“Etik Rejim: Türkiye Tiyatro Yazınında Estetik ve Siyaset” Kitabı Üzerine
Son yıllarda Türkiye’de tiyatro alanına ilişkin akademik çalışmaların önemli ölçüde arttığı görülmektedir. Özellikle bağımsız tiyatroların çoğalması, alternatif sahne arayışlarının görünür hâle gelmesi ve yeni kuşak oyun yazarlarının üretimlerinin yoğunlaşması, tiyatro üzerine düşünme biçimlerinde de belirgin bir hareketlilik yaratmıştır. Ancak bu hareketlilik çoğu zaman nicel gelişmeler üzerinden okunmakta; tiyatronun estetik dönüşümü meselesi ise görece geri planda kalmaktadır. İstek Serhan Erbek’in Etik Rejim: Türkiye Tiyatro Yazınında Estetik ve Siyaset başlıklı kitabı tam da bu noktada devreye girerek, Türkiye’de 2000 sonrası tiyatro yazınını estetik ve siyaset ilişkisi bağlamında yeniden düşünmeye zorlayan güçlü bir eleştirel müdahale sunmaktadır. Kitap, yalnızca çağdaş tiyatroya ilişkin gözlemler yapan bir çalışma değil; aynı zamanda Türkiye’de sanatın politik işlevi, estetik özerkliği ve dramaturjik yönelimleri üzerine kapsamlı bir tartışma geliştiren iddialı bir teorik girişimdir.
Erbek’in çalışmasının merkezinde Jacques Rancière’in sanat rejimleri kuramı yer alır. Yazar, özellikle etik rejim kavramını Türkiye tiyatrosunu anlamak için temel bir analitik araç olarak kullanır ve çağdaş tiyatro üretiminin büyük ölçüde bu rejimin sınırları içinde hareket ettiğini ileri sürer. Bu yönüyle kitap, Türkiye’de tiyatro eleştirisinin çoğunlukla ihmal ettiği estetik boyutu yeniden merkeze taşıması bakımından dikkat çekicidir. Türkiye’de tiyatro üzerine yapılan pek çok çalışma tarihsel gelişim, kurumlaşma süreçleri ya da toplumsal içerik üzerinden ilerlerken, Erbek’in çalışması sanatın “nasıl” işlediği sorusunu öne çıkarır. Dolayısıyla kitap, tiyatroyu yalnızca temsil ettiği meseleler üzerinden değil, kurduğu estetik deneyim üzerinden değerlendirme çağrısı yapar.
Kitabın giriş bölümü, çalışmanın temel problematiğini oldukça net biçimde ortaya koyar. Yazar burada özellikle 2000 sonrası tiyatro alanında yaygınlaşan “altın çağ”, “yenilik”, “çeşitlilik” ve “canlanma” gibi söylemleri sorgulayarak işe başlar. Gerçekten de son yıllarda Türkiye’de tiyatro alanında nicel bir artış yaşandığı inkâr edilemez. Yeni toplulukların ortaya çıkması, alternatif mekânların çoğalması ve yerli oyun üretimindeki artış, yüzeyde oldukça canlı bir tablo yaratmaktadır. Ancak Erbek’e göre bu canlılık, estetik anlamda köklü bir dönüşümün gerçekleştiği anlamına gelmemektedir. Kitabın temel sorusu tam da burada şekillenir: Türkiye’de çağdaş tiyatro gerçekten yeni midir, yoksa tarihsel olarak kurulmuş belirli bir sanat anlayışını farklı biçimlerde yeniden mi üretmektedir?
Bu sorunun peşinden giden yazar, kitabın ilk bölümünde sanat ve siyaset ilişkisini Rancière’in düşüncesi üzerinden ayrıntılı biçimde tartışır. Bu bölüm, çalışmanın teorik omurgasını oluşturur ve kitabın geri kalanında geliştirilecek bütün analizlerin zeminini hazırlar. Erbek’in burada yaptığı en önemli vurgu, sanat ile siyasetin dışsal bir ilişki içinde olmadığıdır. Sanatın politikliği, doğrudan politik içerik üretmesinden değil, “duyumsanabilir olanın paylaşımı”na müdahale etmesinden kaynaklanır. Başka bir deyişle, sanatın politik gücü temsil ettiği mesajda değil, algılama biçimlerini dönüştürme kapasitesinde yatar. Bu yaklaşım, kitabın ilerleyen bölümlerinde çağdaş tiyatroya yöneltilen eleştirilerin de temelini oluşturur. Çünkü Erbek’e göre Türkiye’de tiyatro giderek daha fazla toplumsal ve politik doğruların taşıyıcısına dönüşmekte, buna karşılık estetik deneyim üretme kapasitesi zayıflamaktadır.

Kitabın ikinci bölümü olan “Türkiye’de Sanat Rejiminin Geçmişi ve Bugünü”, çalışmanın tarihsel boyutunu kurar ve Türkiye’de tiyatronun kuruluş mantığını Erken Cumhuriyet dönemine kadar geri götürür. Bu bölümün en dikkat çekici yönü, Cumhuriyet tiyatrosu ile çağdaş tiyatro arasında kurduğu süreklilik ilişkisidir. İstek, özellikle Muhsin Ertuğrul etrafında şekillenen kurumsallaşma sürecini yalnızca tiyatro tarihinin bir aşaması olarak değil, aynı zamanda belirli bir estetik-politik anlayışın kuruluş momenti olarak ele alır. Cumhuriyet döneminde tiyatroya yüklenen modernleştirici, eğitici ve toplumu dönüştürücü işlevlerin, bugün farklı biçimlerde de olsa varlığını sürdürdüğü ileri sürülür. Bu nedenle kitap, Türkiye tiyatrosunu kopuşlar üzerinden değil, süreklilikler üzerinden okuma eğilimindedir. Bu yaklaşım, çalışmanın en özgün ve tartışmaya açık taraflarından biridir.
Gerçekten de Türkiye’de çağdaş tiyatroya dair yaygın söylemler çoğu zaman “alternatif”, “bağımsız” ve “yeni” kavramları etrafında şekillenmektedir. Erbek ise bu kavramların çoğu zaman üretim biçimlerini tanımladığını, ancak estetik anlamda radikal bir dönüşüme işaret etmediğini savunur. Bu bağlamda kitap, günümüz tiyatrosunun tarihsel olarak etik rejimin sınırları içinde kaldığını ileri sürerek oldukça sert bir eleştirel pozisyon alır. Bu eleştiri, özellikle üçüncü bölümde yer alan metin analizlerinde daha görünür hâle gelir.
“Etik Rejimde Tiyatro” başlıklı üçüncü bölüm, kitabın en yoğun ve en tartışmalı kısmıdır. Yazar burada çağdaş tiyatro metinlerini dramatik yapı, karakter inşası ve siyasetle kurulan ilişki üzerinden inceleyerek, etik rejimin güncel tiyatrodaki işleyişini göstermeye çalışır. Bu analizlerin en güçlü yanı, çağdaş tiyatro metinlerinde dramatik aksiyonun giderek toplumsal meselelerin taşıyıcısına dönüşmesi yönündeki tespittir. Oyunlar çoğu zaman kimlik politikaları, travmalar, toplumsal baskılar ve mağduriyetler etrafında şekillenmekte; buna karşılık estetik biçimlenme ikinci plana itilmektedir. Yazar, bu durumun dramatik yoğunluğu zayıflattığını ve tiyatroyu pedagojik bir araç hâline getirdiğini savunur.
Bu noktada kitabın en dikkat çekici katkılarından biri, “kötücül karakter” tartışmasıdır. İstek Serhan Erbek, çağdaş tiyatroda ahlaki açıdan karmaşık karakterlerin giderek kaybolduğunu, karakterlerin çoğunlukla mağduriyet üzerinden kurulduğunu ileri sürer. Bu tespit son derece önemlidir; çünkü dramatik çatışmanın temel unsurlarından biri olan etik belirsizlik ortadan kalktığında, tiyatronun estetik gücü de zayıflamaktadır. Seyirciye kimin haklı, kimin haksız olduğu baştan gösterildiğinde, tiyatro düşünsel bir gerilim alanı olmaktan çıkarak ideolojik bir teyit mekanizmasına dönüşmektedir. Erbek’in bu eleştirisi, yalnızca dramaturjik bir meseleye değil, çağdaş sanatın genel eğilimlerine dair daha geniş bir tartışmaya işaret eder.
Kitabın güçlü yanlarından biri de dilindeki açıklık ve polemik kurabilme becerisidir. Kuramsal yoğunluğuna rağmen metin çoğu yerde akıcıdır ve akademik jargona tamamen kapanmaz. Özellikle tiyatro estetiği üzerine yapılan tartışmaların anlaşılır bir dille aktarılması, kitabın yalnızca akademik çevreler için değil, tiyatro alanında çalışan sanatçılar ve eleştirmenler için de erişilebilir olmasını sağlar. Ayrıca yazarın tiyatroya içeriden bakabilmesi, analizlerin soyut teorik tartışmalar olarak kalmasını engeller ve metne sahici bir eleştirel ton kazandırır.
Bununla birlikte, kitabın bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Öncelikle çalışmanın büyük ölçüde Rancière’in kuramına yaslanması, alternatif estetik yaklaşımların yeterince tartışılmamasına yol açmaktadır. Özellikle Hans-Thies Lehmann’ın postdramatik tiyatro kavramı, Erika Fischer-Lichte’nin performatif estetik yaklaşımı ya da çağdaş performans kuramları, kitabın analizlerine farklı açılımlar kazandırabilecek önemli teorik alanlar olarak düşünülebilir. Bu teorik çeşitliliğin eksikliği, çalışmanın yer yer tek yönlü bir perspektife sıkışmasına neden olmaktadır.
Benzer biçimde, kitabın vardığı sonuçların kimi zaman fazla genelleyici olduğu da söylenebilir. Türkiye’de 2000 sonrası tiyatro pratiği oldukça heterojen bir yapı sergilemesine rağmen, kitabın büyük ölçüde etik rejimin hâkimiyetine odaklanması, bu çeşitliliğin yeterince görünür hâle gelmesini engeller. Özellikle estetik rejim yönünde deneysel arayışlar geliştiren, seyirciyle farklı ilişkiler kuran ya da dramatik yapıyı radikal biçimde dönüştüren örneklere daha fazla yer verilmesi, kitabın eleştirel gücünü azaltmadan daha dengeli bir çerçeve sunabilirdi.
Ayrıca kitapta incelenen oyunların seçim kriterleri konusunda daha ayrıntılı bir metodolojik açıklama yapılması da yararlı olabilirdi. Hangi metinlerin neden seçildiği, bu metinlerin çağdaş tiyatroyu ne ölçüde temsil ettiği gibi sorular, çalışmanın genellenebilirliği açısından önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra, tiyatro eleştirisinin etik rejimin yeniden üretimindeki rolü de kitapta daha derinlemesine ele alınabilecek alanlardan biridir. Çünkü çağdaş tiyatronun politik doğrular etrafında şekillenmesi kadar, bu üretimlerin eleştiri mekanizmaları tarafından nasıl dolaşıma sokulduğu da önemlidir.
Yine de tüm bu eleştirilere rağmen Etik Rejim: Türkiye Tiyatro Yazınında Estetik ve Siyaset, Türkiye’de tiyatro düşüncesi açısından önemli bir boşluğu dolduran güçlü bir çalışma olarak değerlendirilebilir. Kitap, çağdaş tiyatroya dair yerleşik iyimser söylemleri sorgulaması, estetik boyutu yeniden merkeze alması ve tiyatronun politikliği meselesini daha karmaşık bir düzlemde tartışması bakımından dikkate değerdir. Erbek’in çalışması, yalnızca mevcut tiyatro pratiğini eleştiren bir metin değil; aynı zamanda sanatın ne olduğu, nasıl işlediği ve nasıl politik hâle geldiği üzerine yeniden düşünmeyi öneren teorik bir müdahaledir.
Sonuç olarak bu kitap, Türkiye’de tiyatro alanında çalışan araştırmacılar, dramaturglar, eleştirmenler ve sanatçılar için önemli bir tartışma zemini sunmaktadır. Kitabın asıl değeri, kesin hükümler vermesinden çok, rahatsız edici ama gerekli sorular sormasında yatmaktadır. Türkiye’de çağdaş tiyatro gerçekten estetik bir dönüşüm mü yaşamaktadır, yoksa yalnızca politik ve toplumsal doğruları yeniden üreten yeni bir temsil biçimi mi üretmektedir? Erbek’in çalışması, bu soruyu güçlü biçimde ortaya koyması bakımından son derece önemlidir ve önümüzdeki dönemde tiyatro üzerine yapılacak tartışmaların önemli referanslarından biri olmaya aday görünmektedir.
TEB Oyun Dergisi‘nde yer alan diğer eleştiri yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.





