“Buluşmalar”ın Rüyası-TEB Oyun Sayı 49 Üzerine
Merhaba,
Bizi burada buluşturan tüm TEB Oyun ekibine, editörler Eylem Ejder ve Özden Işıltan’a çok teşekkürler.
Derginin geçen sayısında (47-48) bir yazı yazmıştım.[1] O yazıda da spekülatif olma hakkımı kullanmıştım; yaratıcı bir süreci yazarken yeniden yaşıyormuş ve başka alternatiflerle yeniden deneyimleyebilirmişim gibi hayal ettiğim bir metin çıktı ortaya. Derginin son sayısını (49) da benzer bir hisle okuyorum. Derginin içindekilere baktığımda bana özgürlük tanıyan bir çeşitlilik görüyorum. Tijen Savaşkan giriş yazısında bu sayıda “tiyatronun sınırlarının genişlediğinden” bahsetmiş. Sayıda Eylem Ejder ve Erdem Avşar’ın yürütücüleri olduğu “Performans Ekolojileri: Oyun Yazarlığı ve Eko-dramaturgi” programının, Şule Ateş’in “Açık Alan Projesi” gibi merkezin neresi olduğunu sorgulayan pratik çalışmaların etkileri de hissediliyor. Performansın nerelere kadar uzandığını, dolanıklığını ve kendi hafızasında aslında ne kadar çok şey taşıdığını hatırlatan yazılarla karşılaşıyorum.

Özgül Akıncı ve Selcan Peksan
Bu sıralar tiyatroda seyirci deneyimi üzerine [2] çalışıyorum. Bu alanda da interdisipliner karşılaşmaların eksikliğini çok hissediyorum. Biz tiyatro ve performans alanlarındakiler tiyatronun/performansın buluşma yeri oluşuna fazla güveniyor olabiliriz. Seyirci çalışmaları alanında çok az çalışma üretilmiş olması buradaki güvenin çok tek taraflı, seyirci deneyimini dışlayan bir güven olduğunu da gösteriyor bana. Bu başka bir konuşmanın konusu olsa da TEB Oyun dergisindeki disiplinlerarası diyalogların önemine işaret ediyor. Türkiye’de tiyatro ve performans çalışmaları belki böyle farklı kanalları bir araya getiren, farklı disiplinleri buluşturan yayınlarla, oturumlarla yavaş yavaş mümkün olacak. O yüzden bu büyük boşluğa işaret ettiği için TEB Oyun dergisinin yaptığı bu buluşmalar çok anlamlı. Bahsettiğim çalışmalarımda psikanaliz ile tiyatro ve performans arasındaki bağlara bakmakla meşgul oldum. Bugün sizinle konuşurken de derginin bu sayısını okuma deneyimimi bir rüya gibi ele alacağım. Bu sayının rüyasını görseydim ne olurdu? Ve size nasıl anlatırdım?
Rüya, Özde Köseoğlu’nun sorusu ile başlayabilir: ne ile eksilirken çoğalmıştım? Özde yazısını demans hastası olan anneannesinin ardından yazıyor, o unutulan ve artık mevcut olmayan her şeyin boşluğuna doğru, kaybolan bedenin yokluğuna yazıyor gibi… Neyi kaybettiğini bilmemekten bahsediyor. Rüya içinde rüya gibi:
“O kurumuş, çorak hali beni başka bir vedaya da itiyordu denebilir. Her iki veda da bana hayatın ölüm-yaşam döngüsünü hatırlatıyordu. Köklerini uzakta bir evin bahçesinde hisseden ben, hem anneannemle ve onun sağlıklı hâliyle hem de bir zamanlar tüm renkleriyle canlı o bahçeyle vedalaşmış hissediyordum. Onun hafızasını yitirerek gidişiyle bahçenin tüm canlılığı ve renkleri de kaybolmuştu sanki.”
Rüyada birden sert bir kapı çarpıyor. Buluşma sözcüğü her ne kadar umut dolu bir karşılaşma tınısı içerse de diğer yandan buluşmalar neyin kaybedildiğini hatırlamanın mümkün olabildiği, sert karşılaşmaların, kapanışların, yüzleşmelerin, kavgaların da yeri. Özde’nin yazısında anlattığı kayıp hissini Delal Şeker fizik diline şöyle çeviriyor: “Buluşma bir aradalığı işaret etse de ilk koşulu ayrılığın kendisidir. Ayrılmadığımız- ayrışmadığımız hiçbir varlık, durum ya da hikâye ile kavuşmamız mümkün değildir. Bir fizik kuralı. Çarpışmanın gerçekleşmesi için ters yönden gelmeniz ve hareketli olmanız gerekir.” Böyle yazıldığında bir anda her şey ne kadar anlaşılır oluyor. Bu satırlar insanı sakinleştirici bir etkiye sahip. Fizik kurallarının öznelliğin kurucu eksiğini bir anlığına unutmamıza fırsat vermesi rahatlatıcı. Nöroloji ve performansı birleştiren çalışmalar için de geçerlidir bu mesela. Günümüzde sinir bilim çalışmalarında sık sık tiyatro terminolojisi kullanılıyor. Mesela nörolog V. S. Ramachandran ve psikanalist Christopher Bollas belirli beyin mekanizmalarını tanımlamak için “hayalet”, “zombi” gibi terimleri kullanıyor. Bilişsel psikolog Bernard Baars, insan beyninin teatral bir modelini savunuyor. Bütün bu buluşmalar bizi başka bir dile de hazırlıyor.
