Görünmeyeni Görünür Kılmak: Eleştirel Düşüncenin İzinde

1

Günümüzde eleştirinin işlevi ne olabilir?

Ekolojik kriz dünyanın her yerinde etkisini gösteriyor. Yoksulluk ve sefalet günden güne artıyor. Popülist politikalar yaygınlaşıyor. Demokrasiler sallantıda. Savaşlar birbirini izliyor. 

Bu karanlık dönemde eleştiri bize ne ifade ediyor? Eleştirel düşünce bize yaşadığımız dünyayı anlayabilmemiz ve çözümler üretebilmemiz için bir anahtar sunabilir mi? Eleştirinin işlevi nedir ve ne olabilir? Bu sorunun izini sürdüğümüzde eleştirinin yaşadığımız her alanda ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Söz gelimi günden güne artan ve geleceğimizi tehlikeye düşüren ekolojik sorunlarla nasıl baş edeceğiz? Savaşlara ve savaş çığırtkanlığına karşı ne yapabiliriz? Dünya barışını ve antimilitarist bir anlayışı nasıl sağlayabiliriz? Dünya genelinde yükselen yoksulluğun nasıl önüne geçebiliriz? Dünyayı egemenliği altına almak isteyen çeşitli ırkçı, dinci vb. ideolojilerin insanları yapay zekâ aracılığıyla manipüle etmesini nasıl engelleyebiliriz? Dünyanın her yerinde giderek artan kadın düşmanlığına, kadına karşı şiddete karşı ne yapabiliriz? Çocuklarımıza nasıl daha iyi bir gelecek sunabiliriz? Bütün bu sorunların ışığında sanatın edebiyatın, tiyatronun, sinemanın ya da popüler kültürün söz gelimi dizilerin işlevi nedir ve ne olmalıdır?

Görünmeyenin görünür kılınması

Her gün karşımıza çıkan ve bizlerden etkin bir duruş bekleyen bu sorunlarla baş etmenin ilk adımı sorunların temeline inerek anlamaya çalışmak ki, işte tam bu noktada eleştiri bir anahtar işlevi görüyor. Başka bir deyişle görünmeyeni görünür kılıyor; görünenin ardında gizlenen anlamları, ideolojik katmanları ortaya çıkartıyor. Böylece bize söylenen, sunulan, gösterilen her şeye inanmamamızı sağlıyor, kısaca bizi özgürleştiriyor. Özgür ve bağımsız düşünme, sorgulama ve eleştiriye dayanıyor. Bunun gerçekleşebilmesi mercek altına aldığımız olgunun kodlarını çözümleyen, aralarındaki bağlantıları ortaya çıkartan çok katmanlı bir alımlama sürecine dayanıyor. Önce sadece öznel duyguların tetiklediği algılamayla başlayan bu süreç, anlama doğrultusunda geliştikçe etkin bir alımlamaya dönüşüyor. Eleştirinin anahtar işlevini görmesi ve bize yepyeni bir bakış sunması ancak söz konusu olguyu iyice alımladıktan sonra gerçekleşiyor. 

Tiyatro eleştirisi

Doksanlı yılların başında İstanbul Üniversitesi’nde Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü’nü kurduğumda amacım eleştirel düşünmeyi tiyatro eleştirisi gibi sınırlı bir alanda yaşama geçirmekti. Şimdi olduğu gibi o dönemde de eleştiri sözcüğü çoğunlukla bir şeyi olumsuzlamak olarak algılanıyordu. Böyle olduğu için de tiyatrocularla eleştirmenler arasında sık sık gerilime tanık oluyorduk. Sanırım dikkatinizi çekmiştir “sakın yanlış anlamayın; amacım eleştiri yapmak değil; eleştiri yapmak ne haddime” gibi özür dilemeleri de ne çok duymuşuzdur. Oysa eleştiri olumsuzlama değil, bir şeyi anlama doğrultusunda adım adım alımlama anlamına geliyor. Başka bir deyişle eleştiri bir yargı değil sorgulama ve anlama sürecini içeriyor. Ancak bu sürecin sonunda olumlu ya da olumsuz bir değerlendirme söz konusu olabilir. O dönemde yazdığım Eleştirinin Eleştirisi kitabında somut tiyatro eleştirisi örneklerinden yola çıkarak bizdeki eleştiri anlayışına eleştiri getiriyordum. Yaptığım çalışmada bir eleştirmenin oyunu izleme zahmetine bile katlanmadan nasıl belli klişelerle eleştiri yazabileceğini örneklerle gösteriyordum. O dönemde bu kitap heyecan uyandırmış, eleştiri üzerine  verimli bir tartışma ortamı yaratmıştı. 

