir biçimi. Masanın etrafında sürekli kurulup dağılan ve yeniden kurulan bu koreografiyi izlerken insan kendi kalabalıklarını biraz daha yakından görmeye başlıyor.

Proje Tasarım: Ayça Yiğitoğlu, Gülnara Golovina, Yaşam Özlem Gülseven

Yönetmen/Koreografi: Gülnara Golovina

Yardımcı Yönetmen: Ayça Yiğitoğlu

Dramaturg: Yaşam Özlem Gülseven

Yürütücü Yapımcı: Zeliha Gürsoy

Performansçılar: Açelya Çetinkaya, Çağıl Kaya, Ezgi Metin, İlker Aksu, Merve Eren, Sedat Can Güvenç

İçerik Danışmanı: Mürüvet Esra Yıldırım

Müzik: Tamer Temel

Sahne Tasarımı: Cansu Köksal

Işık Tasarımı: Utku Kara

Fotoğraf-Video: Veli Furkan Güneş

Kurgu: Ozan Çağlar

Afiş Tasarımı: Yaşam Özlem Gülseven


TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer eleştiri yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Zeynep Nur Ayanoğlu

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin