Başlangıçların Mucizesi: Gebe

Kolektif/Otobiyografik Bir Performans

İnsan ölmek için değil, başlamak için yaşar.

-Hannah Arendt

Gebe, toplumsal cinsiyet vurgusunun çok farklı bir izlekten, alışılmadık bir şekilde temsil edildiği bir olayı, hayatın kadın bedenindeki başlangıcını ele alan bir performans. Üç hamile oyuncunun performansa çok uygun özel bir mekânda seyirciyle buluştuğu ve bu süreçte yaşadıklarını paylaştığı ancak bireysel deneyimlerin çok ötesinde genişleyen bu ilginç proje, mekân seçiminden oyun öncesi küçük bir ses performansına ve mekândaki serginin yerleştirmelerine uzanan ve bunlarla da birlikte okunabilecek özel bir iş. Tabii projenin süresini doğa sınırlıyor.

Hannah Arendt’in başlangıcı, doğumu ve eylemi öne çıkararak ölüme karşı yaşamı güvence altına aldığı felsefesi belki de bu oyunla ilgili düşünürken sağlam bir kuramsal altyapı sağlıyor. Politik bir eylem olarak doğum aslında eylemin değil eyleme kapasitesinin kaynağı. Bu anlamda kişisel olanın ne kadar politik olduğunu da ortaya çıkaran bir bakışla kotarılmış bir iş var karşımızda. Projeyi hayal eden ve hayata geçirilmesinde çaba gösteren
oyuncu Özlem Öçalmaz eril sistemin doğum ve gebeliğe atfettiği her türlü sınırlayıcılığa karşı çıkarak, gebe olmak yerine -ki bu bir oluş aslında,- gebe kalmak fiilinin daha ilk etapta dil düzeyinde olumsuz bir anlam içerdiğini vurguluyor bir söyleşisinde;(1) “gebe kalmak sınıfta kalmak, geride kalmak, evde kalmak vb.” eril dilin kadın bedenini fiziksel olarak çoğaltan ve büyüten bu oluşa karşı onu nasıl küçülttüğünü ve sınırladığını da gösteriyor. Üstüne üstlük cinsiyet eşitsizliğinin nasıl korku yoluyla bedenlerimize yapışarak onları şekillendirdiğini düşünürsek, kadın olarak nerede ne giyeceğimize, nasıl davranacağımıza, nasıl güleceğimize ve yürüyeceğimize, nerelere gidebileceğimize karar veren sistem, hamilelikte bunu çok daha ileri bir noktaya taşıyarak ya da anneliği “kutsallaştırarak” kadını kuşatan rollerin daha da güçlenmesine ve onun kamusal alandan iyice dışlanmasına neden oluyor. Annelik; şefkat, koruma, besleme gibi duygular ve göstergeler üzerinden bedenlere yapışınca
-aile için, aşk için, çocuk için işi bırakmak, eve kapanmak, yemek yapmak vb.- asla sorgulanmadan normalleşiyor. Sara Ahmed bu durumu bedenden bedene dolaşan, bulaşan ilişkisel,toplumsal ve “performatif” olarak ifade eder.

Yerebatan Sarnıcı

Yukarıdaki bağlamlar düşünüldüğünde, küçük çapta anarşist bir eylem olarak da görülebilecek bu performans, üç hamile oyuncunun sadece genel geçer toplumsal ve “ahlaki” normları değil tiyatro sanatı içinde de devam eden
bu eril statükoyu yıkıp alışılmışın, geleneklerin ve kuralların dışına çıkarak yepyeni bir başlangıca imza atmalarını sağlıyor. Özlem Öçalmaz ve beraber yola çıktığı iki oyuncu arkadaşı Alayça Gidişoğlu ve Tuba Karabey belki de dünyada bir ilki gerçekleştirerek hem kadınca bir konuyu sahneye taşıyıp detaylarıyla paylaşıyor hem de çıplak, şişkin karınlarını role sokarak, gözümüze yepyeni bir teatral imge ve gösterge ekliyor.