Eleştirmenin can damarı alımlama

İki binli yıllarda Nazan İpşiroğlu ile birlikte eleştirinin temelini oluşturan  alımlama kitaplarını, Tiyatroda Alımlama, Edebiyatta Alımlama, Sanatta Alımlama kitaplarını yayınladık. Okullarda kullanılan ve hâlâ gündemde olan bu dizi zamanla müzik, fotoğraf, sinema gibi alanlarda da araştırmalara yol açtı. Bu çalışmalarımız yorumbilim ve alımlama estetiği kuramlarına dayanıyor. Böylece hem sanat yapıtını çözümleme, anlamlandırma ve yorumlama hem de kültürel ve ideolojik bağlantıları içinde görme yetisini elde ediyoruz. Eleştirel düşüncenin temellerini atmak için yaptığımız çalışmalar  ve araştırmalar zamanla kök saldı. Eleştiri sadece algılama, yargılama ya da güzelleme olmaktan çıktı. Alımlamaya dayanan düşünsel bir pratiğe dönüştü. Çocuk tiyatrosu, tiyatroda kadın temsilleri üzerine kapsamlı eleştiriler yazıldı, kitaplar yayınlandı , genç kalemler Tiyatro Eleştirmenleri Birliği TEB Oyun Dergisi‘nde doğrudan alımlamada odaklaşan inceleme, araştırma ve eleştiri yazıları yazmaya başladılar. Ne var ki yapılan çalışmalar daha çok tiyatroyla ilgilenen küçük bir çevreyle sınırlı kaldı ve geniş çevrelerde yeterince yaygınlaşamadı.

Tiyatro eleştirisinde, metin odaklı tiyatroda eleştiriye giden alımlamanın iki aşamada geliştiğini görüyoruz. Metin alımlaması: Metnin tüm boyutlarıyla irdelenmesi, söz konusu olan nasıl bir metin, ne anlatıyor ve nasıl anlatıyor, (metnin anlatım ve söylem düzleminde incelenmesi). İkinci aşama sahne alımlaması: Bu aşamada da metnin nasıl sahneye taşındığı, kısaca nasıl bir sahne yorumu yapıldığı, hangi göstergelerden nasıl yararlandığı  irdeleniyor. Değerlendirme, yani eleştiri ancak bu aşamalardan sonra gündeme geliyor. Metnin olmadığı performans türü oyunlarda ise doğrudan sahne çözümlemesi, sahnedeki göstergelerin anlatım ve sunuş düzleminde analizi önem kazanıyor. 

 Dizi eleştirisi

Son yıllarda dizi eleştirisine yöneldim. (Televizyon Dizi Pusulası, TV Dizilerine Eleştirel Bir Yaklaşım). Milyonları etkileyen diziler eleştirel düşünme alanında kendimizi geliştirebilmemiz için bizlere büyük bir fırsat tanıyor. Aşırı gerçekçi olmaları izleyicinin gösterilenlere kendini kaptırmasına yol açıyor, böylece dizilerdeki ideolojinin bizi yönlendirmesine, dahası manipüle etmesine kolaylıkla izin veriyoruz. Ancak sorgulayıcı ve eleştirel bakışımız ne kadar gelişmişse buna karşı o kadar bağışıklık kazanmış oluyoruz, öte yandan farkındalığımız da gelişiyor. Bu da yaşam karşısında temel bir duruşu oluşturuyor. Söz gelimi kadınların dizilerde nasıl temsil edildiğini bütün boyutlarıyla görebildiğimiz anda (kadınlar kendi yazgılarını ne derece kendileri belirliyorlar? Erkek egemen bir sistemin kodlarını ne derecede içselleştirmişler? Onları özgürlüğe götüren kırılma noktaları nasıl yaşanıyor, karakterlerin dönüşümü özgürleştirici mi yoksa toplumsal ölçütlere hizmet mi ediyor vb.) yaşadığımız toplumdaki ataerkil ve cinsiyetçi eğilimleri de daha iyi irdeleyebiliyoruz. Ya da tam tersi, yaşadığımız toplumda kadına dayatılan rolleri sorgulamaya başladığımızda dizilere de farklı bir gözle bakıyoruz. Eleştirinin sadece gösterileni değil gizleneni de sorgulaması dizi eleştirisinde dizinin verdiği mesajları, cinsiyet rolleri ve iktidar ilişkilerini de gündeme getiriyor..

2.

Feminist eleştirinin alışıldık düşünme ve görme biçimini kurması

Son yıllarda gerek kendi yazdığım roman ve tiyatro oyunlarımda gerek tiyatro ve dizilerle ilgili yazılarımda  feminist eleştiriye geniş çapta yer veriyorum. Amacım bu yaklaşımla toplumsal cinsiyet açısından kadınların nasıl temsil edildiklerini, kadın erkek ilişkilerinin nasıl kolaylıkla güç ve iktidar ilişkilerine dönüştürüldüğünü, kadınların nasıl bastırıldıklarını ya da yok sayıldıklarını, kısaca görünmez olduklarını çeşitli boyutlarıyla irdelemek. Bu da kanımca bizde kuramsal olarak çok tartışılan ama yaşama yeterince geçirilemeyen önemli bir alan. Bu nedenle bu deneme yazımda  bu alanda yaptığımız iki küçük deneyden söz etmek istiyorum. Ataerkilliği nasıl içselleştirdiğimizi göstererek görünmeyeni görünür kılan bu deneyler düşünsel bir tartışmaya yol açmıştı.

Edebiyat eleştirmeni Norbert Mecklenburg ile birlikte yaptığımız ilk deneyimiz giysilerle ilgiliydi. (bak.www. zehraipsiroglu.com) Giysiler dünya görüşümüzün göstergeleridir. İnsanlar kimliklerini beden dilleri ve kıyafetleri ile yapılandırıyorlar. Bıyık, sakal, saç biçimi, başörtüsü, etek, pantolon, şort, mayo hepsi dünya görüşümüzü gündeme getiren birer göstergedir. 

Deneyimizde iki resimden yola çıktık. İlk resimde siyah çarşaflı güneş gözlüklü bir kadın, yanında da kot pantolonlu, spor ayakkabılı, resimli gömlekli bir genç adam görüyoruz. İkinci resimde deniz kenarındayız: Poposu bütünüyle açık olan tanga giymiş bir kadın, yanındaki genç adam ise diz üstüne kadar inen modern bir şort mayo giymiş. Birbirinden çok farklı olan bu iki resim günümüzde sık sık karşılaştığımız, bu nedenle de neredeyse kanıksadığımız sahneleri gösteriyor. Çiftlere tek tek dikkatle baktığımızda aralarında belirgin bir farklılık görüyoruz.

Erkek göze çarpmayan giysiler içinde, kadın ise bedenini ya iyice kapamış ya da açmış.  Kadınların giysileri dikkat çekerken, erkeğinkiler çekmiyor. Yine iki resmi birbiriyle karşılaştırdığımızda çiftlerin aralarındaki belirgin farklılığa karşın ortak noktayı görüyoruz: Kadının bedeni çıplak ya da kapalı olarak sergilenen ve bize mesaj veren bir göstergeye dönüşürken, erkekte böyle bir şey söz konusu değil. 

