Tiyatro Göç İzleğini Nasıl Ele Alıyor?

Nasıl yaşayacağız?

Göç çağındayız, doğa felaketlerinin, savaşın, terörizmin, vahşi kapitalizmin çalkaladığı karmakarışık bir çağda. Yerlerinden yurtlarından olan insanlar akın akın Avrupa kapılarına dayanıyor, acı ve yıkımlar birbirini kovalıyor. Avrupa ülkelerindeki sosyal devlet anlayışı çökmek üzere, zengin ve yoksul arasındaki uçurum giderek artıyor; ırkçılık, milliyetçilik ve dinsel fanatizm insanları giderek etkisi altına alıyor. Bundan yararlanan popülist politikalar faşizmin temellerini atıyor.

Yaşanan her felaket, dehşet verici doğal afetler, savaşlar, popülist ve otoriter yönetimlerin, dinsel ve milli ideolojilerin tetiklediği baskılar durmadan yeni yeni göçlere yol açıyor; yeni göçler yeni öyküler üretiyor, hüzünlü, acılı, trajik, zaman zaman da umut dolu öyküler… Bu açıdan 6 şubat 2023’de yaşadığımız, onca kenti yerle bir eden, on binlerce kişinin ölümüne yol açan Güneydoğu Anadolu ve Suriye depreminden sonra gündeme gelen ‚”Bundan böyle ne yapacağız, nasıl yaşayacağız?” sorusu yeni değil. Kimbilir depremden canını zar zor kurtarmış olanlar yaşayabilmek için nasıl mücadele edecekler, bu süreçte ne tür travmalar yaşayacaklar, ne tür sorunlarla boğuşacaklar? 

Son yılların en çarpıcı göç oyunu: Son Kervansaray

Böylesi çalkantılı bir ortamda tiyatro ve sinema başta olmak üzere sanatın her alanında yeni bir arayış sürecine giriliyor,  sömürüye karşı, kutuplaşmaya karşı, kafamızdaki duvarlara karşı bir duyarlılık oluşturulmaya çalışılıyor. 

Yıllarca önce Théâtre du Soleil’in Bochum’da bir fabrikada sunduğu  Son Kervansaray oyunu belleğime hiç unutmayacağım bir biçimde yerleşti kaldı. Ariane Mnouchkine’nin mülteci oyuncularla birlikte sahnelediği bu oyunda onca umutla Avrupa kapısına dayanan insanların yıkılışı sergileniyordu. Genç bir kadının bir Balkan ülkesinin yıkıntılarından gelerek Fransa’nın göbeğinde kadın tüccarlarının ve mafyanın eline düşmesi; Rusya‘dan açlık ve yoksulluktan kaçan bir genç kızın binbir acı, aşağılanma, işkenceden sonra İngiltere’de sığındığı dikiş evinde yakalanma korkusu; Fransa’da hava alanında bir siyahın işkence edilerek öldürülmesi gibi çarpıcı sahneler bir tokat gibi vuruyordu insanın yüzüne. Yüzlerce mülteciyle yapılan röportaj sonucu ortaya çıkan ve yedi saat süren bu büyüleyici oyunun başındaki fırtına sahnesinde olduğu gibi ceviz kabuğu bir geminin içinde kuduran denizin dalgalarıyla boğuşan onca insanın çaresizliği gibi dünyanın dört bir yanından gelen insanların öyküleri de öylesine acımasız ve vurucuydu. Acının, umutsuzluğun, tükenmişliğin yaşandığı bir dünyayı sahneye taşıyordu bu oyun. Afganistan, İran, Rusya, Avustralya, Fransa’dan inanılmaz sefalet sahneleri sergileniyordu.  

Théâtre du Soleil’in Son Kervansaray oyunundan bir kare. Fotoğraf: Michele Laurent

Göç konusunu içeren birbirine bağlı kısa bölümlerinden, bu gösterinin her aşamasında acının başka bir öyküsü gündeme geliyordu: baskı, korku ve kaçış öyküleri… Terk edilen her ülkede şiddetin başka bir yüzüne tanık oluyorduk. Afganistan’dan Taliban’ın bir genç çifti kıskıvrak yakalayıp öldürmesi; İran’dan öldüresiye işkence görmüş bir Kürt ailesinin çöküşü; Rusya’dan çöp yığını içinde yaşam savaşı veren insanlar. Her kaçış öyküsü insanların birbirlerini sömürmelerinin, duyarsızlığın öyküsünü gündeme getiriyordu.

Bürokratlar, askerler, polisler uygarlığın sözcüleri olarak çıkıyorlardı karşımıza. Tel parmaklıklar, av köpekleri, silah sesleri, şiddet…Her varış başka bir çaresizliğin, umutsuzluğun ve yalnızlığın öyküsüydü: açlık, sürünme, kadın ticareti, sefalet….

Türkiye’den bir göç oyunu: Göçmeeeenler

Son Kervansaray insanların nasıl ezildiklerini ve sömürüldüklerini  özellikle kadınlar açısından ele alıyordu. Bundan bir kaç yıl önce Dostlar Tiyatrosu’nda da, Matei Visniec’in yazdığı, Genco Erkal’ın sahnelediği ve oynadığı, belgesel oyun Göçmeeeenlerdeyse  göçmenlerin hayatta kalma mücadelesi sergilenirken, kâr ve çıkar dünyasında insanların yüreklerinin nasıl buz kesildiği gösteriliyordu. Ölümü göze alarak kendi ülkelerindeki sefaletten ve savaştan kaçan göçmenlerin  insan tüccarlarının eline düşmesiyle yaşadıkları karabasanı kara mizah sahnelerle izliyorduk. Sahnedeki dev ekranda insanların çaresizliklerine tanık olurken, onlardan yararlanmaya çalışanların yalanları, insanları güdümlemeye çalışan politikacıların iki yüzlülükleri, organ mafyasının acımasızlığı, kadın tüccarlarının boş vaatleri, kaçakçıların manipülasyonu dili öylesine tersyüz ederek çarpıtıyordu ki bütün oyun süresince kara mizah etkisini hissediyorduk. 

Göç konusu bugün  nasıl ele alınıyor?: Exil

Son Kervansaray’ın da Göçmeeeenler’in de ortak yanı sorunları mercek altına almaktan kaçınmayan  eleştirel duruşlarıydı. Köln Schauspielhaus’da  bu konuyla ilgili olarak son olarak izlediğim Exil oyunuysa böyle bir bakıştan çok uzak. Yönetmen Nuran David Çalış göçün ürettiği yüz binlerce öyküyü ancak kenarından, köşesinden bölük pörçük alımlayabileceğiz düşüncesiyle bu konuya sorgulayarak, deşerek, eleştirerek değil de tam tersine çok uzaktan bakıyor. Öyle ki ülkelerini terk etmek zorunda kalanların öyküleri izleyiciye hiç dokunmadan bir sis bulutunun içinde kaybolup gidiyor. 

Ukraynalı tiyatro oyuncusu Oleksii Dorychevskyi zaman zaman heyecan içinde, zaman zaman ağır aksak konuşarak, yer yer tökezleyerek kendi öyküsünü anlatırken, dev bir cam yapının ardında göç edenleri görüyoruz, valizler, eşyalar, naylon torbalar, çocuk oyuncakları, insanlar, vedalaşanlar, bekleyenler, sesler… Alabildiğine geniş ve aydınlık bir bekleme odasını andıran cam yapı arafta olmayı simgeliyor; geçmişten kopan ama geleceği de olmayan insanların kapatılmış olduğu bu camekân göz alıcı bir kafes gibi. Bu mekânın yarattığı duyguyu belki de en güzel Cemal Süreyya’nın şu sözleri açıklıyor: ”Nasıl bir his biliyor musun? Oda çok geniş ama sığamıyorsun, bak kapı orada ama çıkamıyorsun, pencere açık ama nefes alamıyorsun”.  Ailesiyle birlikte Almanya’da kalan Oleksii memleketine dönecek mi dönmeyecek mi, onu nasıl bir gelecek bekliyor? Oleksii camın ardında kendi öyküsünü bölük pörçük anlatırken Ukraynaca, Almanca, özgün dil ve çeviri birbirine karışıyor. 

Nuran David’in yönettiği Exil oyunundan bir kare. Fotoğraf: David Baltzer

Göç Öyküleri

Cam yapının üstüne ve içine yerleştirilmiş olan küçüklü büyüklü ekranlarda göçe zorlanan Ukraynalılar kendi göç deneyimlerini anlatıyorlar. Savaştan kaçanların vatanları uğruna kendilerini feda etmedikleri için suçlanması, kadınların eşlerini bırakarak apar topar göç etmeye zorlanması, ailelerin parçalanması, öfke ve korkular… Nuran Çalış bu oyuna ön hazırlık olarak farklı ülkelerden gelen kırk kişiyle röportaj yapmış. Göçmenlerin özgün deneyimlerine yer veren film çekimlerinde de bu röportajlardan kesitler yansıtılıyor. Katlanan acılar ve umutsuzluk. Her göç hem bir umutsuzluk öyküsüdür hem de umut, her göç travmatik yaşantılar ve acılarla doludur. Ama daha uzak ülkelerden sözgelimi İran, Suriye ya da Afganistan’dan geliyorsanız umutsuzluk katlanır. Çünkü varılmak istenen Avrupa ülkesi göçmeni sınır dışı etmek için binbir dereden su getirir; bürokrasi, araştırmalar, çapraz sorgulamalar çarkı içinde oradan oraya savrulan göçmenlerin aşmaları gereken engeller büyüdükçe büyür. Hiç bitmeyen bir kâbus gibi. 

Bu sahnelemenin belki de en ilginç yanı çok boyutluluğu. Ekranlarda hem tek tek göçmenlerin öykülerinden özgün anlatımları izliyoruz hem göçmenleri geldikleri ülkeye ve ten rengine göre çekmecelere yerleştiren söylemleri dinliyor ve önyargılara tanık oluyoruz hem de cam yapının içinde bekleyenleri görüyoruz. Oyunun bir sonraki aşamasında geriye doğru sararak 2015 yılına, ilk göç dalgasına kadar uzanıldığında cam mekânın içindeki Ukraynalıların yerini uzak ülkelerden gelen tuhaf yaratıklar almaya başlıyor. Uzak ülkelerden gelen yabancılarla ilgili korkularımızı maskeli, ürkütücü yaratıklar simgeliyor; sisli puslu bir dünyanın içinde belirginleşen, sonra yine yok olan grotesk hayaletler… Ama ekranda konuşan göçmenler, örneğin, güvenlik güçlerinin durmadan aynı soruları sorarak kendisini nasıl sorguladığını anlatan İranlı bir kadın, Almanya’ya geldiğinden beri nasıl ötekileştirildiğini dile getiren bir Suriyeli öğrenci vb. gerçek insanlar. Oyunculardan biri çok uzaklardan kaç kez ölümü aşarak Avrupa’ya gelmeyi başaranların iç burkucu öyküsünü cama çizerek anlatıyor; batan bir gemi, oradan oraya savrulan insanlar, eşyaların görüntüleri birbirine karışıyor. Camekânın bir köşesinde ise kahve içilen şık bir mekân görüyoruz. Bir masanın çevresinde oturmuş sohbet eden insanlar kim? Göçmenleri gözlemleyen ve denetleyen görevliler mi? Onların boş kahkahaları kulaklarımızda çınlarken, birbirinden dramatik ve trajik öykü parçacıkları havada uçuşuyor. Öykü parçacıklarının, söylemlerin, kâbus görüntülerinin birbirine karıştığı bu kaotik dünya belki de yaşanan felaketler zincirini algılamakta ne kadar zorlandığımızı gösteriyor bizlere. Oyunun çok boyutluluğu, sesler, görüntüler, öyküler şu an içinde bulunduğumuz dünyanın karmaşıklığına gönderme yapıyor. Öte yandan sahnelemedeki soyutlama, öykülerin parça parça anlatılması, yeni bir geleceği hayal eden insanların cam vitrinin ardındaki bulanık görüntüleri izleyiciyle sahne arasında bir uzaklığın oluşmasına yol açıyor. Empatiye ve özdeşleşmeye hiç de fırsat tanımayan bu oyun belki de gerçeğin kendisi. Ama bunu tiyatroda bir kez daha yaşamak yeterli mi?

Karmaşık bir dünya

Öylesine bir karmaşanın içindeyiz ki olup biteni anlamakta ve hissetmekte zorlanıyoruz, her şey bir rüya gibi geçip gidiyor. Oyunun sonunda Midilli Adası’ndaki bir göçmen kampına bağlanıyoruz. Kampta sivil örgüt çalışanlarından biri oradaki koşulları anlattığı gibi terzihane, marangozhane, aşçılık, telefon ve elektronik eşya tamirciliği alanında yapılan çalışmaları da uzun uzun açıklıyor. Bekleme sürecini kolaylaştıran bir umut ışığı mı? Filistinli bir gençse oradaki yaşamını ve bekleyişini anlatıyor. Empati aranıyor. Bu sahnelemeden çok etkilenmekle birlikte ekranda gördüğümüz göçmenlerin öykülerinin çok daha elle tutulur, somut, kısaca çarpıcı olmasını isterdim. Çünkü insanların birbirlerini dinleme yetisinin giderek azaldığı, empatinin geri plana itildiği bir ortamda çoğu kez başımızı çevirerek yanlarından geçtiğimiz bu insanların öykülerini can kulağıyla dinlemeye her şeyden çok ihtiyacımız var. Öte yandan öylesine bir görüntü bombardımanı içindeyiz ki dikkatimiz, duygularımız çok çabuk dağılıyor. Sanatın belki de en güçlü yanı dikkat ve duygu yoğunlaşmasına fırsat vermesi. Ama bu sahneleme bu fırsatı bizlere tanımıyor. Öyküler bize gerçekten dokunabilseydi, soyut sahne tasarımı, stilize oyunculuk, metaforik anlatım ve göç olgusunu farklı açılardan ele alan söylemlerle sahnelemede çok anlamlı bir denge kurulabilirdi. Empati ile düşünselliğe dayanan bir yaratıcılığın kaynaştığı bir noktada tiyatro tıpkı saatlerce soluk soluğa izlediğimiz Son Kervansaray oyunu gibi mucizeler yaratabilir. Ama Exil çok iyi bildiğimiz gerçekleri çarpıcı bir sahne tasarımıyla ve teknik bir kusursuzlukla yansıtmakla yetinen bir oyun olmanın ötesine geçemiyor.  Bu kadar önemli bir konunun insana hiç dokunmadan ele alınması ise tedirgin edici.

Metnin zayıf kalması 

Bu oyunda toplanan malzemeyi biçimlendiren, yoğuran, böylece tek tek seslere can veren bir yazarın ya da dramaturgun eksikliğini bu sahnelemede çok hissettim. Sahnelemede yaratılan imgelerle, profesyonel oyuncuların ustalığıyla gerçek öykülerin (film çekimleri) birbirine karışması çok çarpıcı, yine de metnin zayıflığını oyun boyu hissediyoruz. Bugün tiyatro metninin giderek ikinci plana itildiği bir tiyatro anlayışının geçerli olmasının yarattığı eksiklik duygusu özellikle belgelere ya da yaşam öykülerine dayanan oyunlarda daha da belirginleşiyor.  

Günümüz tiyatrosunun sınırları

Sonuçta bu oyun göç konusunu izlediğim diğer oyunlara oranla çok zayıf kalıyor. Biçimsel olarak göz alıcı sahne tasarımı ve usta bir oyunculukla etkileyici olsa bile ne duygusal ne de düşünsel açıdan izleyiciye ulaşamıyor. Tiyatro böylesine önemli bir konuyu ele alacaksa eğer biçimsel ve estetik kaygıların çok  ötesinde  bir  yerde durabilmeli. Bunun için de tiyatrocuların bu kadar ağır bir konuyla yüzleşmek cesaretini bulabilmeleri gerekiyor. Çünkü  bu tür konularda biçimsellik, teknik, performans gibi günümüz tiyatrosuna damgasını vuran temel unsurlar ne yazık ki yeterli olamıyor. 


Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 2023 Bahar / Yaz (47/48) “Nasıl?” konulu özel sayısında yer almıştır.

Yazar Hakkında / Zehra İpşiroğlu

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et