Buluşmanın koşulu olarak ayrılmaya geri dönersek… İnsan ruhsallığı ayrılıkla hep kavgalı, sonları kabul etmek hep zor. Mesela dış güçlerin bizi bir şeylerden ayırmasını isteriz, ötekinin kötü olmasını isteriz, kendimizi beceriksiz ve bir anda yanlışlıkla ayrılmış bulmaya çalışırız, ayrılalım ama kopmayalım isteriz. Kolektif buluşma ve ayrılıklarda zorlanırız. Bu şehirde bir buluşmaya giderken bazen engellenen onur yürüyüşüne ve 8 Mart’lara denk geliriz. Gezi’deki buluşmanın hatırası polis barikatları ile işaretli hâlâ. Fernas madenlerinde çalışan işçilerin Ankara’ya yürüyüşü daha şimdiden kaç buluşmaya vesile oldu kim bilir? Bu sayı buluşma üzerine düşündürürken buluşma ve ayrılma yeri olarak şehri yeniden hayal etme fırsatı veriyor.

Taş Mektep –TEB Oyun Buluşmaları
Rüyam bir ezgi ile devam ediyor. Şiirle performansı birleştiren Onur Karaoğlu’nun Boşu Boşuna işinin ezgisi. Miran Bulut performans ile ilgili şöyle yazmış: “İlk bakışta nihilist bir söyleme sahipmiş gibi dursa da performansın içindeki katman katman yaratılan anlam oyunlarıyla aslında hiçbir şeyin boşu boşuna olmadığı bir yere geliyoruz. Etrafımızda olan bitenlerin acısını duyumsayabilmenin hayatta anlam üretmeye dair bir işlevi olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.”
Buradan Erdem Avşar’ın sözleri ile “var olan dünyaya Elon Musk gibi roket fırlatan menajer tiyatrolarını değil” başka bir tiyatroyu konuştuğumuz anlaşılmalı. Erdem’in dünyanın önüne “var olan”ı eklemesi beni yeni bir yazı yazacak kadar heyecanlandırıyor. Kendisinin yazmakla ilişkisini anlattığı şu sözleri zihnimde/rüyamda dolanıyor: “Yazmak için hep arzu doluyum ama önce kaçırılmam, türlü maceralar atlatmam, sonra o levyeyi, kaldıracı bulmam gerekiyor. Arzu ancak öyle somut ve başkalarıyla paylaşılabilecek bir şey hâline geliyor.”
Herbert Blau der ki “tüm sahne sanatları arasında en çok tiyatro fanilik kokar.” Bu sayının rüyasına giren Punchdrunk kurucusu Felix Barett’in tiyatroyu tekrar tehlikeli bir hâle getirme misyonu bu bakışa yakın: bunun için galiba en çok ölüm ve boşu boşunalık üzerine düşünmek gerekecek. Türlü türlü maceralar atlatıp tekrar tekrar ölmek ve dirilmek için. Rüyada Karaoğlu’nun performansının ezgisine yeniden kulak veriyorum:
“Hak bana bir ömür vermiş
Boşu boşuna
Vücuduma bir can girmiş
Boşu boşuna, boşu boşuna” [3]
Bu yazıyı o gün benden sonra şiir okuyan Selcan Peksan’dan bir alıntı ile bitiriyorum:
“Oh be işte kutlamaya değer bir gelişme
İnsan insan olalı beri vardığı en iyi nokta yokluğu bence
Burası benim bahçem, burası benim oyun parkım.” [4]
Dipnotlar
[1] Özgül Akıncı. “Yakınlık dramaturjisi Ya da Kral Lear’la nasıl yakınlaşmalı?”. TEB OYUN. Sayı 47-48 (Tema: Nasıl?).
[2] Akıncı Beykoz Üniversitesi desteğiyle gerçekleştirilen “Tiyatro Seyretmenin Psikolojik İyi Oluşa Etkisi Üzerine Bir İnceleme: Farklı Seyir Deneyimlerinde Tekrar ve Bedensel Farkındalık Etkisi” projesinin yürütücüsüdür. Proje hakkında daha fazla bilgi için Özgül Akıncı’nın şu konuşması dinlenilebilir: https://open.spotify.com/episode/6DUeWMCh5VTBaMMiPhpqHL?si=S14wI2YOT5KX6H2iVdRmZg
[3] Karaoğlu’nun performansına da adını veren Mahzuni Şerif’in “Boşu Boşuna” adlı türküsünden.
[4] Bu konuşmayı takiben etkinliğin ikinci konuşmacısı Selcan Peksan, İnsandan Sonra (Lando Yayınları,2025) isimli kitabından şiir okudu. Orada tanıştığım Peksan’ın dizeleri rüyaya böyle girdi. Bu dizeler aynı isimli kitaptaki “İlk bin yıl” şiirinden alınmıştır.
Özgül Akıncı
Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu. Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar Programı’nda Assos Gösteri Sanatları Festivali’nin hatırlanma biçimleri üzerine yazdığı tez çalışması ile 2010’da yüksek lisans derecesini aldı. University of British Columbia’da performans ve seks işçiliği üzerine doktora tezi hazırladı. Psikanaliz ve performans ile ilgili çalışmalarını ve tiyatro/performans pratiğini sürdürüyor. Şu an bir vakıf üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışıyor.
TEB Oyun Dergisi‘nin 51. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