Oyunda sert bir kalkan, bir zırh, bir oda, bir dünya metaforlarıyla da tarif edilen karınlar sahne plastiğinin de oyuncunun da uzantısı olarak rolde.

Arendt konformizmin sınırları içinde hareket etme kapasitesini eylem değil davranış olarak tanımlıyor, eylemlerinse davranışlardan çok farklı olduğunu, nadir gerçekleştiğini ve bu nedenle de politik olduğunu vurguluyor. Bireysel olarak başlayan bir eyleminse zamanla başkalarını da etkileyen, ilham verici hareketlere ve protestolara dönüşebileceğini tartışıyor. Doğumla başlayan bu eyleme kapasitesi ve yeni başlangıçlar aslında özgürlük kavramıyla da bağlantılı. Bu anlamda Gebe, aslında doğanın döngüselliği ve tekrarı içinde alımlanacak doğal bir oluşu, politik bir metafor olarak başka bir bağlamda okumamızı sağlayan feminist bir oyun olarak da değerlendirilmeli.

Sahnede role girerek davranan değil, bireysel olarak eyleyen ve bu yolla değişimi de hedefleyen kolektif/otobiyografik yapısıyla, kendilerine ait bir oyun kuran, oluşturan bir ekip var. Otobiyografik olandan yola çıkılarak, bize dayatılmaya çalışılanların ve öğretilenlerin çok dışındaki deneyimlerini ve farkındalıklarını paylaşan oyuncuların, var olan yapıları kurumları yabancılaştırarak başka bir kadın hikâyesi yaratma derdi, onlara birey olarak farklı bir eyleme gücü de veriyor. Öyle ki proje sonlandığında bir çizgi aşılmış oluyor. Sadece hamile oyuncular için değil, yazarlar ve yönetmenler için de… Bu bağlamda otobiyografik bir tercihle metni oluşturan ve eyleme geçiren sürecin özgürleştirici ve son derece politik bir mesajı olduğu açık. Üstelik sürdürülebilir olmasına yönelik umut da taşıyor. Oyun hiç bitmeyecek, bu deneyimi seçen veya bir dönem kariyer ya da çocuk ikilemiyle karşılaşan oyunculara yeni bir yol açacak.

Yazar Hatice Meryem ve yönetmen Nagihan Gürkan’ın da sesleri metne sinmiş. Oyuncuların yaşadıklarından ve
yazdıklarından yararlanarak oluşturulan bu ortak yazılı/yazılı olmayan metin ve çalışma yöntemiyle tüm ekibin kadınlık ve annelik deneyimleri bu öyküye ses olmuş. Oyunun üretim sürecinde sahne arkası, önü, herkesin
kadın olması otobiyografik olanı kolektifleştirerek genişletmiş. Yukarıda vurguladığım gibi fiziksel ve hayatın döngüsü olan bu doğal süreç böylece sahnede yeni bir bakış ve sorgulama yaratma kapasitesine evrilerek, inisiyatif alarak, sanki bir anda araya girip süregideni bozan bir “eyleme” haline dönüşmüş.

Metnin açılımlarına tekrar dönmek üzere önce kendi okuduğum ve deneyimlediğim yerden oyunu tarif etmeye çalışacağım.

Seçil Metin’in ses performansından bir kare.

İstanbul’un döl yatağı/rahmi sayılabilecek Yerebatan Sarnıcı’nda sergilenen oyun mekâna o kadar uygun ki. Sarnıcın merdivenlerinden aşağı inerken gittikçe ısınan nemli, sıcak ve yarı karanlık bir atmosfere giriyoruz. Dev bir
iç organ gibi görünen sarnıçta, kalın sütunlar kalınlaşan döl yatağı damarlarına benziyor. Şu an yeni düzenlenen mekâna yerleştirilen Daha Derine adlı serginin soyut/somut sanat eserleriyse döl yatağı sıvısının içindeki organik yapıları andırıyor. Nihayet dipte yılan saçlı Medusa heykeli ve onun dev gölgesiyle karşılaşıyoruz. Bazı yerleştirmeler; insan bedenleri ve el gibi uzuvlar atmosferi daha da dişil yapan göstergelerle farklı bir etkiye sahip. Sarnıcın labirentlerinde dolaşırken bir anda yerde bir örtü, üzerinde mumlar, tütsüler ve bir çanağa dokunarak ses çıkaran gereçle müzik yapan şaman görünümlü bir kadın (Seçil Metin) ve bu kadın sesinin mekânın akustiğinde çıkardığı etkileyici ses titreşimleri karşılıyor bizi. Dil yok, söz yok. Ama ezgi etkileyici, dil öncesi annenin “dilinin”-henüz sembolik olmayanın- sesi gibi. Artık sıcak, kırmızımsı mavi tonda ve nemli döl yatağının içinde bir de kadın sesi tarafından sarmalanarak ve dışarıdaki ortamdan farklı soluk almaya başladığımız bir duygulanımla oyun alanına geçiyoruz. Ancak bu duygulanım bir süre sonra yerini düşündüren, sorgulayan ve paylaşan daha nesnel bir sürece bırakacak.

Üç hamile oyuncu sarnıcın bir köşesinde yarım ay olarak düzenlenmiş seyir bölümünün karşısına konmuş yerlerine oturup zaman zaman kendileri olarak, bazen role girerek, taklit ederek, gerektiğinde seyirciyle iletişim
kurarak, küçük monologlarla örülü bir anlatıyla karşımızdalar. Ancak birbirini takip eden, birbirine eklemlenen, bazen eş zamanlı konuşan, bazen iç sesleriyle birbirini tamamlayan replikleriyle bu üç oyuncu kolektif bir kadın özneye dönüşüyor.

Oyunu seyrederken, bir kadın deneyiminin ve yaşamın başlangıcının bu açıdan hiç sahneye gelmeyişinden öte, hamile bir oyuncunun uzun süre mesleğine ara vermek zorunda kaldığı, her şeyden uzaklaştığı/uzaklaştırıldığı bir
sistemin varlığını bir kez daha fark ediyoruz. Şişkin karınlarını neredeyse bir oyuncuymuşçasına “çekinmeden” seyirciyle paylaşan kadınlar, doğumlarına kırk gün gibi bir zaman kalmasına rağmen sağlıklı ve enerjikler, hâlâ
sahnedeler ve daha bir süre olmaya devam edecekler.

Kırk beş dakika boyunca hayatın başlangıcıyla ilgili destansı bir tonla başlayan proloğu takip eden üç bölüm içinde (oyuncular sadece bölümler arasında yer değiştiriyor), zamanın ve öykülemenin esiri olmadan, geçmişi, bugünü ve geleceği iç içe barındıran, spiral gibi bükülen, bilinç akışı, iç ses, bazen düş/kâbus formunda çok samimi, mekânda asılı, sona doğru koşmayan ama su gibi akan bir anlatı var karşımızda. Ancak lineer ilerlemeyen ve klasik öykü yapısını bozan bu biçim ve süreç neredeyse bazı stratejilerle her şeyi sorgulatan, yeniden düşündüren ve tartışan bir platform yaratıyor

Eril mekanizmalar, kurumlar ve kültür otobiyografik olan içinden sorgulanıyor

Herkesin ‘kadın dediğin’le başlayan bir cümlesi var. Sormadığım halde konuşuyorlar, dinlemek istemiyorum. Kaçmak istiyorum, kaçıyorum, koşuyorum ……. .ama onlar o binyılların gücüyle atıyorlar boynuma kemendi…

Gebe oyunundan bir kare

Birinci bölüm yedi aylık hamile “kritik eşikte” her an doğumun gerçekleşebileceği bir kadının taksi bulma çabası etrafında gelişiyor. Anneliğin “kutsallığından” çok, hamile kadının sosyal hayattan nasıl dışlandığı, sokaklarda
ayıplandığı, istediğini giyememesi, yiyememesi vb. önyargılar, inançlar ve herkesin bilir bilmez saçma sapan öğütleriyle nasıl bunaltıldığı ve daha bir sürü safsata ve yargılarla kuşatılan kadının tepkileri ve isyanıyla şekilleniyor. Söyledikleri ve söyleyemedikleriyle, karşılaştığı her duruma tepkisini, iç sesini ve duygu ve düşüncelerini seyirciyle paylaşırken taksi bulma umudu… Böyle dolaşmaya utanmıyor musun, hem de hamile halinle… karnın, göbeğin bütün hatların ortalık yerde… diyen erkek müşterinin taksiyi kapmasıyla sonuçlanıyor.
Diğer yandan sözde koruma adına söylenenler bir şekilde yabancılaştırılarak iletiliyor seyirciye; Sen yorulma, hatta sen evden çıkma, yorulma ben yaparım, sen evde kal, sen evden çıkma, Zaten kocaman karnınla sokağa çıkma vb.

Birinci bölüm, neden doğum olayının mahrem alanlara kapatılmış, ayıplanmış hatta aşağılanmış olduğu …. masallarda, mesellerde şiirde, edebiyatta, tarih kitaplarında, destanlarda neden yer almamış… olduğu . topraklar
için, onur için yapılan savaşların Leyla ve Mecnun gibi aklı bir karış havada aşıkların destanları varken neden doğumun destanı yok?…
sorgulamalarıyla eril kültürün kadına ait olanı dışlayan tarihine ve geçmişine vurgu
yapıyor. Diğer yandan, leitmotif olarak sık sık tekrarlanan anayasa gibi değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri olan “annelik kitabı” ve içinde asla yorulmak sözü geçmeyen “kadınlık koşusu” bireysel beklentilerin
toplumsal deneyimlerle tam zıt olduğu noktada eril mekanizmaların nasıl çalıştığını ortaya çıkarıyor. Genelde kendi annelerimizin eril düzenin sürdürücüsü olarak bizi davet ettikleri “kadınlık koşusuna’’ ve “annelik kitabına’’
bazen tepkisel bazen ironik ve komik biçimde yabancılaşırken sahneden gelen istemiyorum, itiraz ediyorum, itaat etmiyorum ve isyan ediyorum replikleri bu bölümü şekillendiriyor.

Eve geliyorum (üç oyuncu tekrarlıyor) anahtarım kapıyı açmıyor. Neden olduğunu bir türlü anlamıyorum yok açılmıyor…zorluyorum. Sanki burası benim evim değil gi(neredeyim ben?) Birden çocukluğumun geçtiği
mahalleye dönüşüyor sokak…
kapıyı babam açıyor…(1.oyuncu )
kapıyı annem açıyor… (2. oyuncu)

Yukarıdaki repliklerle başlayan ikinci bölümde çocukluğa ve genç kızlığa uzanan zor kadınlık deneyimi, yine gelenekler, kültür ve kurumlar yoluyla ifşa ediliyor. Aile, din, iş dünyasının kadın emeğine yaklaşımı, baby shower
gibi yeni trendlerin prenses masallarıyla ittifakı vb. birçok eril mekanizma bu bölümde geçmişten şimdiye, şimdiden geçmişe uzanan bilinç akışıyla sergilenirken bir yandan da bazen gülünçleştirilerek bazen de yine isyanla karışık olarak yabancılaştırılıyor. Örneğin, din kurumuyla ilgili bir anıda, kızlar 9 yaşına gelince günah yazılmaya başlıyor, oğlanlar 12, benim daha bir yılım var …bana günah yazılmıyor…Ya da evlilik kurumu eleştirilirken, kocaya “sevgilim” diye seslenmenin, binlerce yıllık insan tarihinin ürettiği karı kocalık müessesine küçük de olsa bir pencere açmış gibi hissetmek ve o pencereden ruhlarına bir parça güneş ve temiz hava girmesi için tercih edildiği söyleniyor. Bu bölüm, mahalle baskısından başlayarak iş yerindeki şefin imaları ile kadın emeğinin nasıl değersizleştirildiği, hamile kadına yönelik işi bıraktırma tehditleri ve bu yolla erkek egemen ideolojiyle kapitalizmin ittifakını ortaya çıkaran anlatılarla devam ediyor. Şefe verilen yanıtlar ise yine bu ittifakı bozmaya çalışan bir tonda devam ediyor.
.

…Bundan sonra hiçbir şey olmayacak sayın şefim. Ben işimi bırakmayacağım…son beş yıldır çalıştığım emek verip ter döktüğüm işimi bırakmayacağım, bunu bilesin. Neden mi? Hayır sevgilimin yani kocamın ekonomik durumu
zayıf olduğundan değil, çünkü bir iş sahibi olmak kadın erkek her insana özgüven ve hayatta kalma gücü verir de ondan şefim. Ben sadece işimin peşindeyim. Hayatımın peşindeyim … gelecekte ayakları yere sağlam basan tercihlerini yapabilecek güçte bir kadın olmam ve yine böyle bir kız yetiştirmem için bu işe ihtiyacım var sayın şefim…

Beden ve bilinç: Bedeniyle yolculuğa çıkan kadının iç çatışmaları

Her doğum bir savaştır, kanlı mı kanlı ölümle
yaşam arasında
ve her kadın bu savaştan sağ çıkmayı görür
rüyalarında
ve doğumla ölüm arasındaki o ince köprüde,
yürür tek başına 9 ay boyunca …. (prolog bölümünden)

Gebe oyunundan bir kare.

Kadının bu dönemde bedeniyle iletişimi de farklı pencerelerden yansıyor seyirciye. Öğretilenlerin, inanılanların kutsallık hikâyelerinin tersine bazen bedenlerinin bir yaratık tarafından ele geçirilişi ve artık kontrol edemedikleri
fiziksel ve ruhsal varlıklarıyla da çatışıyor kadınlar. Hormonal süreçlerin sonucu kaygılar da bu deneyimin ürünü. Birçok kadının yaşadığı ancak pek dile getirilemeyen bu olumsuz duygular kadının sesi olarak kulağımıza geliyor. Her açıdan hiç çekinmeden paylaşılan bu süreç, birçok farklı bakış açısı ve seçim olabileceğini sergiliyor. İki kat daha dışlanmak ya da gereksiz yüceltilmek, ahlak ve din baskısının hamile kadını bedensel engelli, suçlu gibi görüp eve kapamasına dek uzanan zor bir süreç hamilelik.

….ben sadece bir kadın değilim, bir insanım insan…benim hakkım var hata yapmaya, yorulmaya, sokaklarda dağılmaya özgürce konuşmaya, kocaman göbeğimi açıp özgürce kahkahalar atmaya …istediğim çocuğu doğurup istemediğimi aldırmaya….

Ancak yine prologda kadın bu süreci mağduriyet değil seçim yaptığı için güç olarak yaşamak istiyor.

Dokuz ay bedeniyle yolculuğa çıkmanın bir kadına verdiği gücü tahmin bile edemezsiniz (prolog)

Kâbustan Umuda Evrilen Yolculuk

Üçüncü bölüm masalsı bir atmosferde düş/kâbus arası bir kuş pazarı metaforuyla açılıyor. Tamamı erkek olan bu pazarda kuş çığlıkları arasında hamile kadın sadece erkek olan kuşların ayağına ip bağlandığını aksi halde
uçup gideceklerini oysa dişilerin serbest olduğunu, yavruları ve yumurtaları olduğu için asla uçup gidemeyeceklerini öğreniyor. Bu düş sonrası, yeni sorgulamalarla bireysel hayatıyla anneliğin nasıl örtüşeceğine ilişkin çatışmalar ve kapatılmışlık duygusu bir anda anneyle olan ciddi bir yüzleşmeye dönüşüyor. Ancak
bu yüzleşme umutsuzluğa ve yenilgiye değil, tam tersi umuda ve geleceğe yönelik kararlılığa doğru evriliyor.

Anne eğer sen benim kızım olsaydın sana peri masalları anlatmazdım, Yüce dağlara çay kaşığıyla mağaralar açan, dalgalı denizlere köprüler kuran, güçlü kuvvetli bir vuruşta yedi can alan kadınları anlatırdım… Tarihte yoksa da uydurur ipe dizerdim. Bacak arandakinin utanç değil yaşam kaynağın olduğunu hatırlatırdım sana…

Metinde anneyle hesaplaşma ve çatışma (iç ses) izleği psikolojik bir anne kız geriliminden çok toplumsal cinsiyet bakış açısına odaklanan bir yerden tartışılıyor.

…ama anlayamadığım şey tüm uygarlık birleşip senin kendini var edememenin tek gerçek sebebi olmuşken, faturayı niye kendine, sevdiklerine kesiyorsun…

Oyun seyirciyle buluştuğunda çok kişisel, hatta otobiyografik olandan başlayarak toplumsal ve evrensel düzeyde tüm kadınların deneyimlerini sahneye katarak bir ortaklık, farklı bir sinerji yaratıyor. Kişisel ve fiziksel deneyimler az çok farklı olsa da, kadınlığın ortak deneyimleri bu süreçte eril sistemin işleyen mekanizmalarını, kurumlarını ve oluşturduğu kültürü ortaya çıkararak önümüze seriyor.

Bu bölümün özeti, eril sistemi sürdüren anneye sitem ve anne kız izleğinde çatışmayla şekillenirken, kadın dayanışmasına yönelik umutlarla ve bir şarkıyla bitiyor. Umut ilk bölümde annenin değil ama anneannenin sözleriyle oyuna sızmış ve buradan bir sorgulamaya dönüşmüştü. –….benim kızım okuyacak, bir mesleği olacak…. işinin peşinde ol eşinin değil, kendini kurtar….

-Oysa ki ben kurtulmam gereken, kendimi korumam gereken bir dünyada yaşamak istemiyorum.

Son bölümde oyun iyice güçlenen ve geleceğe akan bilinçle önce repliklerde, sonra bunların umutlu bir şarkıya dönüşmesiyle son buluyor.

Çevir başını, uçsuz bucaksız bir manzara var
ileride
Benim kızımın kızının kızı bu dünyayı yeşile
boyamış baştanbaşa
Kadınlar yürüyor ufka doğru, biri dönüp ardına bakıyor,
el sallıyor, bizi yanına çağırıyor
Kocaman bir okyanusun kıyısına doğru yürüyoruz, duymak için susuyoruz, yavaşlıyoruz…

Gebe oyunundan bir kare.

Oyun Burada Bitmeyecek…

Performans bitiyor ve girdiğimiz merdivenlerden, döl yolundan çıkar gibi yukarı, Sultanahmet Meydanı’na, göğe uzanan cami kubbeleri ve minareleriyle, tarihi dikilitaşlarıyla bol bol fallik imgeyi çağrıştıran eril dünyaya çıkıyoruz. Artık bizi sarmalayan nemli, ıslak, karanlık dölyatağı, geleceği ve hayatı içinde taşıyan kadınların bedenleri, kararlı sesleri ve isyanları yok. Dışarıda her milletten her dilden eril bir dünya var. Bir an bu dünyaya alışmakta zorlanıyor insan. Tıpkı yeni doğmuş bir bebeğin tedirginliğini bedeninde duyumsuyor. İçeride hafif gevşemiş, ısınmış, rahatlamış ve bir dayanışma ruhuyla güçlenmiş, bu ortamı solumuş beden biraz üşüyor geriliyor.