Bunun açıklaması şu olabilir: Kadınlar çıplaklıklarını sergileseler de (2.resim) kapansalar da (1.resim) cinsel obje olarak bedenleriyle sınırlandırılıyorlar (cinsiyetcilik), erkeklerde böyle bir şey söz konusu değil. Bu da ataerkil eşitsizliğin modern dünyada da muhafazakâr dünyada da etkisini sürdürdüğünü gösteriyor. Bu deneyde belirleyici olan, farklılığın içinde ortak noktayı görebilmek ve bunu açıklamaktı. Ancak bunu görebilen çok küçük bir kesimdi (yaklaşık yüzde yirmi). Bunun da nedenleri başlı başına bir araştırma konusu olabilir. Ama bence en önemli sorun ataerkilliğin görülmez olması. Ataerkillik öylesine doğal, öylesine sıradan ki onu görmede zorlanıyoruz.  

Buna bir de edebiyat alanında yaptığım bir deneyi örnek verebilirim. Deneye katılanlardan Haldun Taner, Orhan Pamuk ve  Aziz Nesin arasındaki ortak noktayı saptamalarını istemiştim. Her üç yazarın da roman ve öykülerindeki kadın kahramanların ikinci planda olduğunu acaba herkes rahatlıkla görebilecek miydi? Bu deneyde de bunu görenlerin sayısı yüzde yirmiyi geçmiyordu.

Eleştirel bakışın gelişmesinde yabancılaştırmanın önemi

Bertolt Brecht doğal sandığımız bir olgunun doğallığından sıyrılarak gösterilmesini yabancılaştırma etkisi olarak tanımlıyor ki bu da eleştirel bakışın özünü oluşturuyor. Nitekim her iki deneyde de bir tür yabancılaştırma etkisi yaratılmış, böylece soruna alışılmış ya da doğal saydığımız kodların dışına çıkarak bakmamız sağlanmıştı.  

Sanat alanına geri dönecek olursak, söz gelimi tiyatroda gerek metin gerek sahneleme düzleminde bir yabancılaştırma, bildiğimiz ya da sıradan bulduğumuz sorunlara çok farklı bir açıdan bakmamızı sağlayabilir. Özellikle mizah, taşlama, alaylama türünde yazılan yapıtlar buna örnekler veriyor.

Nitekim kendi çalışmalarımda konuya toplumsal cinsiyet penceresinden bakan Hayal Satıcısı ya da Memleketimden Kadın Manzaraları gibi oyunlarımda kadına dayatılan rolleri mizah aracılığıyla sorgulamaya çalışıyorum. Ancak özellikle alaylama ve mizaha dayanan eleştirel oyunların  yanlış anlaşılmalara yol açmaması yine eleştirel bakışımızın gelişmiş olmasına bağlı. 

Modern klasik yazarlarımızdan Aziz Nesin’in bürokrasiyi eleştirdiği Yaşar Ne yaşar Ne Yaşamaz oyununu ya da Haldun Taner’in kahramanlık mitiyle alay ettiği Keşanlı Ali Destanı’nı  yine alışıldık görme ve düşünme kalıplarını alabora eden, böylece sorunlara farklı bir açıdan bakmamızı sağlayan oyunlar olarak değerlendirebiliriz. 

Sonuç

Eleştirinin temelini oluşturan alımlamadan sanat, tiyatro, edebiyat alanında değil eleştirdiğimiz her alanda yararlanabiliriz. Ama bu, bir olguya kendimizi geri plana çekerek, hiçbir öznel görüşe ve ön yargıya yer vermeden röntgen gözüyle yaklaşmamızı koşulluyor. 

Ama günümüzde  söz gelimi  politik alandaki tartışmalara baktığımızda tartışmaların anlık tepkilerle, ön yargılarla, ego yönlendirmesiyle polemik yaratılarak bir tür iktidar ve güç savaşına dönüştürüldüğünü görüyoruz. Bu, zaman zaman o kadar ileri gidiyor ki aynı dünya görüşündeki insanlar bile birbirleriyle yapıcı bir diyaloğa girmekte zorlanıyorlar. Oysa öznel sınırlandırmaları aşarak doğrudan konuda odaklanan eleştirel bakış bizlere her tür kutuplaşmayı aşmanın ve verimli bir diyaloğa ulaşmanın yollarını açıyor, bu özelliğiyle de çok önemli bir yaşam pratiği oluşturuyor.

www.zehraipsiroglu.com


TEB Oyun Dergisi‘nin 52. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında / Zehra İpşiroğlu

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin