Bir Başlangıcın Kaydı: Dramatist’in Yolculuğu
Tijen Savaşkan: Merhaba sevgili Yaşam, Özden ve Aslı. Öncelikle Dramatist Türkiye gibi bir hayali gerçeğe dönüştürdüğünüz ve bu alanda öncü bir adım attığınız için sizleri kutluyorum. Yürüttüğünüz bu süreci heyecanla takip ediyor, gelecek çalışmalarınız için de şimdiden merak duyuyorum.
İlk sorumu sondan başlayarak sormak istiyorum: Tiyatro dünyamızın ve sahne sanatlarının en görünmez alanlarından bazılarına (dramaturjiye ve oyun yazarlığına) odaklandığınız bu yolculukta, “sözü kurmak” ve “sesi duyurmak” amacıyla yola çıktığınız ilk etabı tamamladınız. Şimdi dönüp baktığınızda, hayal ettiklerinizin ve hedeflediklerinizin neresindesiniz?
Yaşam Özlem Gülseven: Dramatist’in yolculuğunun başında bir giriş yazısı paylaşmış ve “bir başlangıcın kaydını tutmak istediğimizi” söylemiştik. Dramaturji: Ses ve Söz projesi, bu başlangıcı somutlaştıran ilk adım oldu. Bu adımı atarken dramaturjiye ve oyun yazarlığı merkezinde tiyatronun yaratıcı süreçlerine dair düşünsel bir tartışma alanı açmak, bu alandaki görünürlüğü ve karşılaşma imkânlarını çoğaltmak istiyorduk. Proje tamamlandığında o yazıya geri döndüm ve bu proje özelinde hayal ettiğimiz birçok şeyin gerçekleştiğini, bazılarının ise şekil değiştirdiğini, iyi ki değiştirdiğini düşündüm. Süreç boyunca birçok karşılaşma yaşadık, yeni sesler duyduk, başka türlü ihtiyaçların varlığını fark ettik. Karşılaşmalar yeni sorular ve ihtimalleri de ortaya çıkardı. Dolayısıyla, artık yeni hayallerimiz de var.
Özden Işıltan: Yola çıkmamızı sağlayan hayal, bizim için çok heyecan verici olmakla beraber, sözün dolaşıma girmesine katkı sunmaya çalışırken karşılaşabileceğimiz zorluklara dair bazı endişelerimiz de vardı. İlk projemizi bitirmekte olduğumuz şu günlerde, bu hayalimizde başkalarıyla ortaklık kurabildiğimizi görmek, ona daha da sıkı tutunmamızı sağladı. Özenli bir çalışmayla, karşılaşabileceğimizi düşündüğümüz zorlukların üstesinden gelebildiğimizi görmek bizi daha güçlü hissettirdi. Hayalimizin başlangıç aşamasını hem öğrenerek hem de üreterek tamamlayabildiğimizi düşünüyorum. İlk hedefimiz gerçekleşti ve gerçekleşirken bize yeni hedeflerin yolunu açtı.
Y.Ö.G: Dramatist için yapmayı umduğumuz çok şey var. Bu ilk projeyle güçlü bir başlangıç zemini ve başkalarının katkılarıyla dönüşebilecek bir yapı oluşturduğumuza inanıyorum. Yani henüz hayal ettiklerimizin başlangıcındayız ama böyle bir başlangıç yapmış olmak da kendi başına umut verici.
Aslı Ekici: Dramatist’e Yaşam’ın beni arayıp yazı yazmam için davet etmesiyle dâhil oldum. Özden’le bu süreci başlatmışlardı ve telefonda konuşurken meselelerimizin ne kadar ortak olduğunu fark ettik. Dramatist’in neyi hedeflediğini dinledikçe, orada tartışılanların kendi hayatımdaki hayati sorularla nasıl kesiştiğini gördüm.
O görüşmenin sonunda Yaşam, “Bunları başka bir biçimde de ifade edebilirsin,” diyerek beni podcast yapmaya davet etti. Böylece bu esnek ve doğurgan alanda, üç kadın olarak yola çıktık. Geçtiğimiz sezonda yaptıklarımızın, o ilk konuşmadaki heyecanı karşıladığını düşünüyorum. Hatta daha fazlası için yerimizde duramıyoruz diyebilirim.

T.S: Bir fikirle yola çıkmak elbette önemli, ancak süreç boyunca karşılaştığınız kişiler, kurduğunuz bağlar ve edindiğiniz deneyimler bu yolculuğu dönüştürdü mü? Başlangıçtaki hedefleriniz değişti mi, yeni yönelimler oluştu mu? Özellikle dramaturglar, oyun yazarları, akademisyenler gibi iletişimde olduğunuz isimlerle kurduğunuz ilişkiler, projenin içeriğinde yeni katmanlar ya da farklı açılımlar yarattı mı?
Ö.I: Biz yola çıkarken bir buluşma, paylaşım ve birlikte düşünme alanı yaratmayı hedeflemiştik. Bu hedef hiç değişmedi; tam tersine yaşadığımız karşılaşmalarla daha da güçlendi. İlk proje boyunca yürüttüğümüz çalışmalar, henüz düşünmemiş olduğumuz alanları ve olasılıkları görmemizi sağladı. Bu da yolumuza, yürünmesi verimli olacak yeni patikalar ekledi.
Y.Ö.G: Evet ve biz de aslında bu dönüşüme açıktık. Çünkü yola çıkarken yalnızca kendi meslek pratiğimizde hissettiğimiz ihtiyaçları değil, bu ihtiyaçların başka kişilerde nasıl yankılandığını da duymak istiyorduk. Birebir aynı olmayacağını biliyorduk ama her konuk, her yazar, her buluşma; bu ihtiyaçların, eksikliklerin ve arzuların farklı yüzlerini gösterdi. Yazınsal arşivi oluştururken açık çağrı yapmamızın temel sebeplerinden biri de buydu. Yazıların ve podcastlerin ne zaman, hangi bağlamda paylaşılacağına dair kararları, sürecin içinde karşılaştığımız ihtiyaçlara ve seslere kulak vererek aldık. Başlangıçtaki tasarım sabit olsa da, içeriklerin birbiriyle kurduğu ilişki ve yayım zamanlamaları, bu karşılaşmalardan beslenerek şekillendi. Aynı zamanda Dramatist’in konumuna dair de yeni yollar üzerine düşünmeye başladık.
Ö.I: Mesela Onur Gazdağ ile yaptığımız bölüm sonrası, Dramatist’in dramaturglar ve oyun yazarlarının birer meslek grubu olarak tanınmasında oynayabileceği rol üzerine daha somut düşünmeye başladık. Kurulan ilişkilerin yalnızca içerik üretimiyle sınırlı kalmadığını; aynı zamanda doğal bir genişleme ve çoğalma imkânı sunduğunu gördük. Aslı’yla da bu şekilde buluştuk.
Y.Ö.G: Şu anda önümüzdeki yılı planlayacağımız bir sürece giriyoruz. Bu sürecin, yalnızca bizim fikirlerimizle değil; katkı sunan herkesin, yazarların, dramaturgların, akademisyenlerin, okurların ve dinleyicilerin yorumlarıyla şekillenmesini istiyoruz. Çünkü Dramatist’in gelecekteki konumuna dair düşüncelerimizi belirleyen şey, tam da bu karşılaşmalarda duyduğumuz sesler ve öneriler.
T.S: Amaçlar ve hedefler, özellikle Sivil Düşün gibi tanımı yapılmış ve süresi belirli bir Avrupa Birliği projesi söz konusu olduğunda, bazen belli sınırlar koymayı gerektirebilir. Öte yandan, sürece açık ve esnek yaklaşmak, beklenmedik farkındalıkların ve yapının kendi doğasının dönüşmesinin de önünü açabilir. Siz bu ikilemi yaşadınız mı? Yaşadıysanız, sabit hedeflerle yaratıcı esneklik arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Y.Ö.G: Bir Avrupa Birliği projesi yürütmek, doğası gereği belirli çerçeveler ve çıktı beklentileriyle ilerlemeyi gerektiriyor. Dramaturji: Ses ve Söz projesinde de başvuru sürecinde tanımlanmış hedefler vardı. Yazı dizisi, podcast serisi, içerik sayısı, yayın takvimi gibi unsurlar bu yapının iskeletini oluşturuyordu. Ama biz bu iskeleti sabit ve kapalı bir sistem olarak değil, katkı sunan kişilerle birlikte esneyebilecek ve derinleşebilecek bir zemin olarak gördük. Süreç içinde hedeflerimiz hep yeniden müzakere edilmeye açıktı. Bu açıdan aslında sabit hedefler ve yaratıcı esneklik arasında bir denge kurmaya çalışmadık, aksine ikisinin de birbiriyle etkileşime geçtiği noktanın bizi nereye götüreceğini merak ettik. Sivil Düşün bence bu anlamda çok destekleyici ve değişen koşullara göre yeniden yapılandırmaya karşı da esnek bir alan tanıyor. Aynı zamanda projeye dair çizilen çerçeve, bize de bağlı kalabileceğimiz bir yol haritasını başından itibaren tanımlıyor. Benim, içinde çok rahat çalıştığım bir sistem bu kişisel olarak.
Ö.I: Sivil Düşün’den aldığımız desteğin bize koyduğu tek sınır, çalışmanın doğası gereği, uymamız gereken zaman çizelgesiydi bence. Proje sırasında toplumsal dinamiklerde yaşanan çalkantılar, zaman planlamamızda daralmalar yaratarak bizi zorladı. Ancak bunun dışında Sivil Düşün’ün, bir ikilem yaratmaktan çok, sürecimizi biçimlendirmeye olumlu katkı sunduğunu düşünüyorum. Süreci en verimli şekilde nasıl sürdürebileceğimiz, kurmaya çalıştığımız dili nasıl güçlendirebileceğimiz ve ulaştırabileceğimiz gibi konularda bize hem yapısal hem de stratejik anlamda destek oldular.
T.S: Dramatist Türkiye’nin proje sürecine baktığınızda, bir yanda yazılar, podcastler ve buluşmalar gibi görünür çıktılar; diğer yanda görünmeyen emek, ilişkiler ve karşılaşmalar yer alıyor. Bu iki katman birlikte düşünüldüğünde, sizi en çok mutlu eden şey ne oldu? Peki, geriye dönüp baktığınızda eksik ya da geliştirilmeye açık bulduğunuz yönler nelerdi?
Y.Ö.G: Beni en çok mutlu eden şeylerden biri yalnız olmadığımızı görmekti. Geri bildirimlerde, gelen başvurularda, hiç tanışmadığım ama projeyi bir şekilde duyan insanların cümlelerinde hep o ortak sorulara temas eden bir şey vardı. Projenin ilk etabında bile bir topluluk duygusu oluştuğunu hissedebildik. O zaman demek ki yalnız değilmişiz. Ama bir biçimde yalnız hissediyoruz. Bu da geriye dönüp baktığımda daha az yalnız hissetmenin bir yolunu bulmamız gerektiğine dair bir his uyandırıyor bende.
Ö.I: Beni en çok mutlu eden şey, ortak bir alan yaratma fikrine somut bir katkı sunabilmiş olmak. Dramatist, yalnızca içerik üretmekle değil, düşünsel olarak birlikte kurulan bir yapının parçası olmakla da bana çok şey kattı. Ekibin küçüklüğüne rağmen bu kadar kapsamlı ve çok katmanlı bir içerik ortaya koyabilmiş olmamız, Dramatist’in potansiyeline dair beni en çok umutlandıran şeylerden biri oldu. Eksik sayılabilecek yönlere baktığımda, zaman sınırları nedeniyle hedeflediğimiz yazı ve podcast sayısına küçük farklarla ulaşamamış olmamız öne çıkıyor. Geliştirilmeye açık bulduğum tarafımız ise, sayıca daha fazla kişiye ihtiyaç duyduğumuz gerçeği. Ama bu ilk süreç bize, bu yapıyı nasıl daha kapsayıcı ve kolektif bir biçimde büyütebileceğimize dair güçlü ipuçları verdi.
Y.Ö.G: Dramatist’i en başından itibaren sürdürülebilir bir yapı olarak tasarladık. Ama bu, o yapının birilerinde karşılık bulmasıyla mümkün. Dramaturji: Ses ve Söz, bu yapının ilk adımıydı ve çok daha uzun vadeli bir alan açma girişiminin temelleri atıldı. Yine de, Dramatist’in kuruluş süreci bu projeyle örtüştüğü için, bu sürdürülebilirlik fikrini yeterince yansıtabildik mi, emin değilim. “Şimdi burada ne oluyor?” sorusunu birkaç kez duydum. Sanırım buradaki yaklaşımımızı daha net ortaya koyabilirdik. Ama iyi olan şu ki, devam edeceğiz ve bu kez daha kalabalığız.
A.E: 19 Mart civarında, Türkiye ve özellikle İstanbul’da kaosun dozu iyice arttığında biz ve pek çok meslektaşımız ne yapacağımızı bilemediğimiz bir şaşkınlık içindeydik. Tam da o günlerde Süreyya Karacabey’le birlikte ilk podcastimizi kaydetmiştik ve yayına hazırdı. Fakat tereddütte kaldık; böyle bir atmosferde yayınlamalı mıyız? Süreyya Hoca hiç duraksamadan “Elbette devam edeceğiz” dedi. Sonra bunu dile getiren bir tweet attı. O tweet çokça paylaşıldı, birçok kişide ortaklık ve güç duygusu yarattı. Bu, benim için sürecin en etkileyici anlarından biriydi. Sandığımızdan daha fazla temasa, söze, birlikte kalmaya ihtiyacımız olduğunu hissettim.
Diğer yandan, Dramatist’in ne yaptığına dair daha çok anlatmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Yaşam’ın dediğine ek olarak, örneğin Gümüşlük’teki festival boyunca birçok tiyatrocu arkadaşımız ancak son günlerde yanımıza gelip “Siz tam olarak ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Bu bir yandan neden yola çıktığımızı hatırlatıyor, diğer yandansa anlatma biçimlerimizi ve araçlarımızı çeşitlendirmemiz gerektiğine işaret ediyor. Belki de mesele sadece yapmak değil; yaptığımız şeyi anlamanın ve aktarmanın yollarını da birlikte bulmak.

T.S: Bir hayalle yola çıkmak elbette çok kıymetli. Ancak bu yolculuğun, yolun henüz başında sayılabilecek ama alanda azımsanmayacak deneyimlere sahip üç tiyatro insanı olarak sizlerde nasıl bir farkındalık, açılma ya da dönüşüm yarattığını merak ediyorum. Bu süreç sizde kişisel ya da mesleki anlamda bir dönüşüm sağladı mı?
Ö.I: Mesleki anlamda, zaten hissettiklerimizin başkaları tarafından duyularak karşılık bulmuş olmasının farkındalığımızı arttırdığını düşünüyorum. Örneğin meslek tanımımız üzerine yapılan çalışmaları öğrenmenin bizde kişisel bir farkındalık yarattığını ve bu alana nasıl katkı sağlayabileceğimiz noktasında bir açılma sağladığını görüyorum. Yola çıkan biz ile şimdiki biz arasında da bir dönüşüm var: Yapmamız gereken ne kadar çok şey olduğunu anlamaya başladık ve bunları gerçekleştirebilecek merakımız ve isteğimiz olduğunu görmek başladığımızdan daha güçlü hissettirdi.
A.E: Dramaturglar ve oyun yazarları olarak görünürlük meselesini dert ediyoruz çünkü bu yalnızca mesleki değil, varoluşsal bir problem. Yaptığımız işin tanınmaması, emeğimizin üretim alanı bulamaması ya da geçim kaynağına dönüşmemesi; ne kadar farkında olsak da bizi içten içe etkileyip görünmez kılabiliyor.