Oyunu hem otobiyografik/ kolektif hem de feminist bir oyun olarak değerlendirirken, Hélène Cixous’un “Aller à la mer” adlı metninin bu deneyimi en iyi şekilde ifade edeceğine inanıyorum. Cixous makalenin başında biz kadın-
ların ataerkil yapıyı yeniden üreten ve sahnede kadına yöneltilen sadizme ortak olmadan nasıl oyun seyredebileceğimizi sorgularken, gerçek kadınların sesini duyabileceğimiz sahneyi tarif ederek bitiriyor yazısını. Gebe belki de bu sahneye yaklaşmaya çalışan bir başlangıç, “kritik bir eşik”…

Eğer tiyatro sahnesi kadınsa bu alanın “teatrallikten’’ kurtarılması gerekecektir, kadın bedensel bir varlık sergilemek isteyecektir …. Sahne kadının hayatının geçtiği yerde, hayat hikâyesinin belirlendiği yerde geçer. Bedenin içinde, kanıyla başlayan yerde. Bu tiyatroda/sahnede olaya ihtiyaç yoktur. Kurgu ve eylem gerekli değildir. Dünyayı dönüştürecek tek bir jest yeterlidir. Örneğin kadınların hayata yönelik hareketini ele alalım: bir kadından diğerine
uzatılan, dokunan ve anlamı ileten uzanmış eli; asırlardır açık duran tek bir el jestini. İşte bu farklı bir “Hikâyedir.” Bu jest bir metindir. Uzun ağır bir itiş olarak okunabilecek ve kendini öyle adlandıran bir bedenin metnidir. Dünyaya getirilen kadınlara dair bir şarkı, Kadını bekleyen kadının sonsuz sabrına dair bir şarkıdır. Bunun olabilmesi için gereken, yasağın sınırlarının ötesinde duran bir kadındır; kendisini çok sayıda deneyimleyebilen, bugüne kadar olduklarının, olabildiklerinin ya da olmak istediklerinin tümü haline gelebilen, kendisinden her zaman daha yavaş daha hızlı hareket edebilen, kendisinden önce davranan bir kadın, geçmek için yaklaşıyor. Kadın dünyaya ulaşıyor; çok uzaklardan duyuyorum. Başka hiçbir tiyatroyu sahneyi değil aynı anda yüz tiyatronun olduğu bu alanı, kadının her bir kadının bakışıyla, dinlemesiyle genişleyen bir yerde kontrolsüz hareket ettiği alanı. Ve eğer bu alan her şeyin
gerçekleşmesine olanak sağlıyor ve kadına hayatın oynanması yerine yaşanması, kendisini bütün olarak ortaya koyma imkânı veriyorsa, kadınlar oraya gidebilecek. Kendilerini sever ve sevilir, dinler ve duyulur, denize anne rahmine gider gibi mutlu hissedecektir.
(2)

Dipnotlar:

1.https://www.ajandakolik.com/gebe-oyunu-ile-guinnes-rekorlar-kitabina-başvurduk

2.Hélène Cixous, “Aller à la mer” (1977),MİMESİS: Tiyatro/çeviri-Araştırma Dergisi, Feminist Tiyatro Sayısı, Kasım 2006,
s. 205. (Bu metnin İngilizce orijinali, Aralık 1984 tarihli Modern Drama dergisinde yayınlanmıştır.)


Bu yazı Kendine Ait Bir Oyun dosyası içinde yer almaktadır. Dosyanın yer aldığı derginin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.



Yazar Hakkında / Tijen Savaşkan

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın

TEB Oyun sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et