Tüm Dünya Bir Sahnedir, Bizler Oyuncuları
Tüm Dünya Bir Sahnedir, Bizler Oyuncuları [1]
İnsanın anlama ve anlamlandırma yönteminin zemini olan zaman ve mekân, farklı iki unsur gibi tanımlansa da birbirlerinin tanım ve tamamlayıcısı durumundadır. Geçmiş, şimdi ve gelecek, bizler için sadece zamanı değil, bu yolla tanımlanan olma hâlinin mekânını da ifade eder. Kimi anlarda hepimiz birbirine bağlı bu iki unsurun varlığına şüpheyle yaklaşsak da, nihayetinde onları varsaymanın kolaylığına kendimizi teslim ederiz. Belleğimizde var ettiğimiz geçmişin köklerinin hâlâ canlı, şimdiye uzattığımız dallarının gelecekte kendiliğinden yeşermeye devam edeceğini düşünmek isteriz.
Zaman ve Mekânın Gerekliliği
Kabul görmüş teoriyle ifade edersek; bilimin erectus olarak sınıflandırdığı atalarımızın arka ayakları üzerinde dikilmesi, çalılarla sınırlanmayan yeni ve engin bir görüşün, ufkun, ilk habercisiydi. Bu yeni görüşle mesafesini görebildiğimiz, ama aynı zamanda hissettiğimizden de yakın olduğunu fark ettiğimiz ölüme karşı, zorunlu çözüm arayışlarımız mı? Yoksa can korkusundan bile baskın, ardındakilere olan merakımız mı? Ufka doğru yolculuğa teşvikle bizi diğer akrabalarımızdan ayrıştırarak “sapiens” haline getirdi, asla bilemeyeceğiz. Ama şunu biliyoruz ki, gerçekte var olmayan çok uzaktaki bu çizgi; biz insanların merak içinde seyretmeyle yetinmediği, ardındakilerin hayal ve tasavvuruyla ona ulaşma yolunda oyuncusu olduğu bir sahneye dönüştü.
Varmaya çalıştıkça bizden uzaklaşan, ardındaki merak edilenlerin yolda yaşananlarla belleğe dönüştüğü ufuk yolculukları, insan için tek gerçekliğin ölüm olduğunun iyiden iyiye idrak edildiği deneyimlerle “vizyon” adını aldı. Ölümün reddedilemez gerçekliğinde, öte yanda neler getireceği bilinmez vizyonla, “erectus”tan ortak akrabalarımızın yaptığı gibi ölümün o soğuk nefesini beklemeyle mi yetinecektik? Yoksa gerçekliği yeniden tanımlayan “yaşam” senaryosunu mu sahneleyecektik? “işte bütün mesele bu!” [2] idi. Atalarımız ikinci yolu tercih etti – ya da bu yolu tercih edenler “sapiens” türüne evrilebildi.
Ufka atılan adım, zaman ve mekânın yaşam sahnesinde tesis edilmesiydi. Ufka yaklaştıkça arda kalanlar arttı, mekân, her adımda biraz daha genişleyerek alan kazandı. Tabiatın acımasızlığından geçici kurtuluşlar, her seferinde bir zafer gibi yaşama coşkusunu yeniden perçinledi. Yaşam sahnesi her geçen anda giderek işlevsellik kazanırken, arkada kalan ölüm, yaşama tutunmanın artan özgüveni, yeni imkânların coşkulu habercisi oluyordu. Keşfedilen yeni imkânların yarattığı coşkulu deneyim, bilgiyi de beraberinde getirdi. Güneşin, ayın yaşadıkça tekrar ettiğine şahit olunan döngüleri, tabiattaki tüm şeylerin yok olup sonra yeniden yeşeren var oluşları, her şeyin bu dünyada bir yeri ve vakti olduğunu gösteriyordu. Tehlikelerden ne denli kaçılsa da yaşamın sonsuz olmadığı, her şeyin eninde sonunda tabiat anaya yeniden teslim olacağı bilgisi, zaman ve mekânın aslında ne olduğunun idrak edilme anıydı. Gün gelip her şey solarak ölüme yaklaştığında yaşam denilen şeyin ufka yürümekten ziyade ardında bırakılanlar olduğu anlaşılıyordu. Bilmek; gerektiği anlarda hayatta nasıl kalacağının teknikleri değil, hayatta neden kalınacağının geçmiş deneyimlerle öğrenilmiş bilgisiydi.

Antik Yunan tiyatro düzeni.
Tragedya ve Komedya
Ölümün varlığını idrak ederek yaşamaya devam etmek; ne “trajik”, ölüm sanki hiç yokmuşçasına coşkuyla yaşamak; ne kadar “komik”. Bu nedenledir ki, bugün adına tiyatro ismini verdiğimiz eylem, önceleri tragedya adıyla anıldı, ölümün kaçınılmaz karanlık yüzünden komedya sayesinde kaçıldı. Ama yaşam, trajik olanda komiği, komik olanda trajiği görebilmekle mümkün oldu. Farklarını temsilen değil, belki de bu iki duygu formunun birbirinden ayrılmazlığı nedeniyle trajik ve komik maskeler tiyatronun simgesi oldu. Ölümlü olmanın neşeyle gizlenmiş kaygısı veya hüznün yıldıramadığı yaşam coşkusu, maskenin ardındaki, ufka yürümeye devam eden insandı.
Zaman ve mekânın aslında var olmadığını kavramakta zorlanır da insan, yaşam sahnesinde ölüm hiç yokmuşçasına sürdürülen hayatın bir oyun, yaşamlarımızın birer rol olduğunu görmezden gelir.
Tragedya’nın doğuşu; genel kabulde bağbozumu şenlikleri ile ilişkilendirilir. Öyle ya, doğada hayatta kalma işlevi bulunmayan bu eylemin, ancak bir kutlama, Dionysos esrimelerinin hasat edilen üzüm sarhoşluğunda gerçekleşmesi modern mantığa uygundur. İşleyip ürünler elde ederek sadece toprağa olan değil, giyilen hayvan postlarıyla temsil edildiği gibi üzerindeki tüm canlılığıyla tabiata hükmedişin bir zafer kutsama ve kutlamasıdır bize göre tragedya.
Bir kutlamaysa, bu neşe, coşku ve eğlence eyleminin ismi komedya değil de neden tragedya? Hakimiyetin, güç ve aklın zaferi, özgüvenle gülüp eğlenmek değil miydi? Atalarımızın dikkat çekmeye çalıştığı trajedi sandığımızdan farklı, artık unuttuğumuz bir hâl miydi yoksa? Trajik ve neşe, insanlık olarak zamanla bu duygu durumlarının anlamlarını mı karıştırdık? Yoksa ideolojilerimize zamanla onları da mı uyarladık?
Tragedyanın doğuşu, “sapiens”in biyolojik bir türden bilinç varlığına dönüştüğü d/evrimin eseridir [3]. ‘Esrime’ olarak kavramsallaştırdığımız duygu durumunun o dönem için “bilinç dışı” ile sınırlanamayacak farklı dinamikleri muhtemeldir. Belki de atalarımız bu yaşam sahnesinde insanın farkında olmayacak denli kendini role kaptırmasının tehlikelerini trajik olarak karşıladılar. Geçmişte yaşananların yeniden canlandırıldığı tragedyalarda ölümle kaybolacak parlak anıların, tabiata karşı kazanılan zaferlerin değil, belki de zaman ve mekânın oyunun birer unsuru olduğunu, insanın tabiata olan bağını bu yolla canlı tutmayı amaçladılar. Tanrılardan aldıkları bilgileri aktararak atalarımızı ufka yönlendiren daimon satirlerin şeytan [4], tabiata ait köklerimize köprü olan, yarı keçi görünümlü tanrı Pan’ın [5] gün gelip korkuyla eş anılacağı günlerin önünü almayı amaçladılar.
Zaman ve mekânın, dolayısıyla rolün gerçekliğine inanıp ölüme meydan okumaya çalışmanın trajik sonuçları için belki de uyarıda bulundular. Tabiatta hayatta kalmanın ereklerini unutarak, hükmetmenin neşesinin kalıcı olacağını sanmanın ne denli “komik” olacağını göstermeye çalıştılar. Demokrasi ya da başka isimlerle günümüzde hâlâ arayıp durduğumuz, doğanın gözünde her şeyin eşit ve bir oluşunu Dionysos esrimeleriyle zihinlerinde canlı tuttular. Belki de hepsinden önemlisi var olmanın durup izlemek, seyirci kalmak olamayacağını, sapiensin tam da bu tutku ve eylemi nedeniyle insanı inşa edebildiğini koro ile [6] vurguladılar.

Pan ve Siren, Peter Paul Rubens (1617-1619)
Oyuncu – İzleyici Ayrımı
İnsan eylemsizliğinin, olup bitenlere seyirci kalmanın, televizyon adı verilen seyir penceresinin her eve girmesiyle başladığı düşünülür. Oysaki günümüz kültür anlayışının yeşerdiği Rönesans perspektifi bir teknik unsurdan öte, düşün biçimsel anlamda bu seyir penceresini daha o günden meydana getirmiştir. Kulağa olumlu gibi gelen tınılarına karşın hümanist düşünce, temelde ben-merkezcidir. Ufka doğru yönelişin değil, tıpkı resimsel perspektif tekniği gibi ondan geriye çekilen hatların merkezde toplanarak “ben” sabitinde bir mekân kurgusudur. Rönesans, bir “doğuş” olarak yeniden, ama bu kez artık fethedilmiş ufku değil, onu beride inşa eden, her şeyin merkezindeki insanı vizyon olarak devreye alır. Ufkun ardındakilerin hayal ve tasavvuruyla etkin olandan, her şeye olduğu yerden, pencerenin konforlu ardından izleyen insana geçilmiştir. Bu yeniden doğuşta geçmiş yok sayılabilecek denli “karanlık”, gelinen nokta “aydınlık” [7]gelecek ise insana “ne” sunulacaksa o kadar açıktır. Tabiat ve onunla ilişkili tüm kutsallar dâhil artık her şey insana hizmet eden birer ürün hâline gelmiş, coğrafyaların, toplumların köle olarak kolonyalize edilmeleri pek gecikmemiştir.