Ben Dramatist’le birlikte çalışmaya başladığımdan beri, yani meslektaşlarımın yazılarını okuyup podcastlerini dinledikçe, onlarla sohbet ettikçe kendi varoluşuma çok daha emin bir şekilde sahip çıktığımı fark ettim. Sanırım dönüşüm burada başlıyor: “Neden görünmüyoruz?” sorusunu tekrar tekrar sormaktan ziyade, olduğumuz kişilere ve yakın çevremize dikkatle bakmakla. Bu dikkat, hem bizi hem birbirimizi görünür kılmanın ilk adımı gibi geliyor bana.
T.S: Projeniz, çoğu zaman yönetmen ya da oyuncular kadar görünür olmayan Türkiyeli çağdaş oyun yazarlarını ve dramaturgları odağına alıyor. Bu yönüyle Dramatist Türkiye, tiyatro üreticileri için bir “karşı kamusal alan” yaratabilir mi sizce? Zira Türkiye’de meslek birlikleri, dernekler, inisiyatifler ve sendikalar zaman zaman böyle alanlar kurabiliyor. Ancak özellikle dramaturglar gibi görünmez kalan grupların, kendi sözlerini kurabilecekleri bu tür alanlara hâlâ büyük ihtiyaçları var.
Ö.I: Umuyorum ki yaratır. Kendi kişisel deneyimlerime ve ilk projemizdeki gözlemlerime dayanarak, dernek, sendika gibi daha kurumsal yapılar dışında da, buluşma alanlarına ihtiyaç olduğunu söyleyebilirim. Alanda birer meslek olarak tanınma, özlük haklarımızı bilme ve savunma gibi konularda kurumsal bir yapılaşma elbette önemli ve bizim de gelecekte dönüşmeyi düşündüğümüz bir durum. Ancak böyle bir dönüşümde bile, Dramatist’in deneyimlerin paylaşıldığı, birbirine ve bilgiye kolay ulaşılabilen, birlikte üretim de yapılabilen bir karşı kamusal alan yaratmasının en önemli hedefimiz olduğunu düşünüyorum.
Y.Ö.G: Dramatist’in merkezinde dramaturglar ve oyun yazarlarının yer alması aslında bizim kendi sorunlarımıza bir çözüm arama ihtiyacımızla ilişkiliydi. Tiyatro ekosisteminde yeterince görünmeyen, tanımlanamayan ve dolayısıyla temsil de edilemeyen bu meslek grupları için bir alan açmak ve bunu dayanışma temeliyle yapılandırmak istedik. Bu açıdan Dramatist’in “karşı kamusal alan” yaratma potansiyeli olduğuna inanıyorum. Burada “karşı kamusal alan”ı, Nancy Fraser’ın tarif ettiği şekliyle, baskın söylemin dışında kalan grupların kendi deneyimlerini, ihtiyaçlarını ve politik konumlarını dile getirebildikleri, birlikte düşünebildikleri ve itiraz geliştirebildikleri alanlar olarak görüyorum. Türkiye’de zaman zaman meslek birlikleri, dernekler ya da inisiyatifler bu tür alanlar kurdu; ancak özellikle dramaturglar gibi mesleki kimliği hâlâ tartışmalı olan grupların kendi sözlerini kurabilecekleri bir zemin çoğunlukla eksik kaldı. Bu alan, umarım gelecekte mesleki aidiyetimizi birlikte yeniden düşündüğümüz, deneyimleri paylaştığımız ve eleştirel tartışmaları cesaretlendirebildiğimiz bir alan olarak varlık sürdürür.
T.S: Tiyatro ve gösteri sanatları, doğası gereği “canlı” bir alan. Dramatist Türkiye de bu canlılığı, söz ve ses aracılığıyla dijital mecralarda sürdürmeyi başardı, en azından ilk yüz metrede. Peki bundan sonrası için, daha yüz yüze, kamusal ya da karşı kamusal alanlarda buluşmalar hayal ediyor musunuz? Örneğin forumlar, çalıştaylar ya da henüz tanımlanmamış yeni karşılaşma biçimleri üzerine planlarınız var mı?
Y.Ö.G: Dramatist Türkiye’nin dijital mecrada başlaması bir tercihten çok bir ihtiyaçtan doğdu aslında. Türkiye’de tiyatro üretimi hâlâ büyük şehirlerde yoğunlaşıyor; görünürlük, dayanışma ve kaynaklara erişim de çoğunlukla bu merkezlerde mümkün oluyor. Oysa bizim için önemli olan, sadece belli şehirlerde değil, ülkenin farklı coğrafyalarında tiyatro yapanların da sesini duyurabilmesiydi. Dijitalin en büyük gücü de tam bu bana kalırsa. Bilgi ve deneyim, sadece “merkez”e akmak zorunda değil; farklı yerlerden, eşitlikçi biçimlerde birbirine ulaşabilir. Dramatist’i, merkezileşmiş yapıları yeniden üretmeyen; aksine, dağınık ama birbirine temas eden üretimlerin buluşabildiği bir alan olarak kurmaya çalıştık. Bu yüzden dijital mecrayı aynı zamanda kapsayıcılığın ve erişilebilirliğin bir aracı olarak düşünmeye devam ediyoruz. Bilgiyi erişilebilir kılmak, farklı yerlerde benzer sorularla uğraşan üreticileri görünür kılmak, kendi aramızdaki mesafeleri azaltmak bizim için hâlâ çok önemli. Bu anlamda Dramatist dijitalde kök saldı ama yüz yüze buluşmalarda “karşılaşmanın” canlılığı tabii ki hâlâ çok önemli.
Yan yana gelmenin, aynı mekânda birlikte bulunmanın başka türlü bir diyalog imkânı var. Henüz adını koymadığımız karşılaşma biçimleriyle ortak düşünme alanları yaratmak, hep aklımızda olan bir şey. Bu yüzden forumlar, açık tartışma alanları, atölyeler gibi fiziksel karşılaşmaları hayal ediyoruz. Hatta bu konuda belirli planlarımız da var. Ama şu anda Dramatist’in bir yıllık yol haritasını oluşturduğumuz bir dönemdeyiz; o yüzden detayları biraz daha netleştirdikten sonra paylaşacağız.

T.S: 2025’te Gümüşlük Akademisi Tiyatro Festivali’nde yaptığınız çalışma, Dramatist Türkiye için sahayla ilk doğrudan temaslardan biri oldu. Sizden öğrendiğime göre oradaki çalışmayı Aslı ve Yaşam yürüttü. Çalışmanın içeriği hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Bu tür festivaller ve sahadaki üretim alanlarıyla ilişki kurmak, Dramatist’in geleceği açısından nasıl bir anlam taşıyor? Bu deneyimin devamı olarak farklı mekânlarda, farklı bağlamlarda yer almayı düşünüyor musunuz?
Y.Ö.G: Gümüşlük Akademisi Tiyatro Festivali, Dramatist Türkiye için sahayla kurduğumuz ilk doğrudan temas oldu. Aslı’yla birlikte yürüttüğümüz bu çalışmada, oyunlarla birlikte, oyunların mekânla ve birbiriyle kurduğu ilişkilere, ekiplerin ilişkilerine, Gümüşlük Akademisi’nin ruhunun ve tarihinin festivalle kurduğu ilişkiye, aslında en temelde karşılaşmalara tanıklık etmeye çalıştık. Günlükler, ses kayıtları, görseller aracılığıyla bir festival günlüğü tuttuk. Tiyatro üretimini çevreleyen mekânsal ve toplumsal bağlamı birlikte düşünmek ve kayıt altına almak tiyatro pratiğine dair oldukça önemli bir arşiv oluşturmanın ilk adımı bana kalırsa. Çalışmamızın merkezinde, mekân dramaturjisi fikri vardı. Yani mekânın yalnızca bir arka plan değil, anlam üretiminin aktif bir öğesi olduğu fikri. Bu noktada Gay McAuley’nin Space in Performance kitabındaki şu ifadesi bizim için önemliydi: “Benim ilgim ‘yer’in kendisinden çok, yerin nasıl işlediğine yöneliktir: performans deneyiminde, seyircinin anlam inşasında mekân nasıl devreye girer?” Biz bu soruya bir şey daha ekledik: Tiyatro üreticileri için bu tür “yer”lerde gerçekleşen karşılaşmalar, ekosistemin kendisine ne yapar? Ne tür bir tanışıklık geliştiririz? Bu tanışıklık tiyatroyu nasıl dönüştürür?
İlk projemizde kuramsal bir çerçeveye ihtiyaç duyduk. Ancak “Festival Günlükleri” fikri, sahayla doğrudan ilişki kurma arzusundan doğdu. Bu çalışmada “günlük tutma”yı neredeyse bir yöntem olarak benimsedik. Nesnel olanın çevresinde gelişen eleştirel bakışı, bizim katılımcı öznelliğimiz ve kişisel deneyimimizle birlikte düşünmeye çalıştık. Böylece içeriden ve dışarıdan bakışların aynı arşivde bir araya geldiği melez bir zemin oluşturmak istedik.
Gelecekte de bu fikri sürdürmeyi; farklı coğrafyalarda, farklı üretim biçimlerine tanıklık ederek bu tanıklıkları çoğaltmayı ve kayda almayı çok istiyoruz.
A.E: Gümüşlük Akademisi Tiyatro Festivali’ne gitmeden önce çok heyecanlıydık. Bir tiyatro festivalinin kaydını tutmak, sanki yeni bir şey icat ediyormuşuz gibi hissettirmişti. Aynı zamanda bu bizim ilk sahaya çıkışımız olduğu için biraz da kaygılıydık.
Festivale vardığımızda tüm planlarımız, oranın ritmiyle doğal biçimde örtüştü. Akademinin akışına, oyunlara ve katılımcıların temposuna göre esnedik. Günlük tutmak, bu sürecin tanığı olmak açısından çok işlevseldi. Yazdık, birbirimizin yazdıklarını okuduk, konuştuk ve o dağınık gibi görünen deneyim birden yerine oturdu. Şimdi bu notları sınıflayıp bir artbook’a dönüştürmeye hazırlanıyoruz. Deneyim başka bir boyut kazanacak. Henüz tam olarak neye dönüşeceğini bilmiyoruz ama bu belirsizlik bile bizi heyecanlandırıyor.
İlk gün günlüğüme “burada olmamızın ‘festivali izleyen insanlar var’ cümlesinde toplanıyor olması yeterli” diye yazmıştım. Ne yapmalıyız baskısı ilk kez biraz gevşedi. Sadece izleyici olmanın, dikkatle tanıklık etmenin ne kadar değerli olduğunu hissettik. Bu bizdik. Hep arzuladığımız üretim biçiminin içinde, ağaçların altında, karanlıkta, gerçekten oradaydık.
T.S: Son olarak, projeden öte bir “eyleme geçme modeli” olarak da gördüğüm bu girişim hakkında sizin paylaşmak istediğiniz şeyler neler?
Y.Ö.G: Böyle düşünmene çok sevindim. “Eyleme geçmek” çoğu zaman büyük bir kırılma, güçlü bir müdahale ya da geniş kitleleri etkileyen bir hamle olarak algılanıyor. Ama ben kişisel olarak bir konuda heyecan duymanın, bunun için harekete geçmenin ve sonucu değil süreci merkeze almanın daha kıymetli olduğuna inanıyorum. Böyle bakınca eyleme geçmek için büyük şeylere gerek kalmıyor, tam tersine, küçük şeyler konusunda ısrarcı olmak daha anlamlı hâle geliyor. Çünkü bu küçük hareketler, tek başına önemsiz gibi görünebilir ama yan yana geldiklerinde bir fikri, bir hareketi, bir belleği örmeye başlıyorlar.
Dramatist’te yol boyunca öğrenecek çok şeyimiz olduğuna inanıyorum. Belki de önemli olan, sonucu bilmeden ama soruyu önemsediğimiz için yola çıkmak. Çünkü bazen sürecin kendisi, aradığımız cevaptan daha çok şey söylüyor.
TEB Oyun Dergisi‘nin 51. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.