Rönesans’la birlikte kurulan zaman ve mekân sahnesi günümüze kadar erişti. Modern dönemle birlikte kimi yaklaşımlar denese de, yıkmak şöyle dursun bu sahnenin ürünleri hâline geldi. Bir zamanlar her eve girerek tiyatronun yakalandığı en ölümcül virüs olduğuna inanılan televizyon, yakın geçmişte hepimizin ceplerinde belirdi.
Günümüz dijital mecraları çoğunlukla sanatın yakın gelecekte sonunu getirecek tehdit olarak tartışılıyor. Her bireyin sanal dünyada büründüğü roller en çok sanatçılar tarafından eleştiriliyor. Öte yandan pazarlama stratejilerinin ürünü olmayı fazlasıyla aşan sosyal medyanın insanın hangi ihtiyacına karşılık bu denli kabul gördüğünün sebepleri üzerine yeterince derin düşünülmüyor. Asırlar önce bent çekilen ufku, insanlık belki de elindeki cihazların derinliklerinde kaybolarak bulmaya çalışıyor. Tragedya aracılığıyla bizi uyaran atalarımızın öngörüleri doğru çıktı. Yaşam, içinde olduğumuzu fark etmediğimiz bu esrimede sanatın bizi uyandırmasını bekliyor.
Dipnotlar
[1] “All the world’s a stage. And all the men and women merely players” Shakespeare As You Like It, II. Perde, VII.Sahne
[2] “To be, or not to be, that is the question” Shakespeare Hamlet, III. Perde, I.Sahne.
[3]Eser kavramının dilimizdeki anlamının, diğer dillerin çoğunda olduğu gibi “yapmak”, “iş” karşılığını aşan bağlamları insan yaratıcılığının “ne” olduğunu kavrayabilmek açısından dikkat çekicidir.
[4] Antik Yunan düşüncesinde satirlerin de yer aldığı daimonlar yarı tanrıdır. Yaratıcı ve teknik bilgilerin tanrılardan insanlara daimonlar aracılığıyla iletildiğine inanılır. Daimon, zaman içinde birçok dilde şeytana karşılık gelen kelime hâlini almıştır..
[5] Yunan mitolojisinde tabiat canlıları ve satirlerin tanrısıdır. Günümüzde güçlü korku, dehşet anlamlarına gelen “panik” tanımı bu isimden türemiştir.
[6] Antik Yunan’da koro (χορός, khoros) izleyenleri sahnenin aktif parçası hâline getiren, ayrıca zaman ve mekânın belirleyici unsurlarından biridir.
[7] Rönesans düşüncesi, her ne kadar Antik Yunan ve Roma’nın kimi özelliklerine öykünse de, kendisinden önceki dönemleri karanlık olarak kabul ederken, sonrası dönemin Aydınlanma olarak isimlendirilmesi aynı düşüncenin devamı niteliğindedir.
Dolunay May
Karaman’da doğdu. Lisans eğitimini çalışma ekonomisi alanında tamamladı. Bir süre çeşitli sanatçı atölyelerinde atölye asistanlığı, sanat kurumlarında proje sorumlusu, koordinatör görevlerinde bulundu. Kamusal Alanda Sanat Uygulamaları İçin Bir Öneri : Sanat Mediatörlüğü başlıklı makalesiyle, “sanat mediatörü” tanımını bilimsel ve akademik alana kazandırdı. Sanatsal Eylemin Mimesis Bağlamında İzleyiciyle İlişkisi başlıklı çalışmasıyla Sanat Kuramı ve Eleştiri Yüksek Lisans Programı’ndan mezun oldu. 2015 yılından itibaren sanat mediatörlüğünü sanat yönetim metodu olarak uygulayan May, sürdürülebilir sanat yaklaşımının ülkemizdeki ilk fikri çalışma ve uygulamalarını geliştirdi ve yönetti. Sürdürülebilirlik alanında projeler üreten sivil toplum kuruluşu İADE’nin kurucu başkanı olan Dolunay May, bağımsız sanat mediatörü ve araştırmacı olarak çalışmalarını İstanbul’da sürdürmektedir.
TEB Oyun Dergisi‘nin 51. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






